Çevirmen: FBI open the door!
Bir hafta sonra bilgisayarımın başında oturmuş aceleyle yazıyordum. O sabah erken saatlerde bir ilham perisi gelmişti ve ben de onu yakalamaya karar verdim. Saatler hızla geçti ve saatime baktığımda çoktan öğle yemeği vakti gelmişti.
Sanki zamanını ayarlamış gibi, Kurosawa-san tam da hazır ramen için su kaynatmaya hazırlandığım sırada kapıyı çaldı.
“Seni bir günlüğüne yalnız bırakamayacağımı biliyordum.” Kurosawa-san mutfağa girip tezgahın üzerindeki paketi görür görmez beni azarladı. “Sadece bunu yemeyi mi planlıyordun?” diyerek bana ters ters baktı.
“Şey, bu sabah meşguldüm ve alışverişe çıkma fırsatım olmadı, bu yüzden yiyecek başka bir şeyim yoktu. En azından yemek var ve böylece açlıktan ölmeyeceğim.” diye ekledim onun ofkeli bakışlarına cesurca karşılık vererek.
Gözlerindeki hoşnutsuz bakış o kadar yoğundu ki kendimi büyükleri tarafından azarlanan bir çocuk gibi hissetmeye başlamıştım.
“Öyle düşünebilirsin ama bu tür yemekleri bu kadar sık yemek başka bir şeyden ölmene sebep olabilir. İşte, bize öğle yemeği yapmak için malzeme aldım.”
Ve böylece, Kurosawa-san mutfağımı ele geçirdi. Fukuharu ve benim bakışlarım eşliğinde görkemli bir aşçılık sergiledi. Bir saat sonra, yemekleri masaya düzgünce yerleştirdiğinde, miso çorbası, tonkatsu, teriyaki tavuk ve yaki udon tabaklarına hayretle baktım.
“Kurosawa-san, yemek yarışmasına mı hazırlanıyorsun? Neden bu kadar çok yemek var?” Gözlerimi hangisine dikeceğimi ya da önce hangisini deneyeceğimi bilemeden sordum. Fukuharu bile lezzetli yemeklere iştahla bakıyordu.
“Merak etme, Fukuharu. Seni unutmadım. Hadi bakalım, gel ve bunu dene.” Kurosawa-san kediyi yanına çağırdı. Market poşetinden bir paket kedi maması çıkardı ve Fukuharu’nun mama kabına döktü. “İşte, şimdi herkes mutlu.” Keyifle cümlesini tamamladı.
“Öyle diyorsun ama bunların hepsini nasıl bitireceğiz? Bu yemekler ikimize fazla gelir.”
“Sorun değil. Artanları akşam yemeğinde yiyebilirsin.” Kurosawa-san gülümseyerek bir köşeye atılmış olan hazır ramen paketini işaret etti. “Yoksa yine kim bilir hangi berbat yemeği yiyeceksin.”
“O zaman…” İsteksizce cevap verdim: “Yemekler için teşekkür ederim.”
Dürüst olmak gerekirse, Kurosawa-san evimde ilk kez yemek yapmıyordu ama bu şimdiye kadar yaptığı en gösterişli yemekti. Farkında olmadan tebessüm etmiştim. Bu yemeğin bana verdiği his samimi ve rahattı. Tıpkı uzun süre buz gibi bir yerde durduktan sonra yumuşacık bir battaniyeye sarılıp sıcak bir fincan çay içmek gibiydi.
Belki de Kurosawa-san yüzümdeki garip ifadeyi fark etmişti, çünkü aniden yemeyi bıraktı ve ciddiyetle bana baktı. Kaşlarının arasında ince bir çizgi belirmişti ve gözleri endişeyle yüzümde geziniyordu.
“Sorun ne?”
“Ha-hayır bir sorun yok. Yemekler çok lezzetli, hepsi bu.”
“Beğendiğini bilmek beni mutlu etti. Aslında Masato-sensei ile tanışana kadar başka hiç kimse için yemek yapmamıştım. Ama hep denemek istemiştim.”
Kurosawa-san sözlerini bitirdiğinde yüzü memnuniyetle ışıldıyordu. Onu böyle görünce kalbimde küçük bir kıpırtı hissettim. Küçük bir kanat çırpıntısı gibiydi ama görmezden gelmeye karar verdim. Bu his her neyse, şu an onu daha fazla sorgulamamak en iyisiydi. Bu nedenle, daha fazla düşünmek yerine soğukkanlı davranmaya karar verdim.
“Ha, yani ben senin deneğin miydim?” Gözlerimi Kurosawa-san’ın çekici yüzünden önümdeki yemeğe kaydırarak alay ettim.
O ise benimle daha ağız dalaşına girmeye çalıştı ama ben çoğunlukla onu görmezden geldim ve yemeğe odaklandım.
Yemeğin yarısında Kurosawa-san’ın telefonu çaldı. Arayan kişiye bir göz attı ve masadan kalkarak oturma odasına geçti. Arayanın kim olduğunu görünce yüz ifadesi biraz değişti. Hayal görmüş olabilirim ama gözlerinde yumuşak bir parıltı gördüğümü sandım. Sadece bu da değil, arayan kişiyle konuşurken sesi de daha samimi geliyordu.
Başkalarının konuşmalarına kulak misafiri olmanın kibar bir davranış olmadığını biliyordum, bu yüzden dinlememek için elimden geleni yaptım. Ancak, mutfak ve oturma odası birbirine yakın olduğu için bu oldukça zordu.
Sonra, aniden Kurosawa-san’ın panik içinde bir sesle haykırdığını duydum.
“NE?! MERKEZ HASTANESİ Mİ?
Bir saniye sonra ceketini kaptığını ve kapıdan uçarak çıkmaya hazırlandığını gördüm. Haykırdığını duyduğum anda düşüncelerimi bir kenara bıraktım, onu bu halde görünce hemen ayağa kalktım ve onu durdurmaya çalıştım.”
“Kurosawa-san, ne oldu?”
“Ah, üzgünüm Masato-sensei. Şu an gitmem gerekiyor. Öğle yemeğimizi birlikte bitiremediğimiz için üzgünüm ama…”
“Saçma sapan konuşma da bana neler olduğunu anlat.” Kapıya doğru yaklaşarak onu tersledim. “Hastane hakkında bir şeyler söylediğini duydum. Bir şey mi oldu?”
“Şey, evet. Amami… Amami-chan, o… ” Durdu ve başını kaşıdı, içinde bulunduğu panik yüzünden ifadesi biraz değişmişti.
Ne? Amami-chan mı dedi? Bİr kadın mı? Normalde heyecanlı ve mutlu olan bir insan olan Kurosawa-san’ı bu kadar endişelendiren kadının kim olduğunu merak etmiştim.
Kendi kendime düşünürken Kurosawa-san cümlesine devam etti.
“O beni aradı ve hastanede olduğunu söyledi. Bu yüzden şimdi gitmem gerekiyor. Özür dilerim.”
“Bekle!” Kolundan tutarak bağırdım. “Oraya nasıl gitmeyi planlıyorsun?”
“Arabayla… Ben… Buraya arabamla geldim, onunla gideceğim.”
Yaptığım şey bir anlık dürtüydü ama sarsılmış halini görünce onu yalnız bırakmamın imkanı yoktu.
“Anahtarı bana ver, seni oraya götüreceğim.” Doğal olduğunu umduğum bir ses tonuyla söyledim.
“Hayır, zahmet etmene gerek yok.”
“Sorun yok. Yeterince yemek yedim ve yazmaya biraz ara vermek bana da iyi gelecektir. Ayrıca, bu ruh haliyle araba kullanmana izin vermek ülkeye ve burada yaşayan insanlara da kötülük olur. Ya kaza yaparsan?” diye sakince açıkladım.
“Şey, evet. Sanırım haklısın.” Şaşkınlıkla bana bakarak başını kaşıdı.
“Tabii ki haklıyım. Şimdi anahtarı bana ver.” Ensesine hafifçe vurarak istedim.
Bu hareketim onu sersemliğinden kurtardı. Hemen arabanın anahtarını elime tutuşturdu ve dışarı fırladı. Arabaya bindik ve aceleyle otoparktan çıktık. Saat öğleden sonra 2 olduğu için biraz trafik vardı, bu yüzden araba oldukça yavaş ilerledi.
“Çok teşekkür ederim, Masato-sensei!” Kırmızı ışıkta beklerken Kurosawa-san ciddiyetle konuştu.
“Rica ederim. Acil bir durum olduğu için sadece yardım etmek istedim.”
Sözlerime sadece başını salladı ve yolculuğun geri kalanı boyunca sessiz kaldı.
Merkez Hastanesi evimden arabayla sadece 20 dakika uzaklıktaydı, fakat trafik nedeniyle oraya varmamız neredeyse yarım saat sürdü. Arabayı park ettiğimde Kurosawa-san’ın suratı kıpkırmızı oldu. Endişesini yatıştırmak için ne söyleyeceğimi bilemedim, bu yüzden sessiz kaldım.
İçeri girdiğinde Kurosawa-san aradığı kişiyi sormak için doğruca danışmaya gitti. Bu arada ben de ona ayak bağı olmamak için bir iki adım gerisinden yürüyordum. Hastanın bulunduğu katı ve odayı öğrendikten sonra derin bir nefes aldığını gördüm. Görünüşe göre yönlendirildiğimiz kat, kemik kırılmaları ve hafif burkulmaları olan hastalar için ayrılmıştı. Sonuç olarak, bu Amami-chan’ın çok kötü yaralanmadığı ya da en azından hayati tehlikesinin bulunmadığı anlamına geliyordu.
Asansöre binerken içimden geleni yaptım ve elimi Kurosawa-san’ın omzuna koydum. Bu sadece ona bir çeşit huzur ve desek vermek istediğim yaptığım bir şeydi. Ama onun da bana aşırı bir şekilde karşılık vermesini beklemiyordum.
Elimi omzunda hissettiği anda Kurosawa-san bana döndü ve bizimle birlikte asansöre binen şaşkın insanları umursamadan bana sarıldı.
“Ku-Kurosawa-san! Kurosawa-san ne halt ediyorsun?! Bırak beni!” Onu itmeye çalışırken hırladım.
“Sadece sana teşekkür etmek istedim, Masato-sensei.” Başımın üzerinde mırıldandığını duydum.
“Arabadayken teşekkür ettin ya zaten. Bu kadar ileri gitmek zorunda mısın?”
Onu tanıdığımdan beri ikinci kez, Kurosawa-san bana büyük ve aptal bir köpeği hatırlattı. Bana sımsıkı sarılması ve teşekkür etmesi… Yaptığı şeyler beni doğru düzgün bir cevap veremez hale getirdi. Onu itmek istedim ama aniden bunu yapacak gücüm olmadığını fark ettim. Tek yapabildiğim elimi kaldırıp sırtını hafifçe sıvazlamak oldu. Sonra, alışılmadık bir sesle ve nazik bir tonda konuştuğumu duydum.
“Sorun yok. Her şey yoluna girecek.”
O sırada, bir yerden gelen alçak bir vızıltı duydum. Sonrasında ise başka bir ses duyduğumu sandım ama emin olamadım. Sesi örten statik bir gürültü vardı, bu da sesleri ayırt etmeyi imkansuz hale getiriyordu. Bir saniye sonra, ses ortaya çıktığı gibi aniden kayboldu.
Asansör beşinci katı anons eden sesi duyulduğunda, bu tuhaf olay karşısında hala kafam karışıktı. Asansörün kapısı açıldı ve nihayet Kurosawa-san beni bıraktı. Hala endişeliydi ama en azından eskisinden daha iyi görünüyordu. O önden giderek 509 numaralı odayı ararken, ben de arkasından onu takip ettim. Nedense kendimi gergin hissetmeye başlamıştım. Kurosawa-san için bu Amami-chan kimdi? Aralarındaki ilişki neydi? “Ya buradaki varlığımla ayak bağı oluyorsam?”
Ben kendi içimde bir mücadele verirken, 509 numaralı odanın kapısının önüne geldik. Ben daha ağzımı açıp bir şey söyleyemeden kapı açıldı ve bir kadın bizi karşılamak için dışarı fırladı.
“Rin, sana acele etme demedim mi?” diye gözlerini dikerek Kurosawa-san’ı azarladı.
Kurosawa-san düzgünce cevap vermek yerine, gözlerimin önünde kadına doğru fırladı ve ayı gibi kucakladı. Hem kadının hem de benim bu beklenmedik davranış karşısında nutkumuz tutuldu. Ben asansördeki olaydan dolayı bir miktar tecrübe edinmiş olsam da, Kurosawa-san’ın sağdaki soldaki insanlara sarıldığını görmek bana pek de iyi gelmedi. Kendimi oldukça rahatsız hissetmeye başlamıştım, bu yüzden hastaneden ayrılmak için bir fırsat kollamaya karar verdim.
Birkaç saniye sonra, Kurosawa-san nihayet tatmin oldu ve Amami-chan’ı serbest bıraktı.
“Dürüst olmak gerekirse, Rin, hiç değişmemişsin. Hala endişeli birisin.” Amami-chan başını sallayarak söyledi. Sözleri azarlar gibi olsa da ses tonundan aşinalık ve uyarı damlıyordu.
İfadesinin yumuşadığını görünce ve Kurosawa-san’ın başını şefkatle okşayışını izleyince aniden üzüldüğümü hissettim. Göğsüm daraldı ve boğazım kurudu. Bu garip huzursuzluk hissi de neyin nesiydi? Son zamanlarda bu durumu sık sık yaşıyordum ve hepsi de Kurosawa-san’la ilgili şeylerdi.
“Amami-chan, neden hastanedesin?” Kurosawa-san’ın sesi aniden koridorda yankılandı ve beni kendime getirdi.
“Yumi-chan bugün okulda beden eğitimi dersinde bileğini burktu. Öğretmeni aradı ve ciddi bir şey olmadığından emin olmak için, onu kontrol amaçlı hastaneye götürmemi söyledi.”
Sonra Amami-chan adlı kadın kapının önünden çekilerek, odanın içindeki yatağı gösterdi. Yatakta muhtemelen 7-8 yaşlarında bir kız çocuğu yatıyordu. Üzerinde hala okul üniforması vardı ve sargılı elini bir yastığın üzerine koymuştu. Kapalı gözlerinden ve düzenli nefes alışverişinden çocuğun uyuduğu anlaşılıyordu.
“Yani, sadece bu kadar.” Kurosawa-san uzun bir iç geçirdi. “Peki neden öyle söylemedin?”
“Denedim ama telefonda avazın çıktığı kadar bağırmaya başladın ve ben sana durumu açıklayamadan telefonu kapattın.” Amami-chan kollarını göğsünde kavuşturdu ve tersledi: “Her zaman böyle acelecisin.”
“Şey… Sen hastaneden bahsedince… Sadece… Panikledim sanırım.” diye cevap verdi. O esnada çok utangaç görünüyordu. “Peki, Yumi-chan iyi mi?”
“Evet, o iyi. Sadece hafif bir burkulma ve birkaç hafta içinde iyileşecektir. Ancak sağ elini incittiği için okulda biraz zorlanacak. Öğretmeni iyileşene kadar ona izin verdi ama o okula gitmek istediğini söyleyerek bunu reddetti.” Amami-chan bir an duraksadı. “Daha önemli bir durum var. Seninle konuşmam gereken başka bir şey var, Rin.” Kurosawa-an’ın ellerini sıkıca tuttu.
Ah, işte yine göğsümdeki o boğucu şeyi hissettim. Orada daha fazla kalmak istemediğim için cesaretimi topladım ve ileri doğru bir adım attım.
“Pardon, afedersiniz.” dedim hafifçe öksürerek. “Kurosawa-san, sanırım burada hala ilgilenmen gereken şeyler var. Ben artık gideyim.”
Bu ani konuşmam ikisinin de şaşkınlıkla sıçramasına neden oldu. Sanki orada olduğumu bile bilmiyorlardı. Ağzıma yayılan acı duyguyu görmezden geldim ve derin bir nefes aldım, ancak devam edemeden Amami-chan Kurosawa-san’ın ellerini bıraktı ve onun yerine benimkileri tuttu. Aptal bir ifadeyle ellerimin etrafında kıvrılan ince parmaklarına baktım. Tam olarak neler olduğunu merak ediyordum.
Ama ben daha bir şey anlayamadan, kafamın içinde bangır bangır bir ses çınladı.
Aaaaaah, ne kadar yakışıklı bir adam!
“Aahh! Siz acaba Masato-sensei olabilir misiniz?” Amami-chan heyecanla haykırdı ve aniden gözleri parladı.
Amami-chan’ın gerçek sesi ile iç sesini ayırt etmeye çalışarak birkaç kez göz kırptım.
“Ah, şey evet… Ben Masato Keita.” Şaşkınlıkla söyledim. Bu kadın beni gördüğünde nasıl bu kadar sevinmişti de kafasının içinde bir fangirl ciyaklamıştı? Bakışlarını yüzüme o kadar sabitlemişti ki, kendimi X-RAY cihazının altında hissetmeye başlamıştım. Bir yandan da kadının iç sesi beynimi patlatıyordu.
Tanrım, rüya gibi bir adam! İpeksi saçlarına ve şu güzel gözlerine bak! Tıpkı bir model gibi görünüyor. Rin’in onun hakkında konuşmadan duramamasına şaşmamalı.
Ne?! Pardon?! Kim benim hakkımda konuşmadan duramıyormuş?
Bu arada, Amami-chan konuşmaya devam etti.
“Ben de öyle düşünmüştüm! Rin bana sizden çok bahsetti. Sonunda sizi şahsen görebildiğim için çok mutluyum.” Neşeyle konuştu. “Ah, kabalığımı bağışlayın. Kendimi tanıtmayı unuttum ve eminim bu mankafa da benim hakkımda bir şey söylememiştir, çünkü tek düşündüğü kendisi.” Amami-chan durup Kurosawa-san’a alaycı bir bakış attıktan sonra tekrar bana döndü. “Benim adım Tsubaki Amami ve ben bu aptal turpun ablasıyım.”
Tabii ki benim hakkımda hiçbir şey söylememiştir, hatta sizinle bir kez bile görüşmeme izin vermeyecekti. Eğer bu acil durum olmasaydı, ünlü Masato-sensei’yi görmem kim bilir ne kadar zaman alırdı.
Ney ney?! Ne zamandan beri Amami-chan’ın ilgi odağı oldum? Turp da neyin nesi? Hayır, bir saniye, daha önemlisi… abla mı? Yani Amami-chan, Kurosawa-san’ın ablası mı? Bu gerçekten şaşırtıcı bir bilgiydi, çünkü Kurosawa-san daha önce ailesinden hiç bahsetmemişti. Sıradan sohbetlerimiz sırasında bile, bir kez bile herhangi bir aile üyesinden bahsetmemişti. Gerçi ben de sormadım, kendi ailemden de bahsetmedim, sanırım sorun yok.
Göz ucuyla Kurosawa-san’a baktım ve onun kaskatı kesildiğini fark edince oldukça şaşırdım. Amami-chan benimle konuşmaya başladığı anda vücudunun gerildiğini ve ifadesinin katılaştığını ancak o zaman fark ettim. Demek ki Kurosawa-san’ın dolup taşan enerjisini sindirebilecek biri vardı. Amami-chan’dan anında hoşlanmaya başladım. Fakat keşke bana mucizevi bir varlıkmışım gibi bakmayı bıraksaydı.
“Memnun oldum, Tsubaki-san.” Sonunda konusmayi başardım ve kibarca eğilerek selamladım.
“Ne diyorsun sen?! Tsubaki-san sanki kulağa yaşlı bir kadınmışım gibi geliyor. Lütfen bana Amami-chan de, Keita-kun.”
Ayrıca, bir süre sonra daha da yakınlaşacağız, bu yüzden şu anda törene gerek yok.
Neee?! Tam olarak neler oluyor? Görünüşe göre, ablası Kurosawa-san’dan bile daha zorba olabiliyor. Ayrıca, yeni tanıdığın birine kibarca hitap etmeyi görmezden gelip doğrudan ‘chan’ ve ‘kun’a gitmek… bu çok ani bir geçiş değil mi?
“Masato-sensei, ona kendini nasıl rahat hissediyorsan öyle hitap edebilirsin, tamam mı? Sadece onu görmezden gel.” Kurosawa-san aceleyle ablasının ellerini çekmeye çalıştı ama onun keskin bakışlarını görünce aniden durdu.
Muhtemelen yüzümdeki sert ifadeyi gördü ve yardımıma koşmaya karar verdi. Gerçekten minnettarım, Kurosawa-san. Bu kadın keşke ablan olmasaydı. Bu onu görmezden gelmeyi daha da zorlaştırıyor.
“Onu görmezden gel derken neyi kastediyorsun? Seni aptal velet!” Amami-chan Kurosawa-san’ı azarladıktan sonra yüzünü tekrar bana çevirdi. “Keita-kun, bu kişinin davranışı için özür dilerim. Umarım sana zor anlar yaşatmıyordur.”
“Hayır, hiç de değil.” Kurosawa-san’ın yüzüne tekrar tekrar bakarak panikledim. Yanakları hızla kızarıyordu. “O, yani Kurosawa-san, işinde gerçekten çok iyi ve bana çok yardımcı oluyor. Ben oldukça sorunlu bir yazarım, bu yüzden aslında zor zamanlar geçiren o.”
“Birinin gelip ona zor anlar yaşatmasının tam zamanıydı.” Amami-chan kıs kıs güldü.
Gerçi istek sizden geliyorsa, eminim ki ondan ne isterseniz isteyin zorlanmayacaktır.
Neee?! Bu kadının iç sesi neler diyor böyle?
“Abla! Kes şu sataşmayı.” Kurosawa-san sonunda kendini daha fazla tutamadı ve ona seslendi. “Benimle konuşman gereken önemli bir şey olduğunu söylememiş miydin?”
“Ah, evet. Neredeyse unutuyordum.”
Amami-chan’ın yüzündeki gülümseme kayboldu ve ellerimi bıraktı. Sonunda, şimdiye kadar tuttuğumu bile fark etmediğim nefesimi bırakabildim. Şu andan itibaren aklımdan geçen tuhaf senaryolar artık olmayacaktı.
“Yumi-chan hakkında.” Sessizce söyledi “Rin, birkaç günlüğüne ona göz kulak olmanı istiyorum. Çalıştığım şirketin önemli bir iş etkinliği var, ancak şehir dışında düzenleniyor ve birkaç gün sürecek.”
“Abla, biliyorsun gündüzleri çalışıyorum ve çoğu zaman eve oldukça geç geliyorum. Ayrıca, evim onun okuluna çok uzak. Yumi-chan da şu anda yaralı.” Kurosawa-san sıkıntılı bir ifadeyle konuştu. “Peki ya Tsubaki-san?”
“Suzuki bir iş gezisinde. Birkaç gün içinde dönecek. Lütfen, Rin. Yarın sabah onu okula bırakacağım. Sen sadece öğleden sonra onu al, geceyi onunla geçir ve sabahları okula bırak. Suzuki döndüğünde gelip onu alacak.”
“Peki, tamam. Sanırım başka yolu olmadığı için yardım edeceğim. Ama çocuklarla aramın iyi olmadığını biliyorsun. Ya anlaşamazsak?”
“Saçmalama. O senin yeğenin. İyi geçineceksiniz. Sadece ona banyo yaptırmayı ve eline dikkat etmeyi unutma. Bunun dışında, yemek seçen biri değil, bu yüzden akşam yemeğinde sen ne yersen o da onu yiyebilir. Okul kahvaltı ve hafif bir öğle yemeği veriyor, bu yüzden o iki öğün için endişelenmen gerekmiyor.”
“Her şeyi nasıl güzelce paketleyeceğini biliyorsun. Satış departmanının ası olmana şaşmamalı.” Kurosawa-san yenilgiyi kabul ederek şöyle dedi. “Öğleden sonraları ne yapabileceğime bakacağım. Belki de şirketi arayıp bu hafta erken ayrılmam gerektiğini söylemeliyim.”
Bu, o gün fevriliğimin mantığımın önüne geçtiği ikinci andı. Ne söylediğimin farkına bile varmadan ağzımı açtım ve bu iki sorunlu kardeşe yardım teklif ettim.
“Şey, eğer senin için de uygunsa, Tsuba… Yani, Amami-chan, Yumi-chan’ı okuldan alabilirim ve Kurosawa-san işten çıkana kadar bende kalabilir.”
Bu sözler ağzımdan çıktığı anda paniklemeye başladım. İşlerine karıştığımı mı düşüneceklerdi? Ya da ailevi bir duruma müdahale ettiğim için beni tuhaf biri olarak mı göreceklerdi? Neden böyle büyük ve aptalca şeyler söyledim ki?!
Endişeden ruhum neredeyse bedenimden ayrılacaktı. Amami-chan çok memnun görünüyordu, Kurosawa-san ise teklifime sadece şaşırmıştı.
“Masato-sensei için sorun değilse, benim için de sorun yok.” Bana dikkatle bakarak söyledi.
Bu bakışın anlamı neydi? Üzgün müydü? Kızgın mıydı? Bir türlü anlayamıyordum. Sinir bozucu düşüncelerimi nazik bir gülümsemeyle gizlemeye çalıştım.
“Sorun değil. Eğer benim için sorun olsaydı bunu teklif etmezdim. “dedim kayıtsızca.
“Pekâlâ! O zaman anlaştık. Okula haber vereceğim ve onlara tüm detayları anlatacağım. Çok teşekkür ederim, Keita-kun. Hayatımı kurtardın.” Amami-chan tekrar ellerimi tutmaya çalıştı.
Bu hareketini gördüğüm anda kesilmek üzere olan bir tavuk gibi panikledim. Ne o korkunç ciyaklamayı, ne de bu kadının kafasından geçirdiği o tuhaf sözleri tekrar duymak istiyordum. Ama sürpriz bir şekilde Kurosawa-san benden daha hızlı hareket etti ve Amami-chan’ın tehditkâr ellerini engelledi.
“Abla, artık gerçekten gitmemiz gerekiyor. Önemli bir toplantının ortasında ayrıldık. Ve romancıların nasıl olduğunu bilirsin. Onlar… eğer sığınaklarının dışında çok fazla zaman geçirirlerse ilhamlarını kaybedebilirler.”
Aramıza garip bir sessizlik çöktü. İlk defa Amami-chan’ın tam olarak ne düşündüğünü anlamak için düşünce okuma yeteneğimi kullanmak zorunda kalmadım, çünkü yüz ifadesine bakılırsa… Ben de tam olarak aynı şeyi düşünüyordum. Bu aptal ne diyordu?
Yine de, beni kız kardeşinin korkunç düşüncelerinden kurtardığı için ona teşekkür etmeliydim. Bir dahaki karşılaşmamızda kesinlikle onunla arama güvenli bir mesafe koymalıyım.
Yorum