Koyu Switch Mode

Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 67: İki Yol

A+ A-

Çevirmen: Ari


Bölüm 67: İki Yol

Ning Huaishan tamamen şaşkındı, bu qi’nin Tianxiu’ya ait olduğunu biliyordu ve bu yüzden kafa karışıklığı içinde, “Tianxiu… neden yüksek sesle konuşmuyorsun…? Konuşmak daha uygun olmaz mı?” diye sordu.

Tianxiu: “…”

Wu Xingxue, iki astının da oldukça meraklı olduğunu her zaman biliyordu, ancak ilk kez bu kadar meraklı olabileceklerini fark etmişti.

İlk başta öfkeyle güldü ama Xiao Fuxuan’ın ifadesine bakmak için döndüğünde gülümsemesi yumuşadı.

Nemli gözbebekleri son derece siyah görünüyordu ve gülümsediğinde gözlerindeki parıltı, uzun, kalın kirpikleri tarafından hafifçe gölgeleniyordu. Gülümsemesinde kurnazlık taşıyan bir parlaklık vardı.

Bu kurnazlık Xiandu’dayken çoğu zaman mevcuttu, ancak daha sonra nadir görünür hale gelmişti. Yirmi beş yıllık Quedu rüyasından uyanıp tüm sefil geçmişini unuttuğundan beri hiç ortaya çıkmamıştı.

Hareket edemeyecek kadar tembeldi, Xiao Fuxuan’ı dürtmek için dizini kullandı ve pencerenin dışındaki kişiyi fısıldayarak taklit etti, “Merak ediyorum, neden yüksek sesle konuşmuyorsun?”

Xiao Fuxuan ona baktı ve dudaklarını tekrar öptü.

Gün ışığı, karanlıkla aydınlığı birbirine dolayan çarpık bir iplik makarası gibi pencere oymalarından içeri süzülüyordu. Üstlerine yansıyan güneş ışığının altında sessizce öpüştüler.

İtici güçle birleşmişlerdi ve seslerini ağızlarını açmadan iletebiliyorlardı. Ama Xiao Fuxuan öyle yapmadı. Hafifçe geri çekilip dudakları arasında bir santim kadar mesafeyle konuşurken, Wu Xingxue’nin dudakları aralık bir şekilde beklemesini seviyordu.

“Hâlâ üşüyor musun?” Diye sorarken sesine derin bir boğukluk hakimdi.

Wu Xingxue dudaklarını büzdü. Böylesine küçük bir hareket, diğer kişiyle temas etmesi için yeterliydi; hafif gıdıklayıcı ve biraz da tehlikeli bir hareketti. Gözlerini açtı ve “Xiao Fuxuan…” diye sızlandı.

“Mn.”

“Bilerek mi yapıyorsun?”

“Hayır.”

Evet, bilerek yapıyorsun.

Konuşmak için ağzını açması da ve üşüyüp üşümediğini sorması da tamamen kasıtlıydı. İtici gücü hâlâ meridyenlerinde akıyordu ve açıkça her şeyi biliyordu– üstelik sadece üşüyüp üşümediğini değil…

Büyük iblis sakin bir şekilde dikkatini başka yöne vermeye çalışarak gözlerini kapattı.

Rastgele bir şekilde dışarıdaki Ning Huaishan’ı düşündü.

Sonuç olarak, Tianxiu hâlâ düşüncelerini duyabiliyordu ve öpücükleri arasında, “Bana odaklan, Ning Huaishan’ı düşünüyorsun.” diye mırıldandı.

Büyük iblis: “…”

Büyük iblis: “Yapmıyorum.”

Pencerenin dışındaki Ning Huaishan bu şekilde haksızlığa uğradığının henüz farkında değildi.

Tianxiu’nun, meridyenlerine gömülen itici gücü, yeniden nazikçe Wu Xingxue’yi kontrol etmeye başladı.

Çok geçmeden Wu Xingxue’nin yeni düzene soktuğu nefesi bir kez daha ağırlaştı, Xiao Fuxuan’ı kavrayan parmaklarını aniden sıkılaştırdı ve bacaklarını düz bir şekilde uzatarak yatağa sürttü, “Yapma…”

Xiao Fuxuan’ın qi’si damarlarında bir tur attıktan sonra kaşları çatıldı, “Wu Xingxue.”

“…Hm?”

“Soğukluk neden hâlâ geçmedi?”

Wu Xingxue, gözlerini açmadan önce bir süre ona sarıldı, “Ne soğukluğu?”

Henüz hiçbir şey algılayamıyordu.

Belki de üzerini örten nemli ısı yüzündendi ve belinde hâlâ ince bir ter lekesi vardı. Ya da belki de öncesinde o kadar çok şiddetli bir soğuk ve acı çekmişti ki, bu uykuda yatan soğukluğu hissetmiyordu.

Aksine dikkatlice inceleyen ve ondan daha duyarlı olan kişi Tianxiu idi.

Wu Xingxue soğuğu hissetmeye çalıştı—

Ama hâlâ hiçbir şey hissedemeyecek durumdaydı.

“Gerçekten üşümüyorum.” Tianxiu’nun dudaklarının kenarını öptü ve devam etti, “En azından şu anda üşümüyorum, belki de sadece biraz arta kalmıştır. Önce–”

Boynu hâlâ pembeydi, dudaklarının arasındaki nefes hâlâ kavurucuydu ve gözleriyse hâlâ nemliydi. Belli ki arzusu azalmamıştı. Ama yine de Xiao Fuxuan’a, “–Önce itici gücünü geri çekmeye ne dersin?” diye sordu.

Az önce tam olarak kendinde olmadığı için sorun etmemişti, ama şimdi pencerenin dışındaki kişinin açıkça farkındaydı ve o kişi onlarla konuşuyordu, bu yüzden farklıydı.

Kendimi Sang Yu gibi gösteremem.

Wu Xingxue kendi kendine böyle düşündü.

Xiao Fuxuan, “Sang Yu kim?”

Wu Xingxue, “…”

Xiao Fuxuan’ın dudaklarının köşesinden çenesine inerek birkaç öpücük kondurdu ve “Hiç kimse, sadece rastgele biri. Önce… itici gücünü geri çek.” dedi.

Bu iblis gerçekten de ikna ediciydi, ama ses tonu kısıktı, konuşması yavaştı ve sesi biraz genizden çıkıyordu; bu da kulağa normalden oldukça farklı geliyordu.

Lingwang’ın şımarık davranmasına kim karşı koyabilirdi?

Peki Zhaoye Şehri’nin Chengzhusu’nun şımarık davranmasına kim karşı koyabilirdi?

Xiao Fuxuan hâlâ kaşlarını çatıyordu, görünüşe göre “arta kalmıştır” açıklamasına ikna olmamıştı. Ama iblisin bakışları altında, bir anlık sessizliğin ardından, gücünü yavaş yavaş geri çekti.

O anda, yüce Tianxiu bile biraz itaatkar görünüyordu.

Wu Xingxue vücudunu düzeltti ve Xiao Fuxuan’ın boğazını ısırmak için başını eğdi. Sonra gözlerini kısarak hemen ayağa kalktı, çenesini pencereye doğru kaldırarak, “Dışarıdakiyle ilgilen,” dedi.

Xiao Fuxuan: “…”

***

Bu nedenle, pencerenin dışındaki Ning Huaishan başının üstünde başka bir yazının parladığını gördü: Dökül.

Ning Huaishan: “…”

Peki.

Ning Huaishan, onun neden konuşmadığını ve mesaj göndermekte neden ısrar ettiğini tekrar sormadı. Göndermeye devam edebilirdi, nasılsa Ning Huaishan’ın qi’si değildi.

Bu yüzden, “Pekala. Fang Chu’yu ararken buraya geldiğine dair bir yanıt aldım. Ama Tianxiu malikaneyi bariyerle engelledi, onu nasıl içeri alacağımı bilmiyorum, yine de öylece dışarıda kalmasına izin veremem.” diye cevap verdi.

Bu sefer nedense uzun bir süre sessiz geçti.

Ning Huaishan: “?”

Her zamanki sabırsız mizacına uygun olarak, dekoratif oymaların yanından geçip içeri bakmak istiyordu– Nasıl boş boş durabilirdi?  Söylediklerinde yanlış bir şey mi vardı? Olamazdı.

Ning Huaishan bir süre beynini zorladı.

Sonunda odadakiler cevap verdi.

Bu sefer bir mesaj değildi, pencerenin arkasından Chengzhu’nun kısık sesi duyuldu, “Fang Chu mu?”

Ning Huaishan onun sesini duyunca çok sevindi, “Chengzhu, uyanık mısın?!”

“Chengzhu, musibet döneminiz iyi geçti mi?”

Bunları sorduktan sonra hâlâ tatmin olmamıştı. Wu Xingxue’nin az önce söylediği iki heceyi düşünerek endişeyle, “Chengzhu, sesin neden bu kadar boğuk?” diye sordu.

Bu üç sorudan sonra Chengzhu sustu.

Çok geçmeden önüne bir tılsım düştü.

Ning Huaishan tılsımı hemen aldı, kağıdın üzerinde soluk altın renkte “Davet” kelimesinin yazdığını gördü.

Bu sefer ne bir mesaj ne de Chengzhu’nun sesiydi. Pencere çerçevesinin ardından Tianxiu’nun sesi geliyordu. Her zamanki gibi derin ve soğuktu ama hâlâ aynı boğukluğu taşıyordu, “Onu içeri davet et.”

Neyse ki, meraklı olmasına rağmen Ning Huaishan, Tianxiu’ya “Sesiniz neden bu kadar pürüzlü” diye sormadı, böylece gevezelik eden ağzını kötü sonuçlardan kurtardı.

Gözlerini kırpıştırdı ve Tianxiu’nun tılsımına baktı, sonra söylenerek kapılara yöneldi. Yine de iki adım attıktan sonra, geri döndü ve “Peki, lordum…” dedi.

Garip, neden ona “lordum” diyorum ki?

Ama bir düzeltme yapma zahmetine girmeden devam etti: “Malikanenin çevresi oldukça gürültülü. Dün geceden beri, kumarhanelerde, dükkanlarda ve meyhanelerde sürekli bir insan akışı var. Hepsi bütün gece boyunca çekinmeden gözlerini malikaneye diktiler.”

Aslında zihinsel olarak hazırlıklı olup, tetikte olmalarının iyi olacağını söylemek istiyordu.

Fakat, Tianxiu’nun “Ah,” yanıtını duydu.

Bir süre bekledi ama “Ah”dan sonra hiçbir şey söylemedi ve Ning Huaishan bu yüzden sorun olmadığını düşündü.

Sonuçta o bir aptal değildi; eğer odadaki iki kişi de bu kadar sakinse, bu Chengzhu’nun musibet döneminin iyi geçmiş olması gerektiği anlamına geliyordu. Musibet döneminin küçük bir gölgesi kalmış olsa bile, dışarıdaki kalabalık yüzünden endişelenmesine neden olmayacak kadar iyileşmiş olmalıydı.

Ning Huaishan kendini teselli ederek tılsımla birlikte kapıya doğru yürüdü.

Davet tılsımı aslında daha önce kullandığı bir şey değildi ama tılsım teknikleri, hiçbir zaman giriş seviyesi numaralardan öteye geçmezdi.

Böylece, tılsımla birlikte malikanenin dış duvarından atladı ve pusuya yatmak için çömeldi.

Fang Chu gelmeden önce, Ning Huaishan hâlâ homurdanıyordu: “O zamanlar gelip yasağı denemem için beni kandırdın ve bende acı verici bir yaraya neden oldun. Uzun süre yatakta yatmak zorunda kaldım. Şimdi nihayet intikam alma fırsatım var. Görürsün sen! Seni kapılara sürüklemeden önce kesinlikle foklar tarafından dövülene kadar bekleyeceğim.”

O ve Fang Chu her zaman böyleydi, tartışır, kavga eder ve asla anlaşamazlardı ama her zaman birlikte kalırlardı. Belki de önceki yaşamlarında kötü bir ilişkileri vardı.

Ama Fang Chu gerçekten kapılara vardığında, Ning Huaishan gözlerini devirdi ve bir eliyle hizalamak için tılsımı kaldırarak diğer eliyle tılsımı fırlatmak için işaret parmağını büktü.

Fang Chu başını eğdi ve parmaklarını birbirine sürttü, avlunun iç kısmındaki birine sesini iletmek istiyor gibiydi, ama tam o sırada alnına sert bir şekilde yapıştırılan tılsımla afalladı.

Belki de bir pusuya ya da tuzağa yakalandığını düşünmüştü; tılsımı çıkarmaya çalışırken yüzü karardı.

Ning Huaishan aceleyle, “Çıkarma! Sen aptal mısın? Onu ben fırlattım, yırtarsan içeri giremezsin.”

Davet tılsımıyla, bariyer Fang Chu için etkisiz hale geldi ve Ning Huaishan’ın sözlerini net bir şekilde duydu.

Fang Chu şaşırmıştı ve duvara bakmak için başını kaldırdı: “Sen misin?”

Ning Huaishan gözlerini devirdi, “Sana inanamıyorum, bana Chengzhu’nun veya Tianxiu’nun burada çömelerek sana tılsım fırlatacağını düşündüğünü söyleme? Güzel hayaller kuruyorsun.”

Fang Chu, Ning Huaishan’a bakarak gözlerini kıstı, “Öyle düşünmedim, ben deli miyim? Kapıyı bana açacak kadar itaatkar bir şekilde duvara çömeleceğini düşünmemiştim.”

Ning Huaishan alay etti, “Ben her zaman cömert davranırım, yeni mi öğreniyorsun? Başkası olsa seni intikam için kapılara doğru itmez miydi? Üstelik burada Yüce Tianxiu’nun bariyeri var.”

Kendini övdükten sonra, “Geliyor musun, gelmiyor musun? Kapıların dışında öylece durma, başkalarını da kendine çekeceksin.” dedi.

Yine de Fang Chu, biraz tereddütle büyük kapılara baktı. Belki de “Yüce Tianxiu’nun bariyeri” onu korkutmuştu ya da Ning Huaishan’ın onu kandırdığından ve ona yanlış tılsımı fırlattığından endişeleniyordu.

Ning Huaishan onun düşüncelerini net bir şekilde anlamıştı. Çevredeki kumarhanelere ve meyhanelere soğuk bir bakış atarak, “Etraf insanlarla dolu. Dün gece, ismi neydi– Hah! Xiao Hu bile geldi. Şu anda seninle uğraşacak kadar ileri gitmezdim, acele et ve içeri gir.”

Bu kez Fang Chu ileri atıldı.

Bariyer altın bir ışıkla parladı. Tabii ki onu engellememişti.

Kapıdan girer girmez alnındaki davet tılsımı kendi kendini yaktı. Fang Chu külü silkeledi ve Ning Huaishan’ın duvardan aşağı atlayıp önüne inmesini izledi.

“Kolun tamamen büyüdü mü?” Ning Huaishan kolunu kavramak için uzandı.

Şaşıran Fang Chu, onun elinden kurtulmak için yana doğru kaçtı.

Ning Huaishan: “Fang Chu, seni önemsiyorum ve sen hâlâ benden kaçıyor musun?”

Fang Chu, “Fevrice hareket ediyordun” dedi.

Ning Huaishan dudaklarını büktü ama inkar etmedi. Gerçekten fevriydi ve eli de ağırdı, yakın zamanda birinin parmaklarını tutup kırdığı bir anısı vardı. Ama bu, eşek suratını asarak, “Dokunulmak istemiyorsan dokunmam, kolunu yeniden büyütmenin kolay olmadığını biliyorum,” demesine engel olmadı.

Böyle söylese de Fang Chu’nun koluna dikkatlice baktı, “Oldukça iyi büyümüş, herhangi bir yara göremiyorum. Daha sonra kapıların dışındaki kalabalığı korkutmak için yeterli.”

Sonra, “Tabii ki…” diye mırıldandı.

Fang Chu, “Tabii ki, ne?” diye sordu.

Ning Huaishan, “Tabii ki, kolunun yeniden büyümesi için Tianxiu’dan biraz daha uzakta olman gerekiyor,” dedi, “Yakınlarda bir ölümsüzün olması kolun büyümesini bastırdığı için hiçbir şey işe yaramaz.”

Başta hâlâ Fang Chu’ya Luohua Dağ Pazarı’nda neyle karşılaştığını ve neden bu kadar geç çıktığını sormak istiyordu. Ama göz ucuyla yatak odasına baktığında, yasağın kaldırılmış olduğunu gördü.

Hemen onu sorgulamaya olan ilgisini kaybetti ve koşturdu, “Chengzhu!”

Fang Chu, onu arkadan takip etti. Yatak odasına doğru yürürken alçak sesle Ning Huaishan’a, “Chengzhu nasıl?” diye sordu.

Ning Huaishan, “Emin değilim, sordum ama cevap vermedi. Yine de musibet dönemi gayet iyi geçmiş olmalı.”

Fang Chu, “Hm” diye mırıldandı.

Tekrar başlarını kaldırdıklarında, Wu Xingxue’nin kollarını kavuşturmuş, kapıya yaslandığını gördüler.

Sis kadar beyaz ve hafif bir kıyafet giymişti. Hâlâ soğuk bir ifadesi vardı, ama yanaklarındaki renk artık o kadar da solgun değildi.

Fang Chu, Ning Huaishan’ın “Chengzhu” diye seslenmesini taklit etti.

Wu Xingxue’nin gözleri ışıktan kamaşmış gibiydi ve engellemek için elini kaldırdı, ardından Fang Chu’ya bakmak için gözlerini kıstı, “Tek başına mı döndün? Yi Wusheng’i gördün mü?”

Fang Chu şaşırmıştı: “Yi Wusheng?”

Ning Huaishan öksürdü ve Fang Chu’ya açıklamadan önce burnunu kaşıdı, “İlk başta bizi takip ediyordu, ama ııh… benim tarafımdan kaçmaya ikna edildi. Onu görmedin mi?”

Fang Chu başını salladı, “Onu hiç görmedim.”

Wu Xingxue arkasına bakmak için başını çevirdi.

Xiao Fuxuan ağır bir pelerin getirmişti. “Ruhsal bilincim hâlâ onu takip ediyor. Feng malikanesinin etkisine maruz kalmadığı için geçmişten çıkamadı. Şu anda…”

Onaylamak ister gibi duraksadı.

Bir an sonra kaşlarını hafifçe çattı ve “Dabei Vadisi’ne yeni vardı.” dedi.

Etiketler: novel oku Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 67: İki Yol, novel Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 67: İki Yol, online Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 67: İki Yol oku, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 67: İki Yol bölüm, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 67: İki Yol yüksek kalite, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 67: İki Yol light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X