Koyu Switch Mode

Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 57: Jing’guan

A+ A-

Çevirmen: Ari


Bölüm 57: Jing’guan

“Misafirlik” sözünü duyar duymaz on iki çocuk hemen hayata geri döndüler…

Misafirliğe geldiyseler harikaydı!!

Misafirliğe gelmiş olmaları, gönderilmek üzere olmadıkları anlamına geliyordu!

Malum lorda ve diğer insanlara kıyasla bu küçük hizmetkarlar oldukça hareketliydi. Hatta doğuştan oyuncu oldukları söylenilebilirdi.

Biraz önce başlarının üzerinde hâlâ kara bulutlar geziniyordu ve bir an sonra gülümsemekten gözleri kısılmıştı.

Xiao Fuxuan fark edemeden on iki çocuk hizmetkar, bastırılmış sessizliklerini kaybetti.

Gözlerini tekrar kaldırdığında, Zuo Chun Feng’in kapılarının her iki yanında bir çift sıra oluşturmuşlardı, her iki yanda altışar kişi vardı, hepsi dimdik durarak ellerini yay şeklinde kavuşturdular ve ince sesleriyle konuştular, “Lordum, buyrun-“

Xiao Fuxuan: “…”

Wu Xingxue’nin yüzü buruştu, ses ayarlamasının biraz aşırı olduğunu hissediyordu.

İki hizmetkarı daha da şaşkınlardı. Uzun bir aradan sonra, “Lordum, bu…” demek için başlarını kaldırdılar.

Onlar bitiremeden Wu Xingxue parmaklarını arkasından hareket ettirdi.

İki küçük hizmetkar açık bir şekilde, “Gerçek oyunculuk dediğiniz şey bu mu?” demek üzereydiler. Fakat ağızlarından başka sözler çıktı, “Bunlar Lord Tianxiu’nun hizmetkarları mı? Vay canına!”

Hizmetkarlar: “…”

Büyülendiklerini hissederek başlarını eğdiler ve ağızlarını sildiler.

Wu Xingxue, bu iki çocuğun mükemmel hainler olduklarını düşünerek onlara bir bakış attı.

Utanmadan gözünün önünde bile ona ihanet edebiliyorlardı…

Başka birilerini seçebilir miyim?

Neyse ki, Xiao Fuxuan’ın dikkati tamamen sıraya giren on iki hizmetkardaydı, yanındaki ufak hareketliliği fark etmemiş gibi görünüyordu.

Wu Xingxue sakinleşti.

On iki hizmetkar günün yarısı boyunca elleri önde onları selamlasa da lordları hiç kıpırdamamıştı. Birbiri ardına başlarını kaldırıp şaşkınlıkla sordular, “Lordum?”

Sonuç olarak, başlarını kaldırır kaldırmaz lordlarının soğuk yüzünü gördüler.

Küçük çocuklar sessizce geri çekildiler, korkudan atkuyrukları dimdik dikilmişti.

Wu Xingxue, baş suçlunun kendisi olduğunu tamamen unutmuştu. Bu anları izlerken gözlerinde manalı bir gülümseme vardı.

Xiao Fuxuan’a, “Hâlâ içeri gelmedin, dikkat et yoksa sana başka bir performans izlemek zorunda kalacaksın.” dedi.

Tam konuşmayı bitirdiği sırada burnunun dibinde bir rüzgar esti, daha ne olduğunu anlayamadan, Xiao Fuxuan sarayının avlusunda duruyordu.

Wu Xingxue kapıları gülümseyerek kapattı ve eve girdi.

Xiao Fuxuan, yanında ama yarım omuz arkasında yürüyordu.

Sadece birkaç adımlık bir mesafeydi, ama Wu Xingxue aniden Xiandu’nun ölümsüzlerinin sık sık söylediği cümleyi anladı- Tianxiu Ölümsüz çok az konuşsa bile varlığı son derece dikkat çekici.

Uzun beyaz perdeler kapıdan sarkıyordu. İki hizmetkar çoktan alışmışlardı bu nedenle beyaz perdeleri iki yana ayırmak için önden koşturdular.

Lord Lingwang sonunda biraz misafirperverlik göstermeye karar verdi- kapıdan girerken önce konuğunun içeri girmesine izin vermek için kenara çekildi.

Konuğun perdeyi kaldırır kaldırmaz adımlarını durduracağını, yakın mesafeden bakmak için başını yana eğeceğini ve dudaklarını aralayıp “Arkamdaki hizmetkarlar Lingwang’ın eseri mi?” diye soracağını kim bilebilirdi?

Sesi çok alçaktı ve belli ki bir soru soruyordu ama sesinin tonu hiç de şüphe duyuyormuş gibi değildi, daha çok bir iddiada bulunuyormuş gibiydi.

Lingwang kesin bir şekilde reddetti, “Hayır.”

Xiao Fuxuan tek kaşını kaldırdı.

Lingwang, “Senin hizmetkarlarınla uğraşarak ne elde edeceğim?” diye devam etti.

Xiao Fuxuan hareket etmedi, sadece bir süre ona baktı ve ardından başını salladı.

“Ah, aynen öyle.” Eve girerken sesi giderek daha da alçaldı.

Nedense Wu Xingxue, bu dört kelimede bazı imalar olduğu hissine kapıldı. Ama Tianxiu’nun yüzündeki o donuk, soğuk ifadeye bakılınca öyle gibi görünmüyordu.

Fazla düşünüyor olmalıydı.

Sonuç olarak, çok geçmeden vardığı sonucu sessizce geri aldı.

Fazla düşünmüyordu, az düşünüyordu…

Tianxiu Ölümsüz ne zamandan beri diğerlerine misafirliğe gidiyordu? Kesinlikle onunla uğraşmak için gelmişti-

Hizmetkarlara şarap kaplarını getirtip Xiao Fuxuan için bir bardak doldurttu. Karşı taraf oldukça açık sözlüydü ve şarabı tek bir yudumda devirdi. Sonra kenarda duran hizmetkarlara yumuşak bir sesle, “Şarap güzelmiş, teşekkür edin” dedi.

Wu Xingxue kendi bardağını tutuyordu, daha “teşekkür et” cümlesinin arkasındaki anlamı anlayamadan on iki hizmetkarın itaatkâr bir şekilde uzun adımlarla ilerlediklerini ve hevesle sıraya girdiklerini gördü…

Sıradaki ilk çocuk iki elini birleştirerek abartılı bir şekilde eğildi ve hatta ona üç çubuk tütsü ikram etti. Tam da insanların, atalarının salonlarında “atalara hürmet” gösterdiği zaman yaptıklarına benziyordu.

Wu Xingxue: “?”

Hizmetkar yere eğilerek “Lingwang’ın misafirperverliği için teşekkürler!” dedi.

Teşekkür ettikten sonra koşarak uzaklaştı.

Ve sonra hemen arkasındaki çocuk hizmetkar öne çıktı ve eğilerek selam verdi, “Lingwang’ın misafirperverliği için teşekkürler!”

Ona teşekkürlerini sunduktan sonra üçüncü kişiye yol açmak için kaçtı.

Sonra dördüncü, beşinci…

Ta ki on iki kez teşekkür edilene kadar sürdü.

Lingwang yarım yudum şarap bile içmemişti ama bunu izledikten sonra sarhoş olduğunu hissetti.

Fakat bu sadece başlangıçtı.

Tianxiu Ölümsüz Xiao Fuxuan gerçekten de az konuşan bir adamdı ve pek fazla konuşmamıştı. Kendisi de nezaketen konuğunu sessiz bir şekilde ağırlıyordu. Ama on iki hizmetkar sayesinde sarayı bir an bile sessiz kalmamıştı.

On iki hizmetkar Lord Tianxiu’nun onları istemeyeceğinden korktukları için ne kadar dikkatli olduklarını azimle göstermek istiyorlardı. İlk başta sadece onlara söylendiğinde hareket etseler de, sonrasında lordlarının emir verirken yorulmaması için kendileri önce davranmaya başladılar…

Lingwang bardakları tokuşturduğunda on ikisi birden de doldurmak için öne atılıyorlardı.

On iki şarap kavanozu Lingwang’ın bardağını doldurmak için saygıyla yanında bekliyordu- bir yudum içiyor ve dolduruluyor, tekrar bir yudum içiyor ve tekrar dolduruluyordu.

Şarap havuzunun taze demlenmiş güzel şarapları biraz ağırdı, bu şarapları içmek insana oldukça sıcak hissettirirdi. Sıcakladığı fark edildiğinde yanında hemen on iki yelpaze kaldırıldı.

***

Wu Xingxue’nin kendi iki hizmetkarının araya girecek fırsatları olmamıştı. İlk başta engellemeye çalışarak mücadele etseler de, iki yumruk dört eli yenemezdi, kaldı ki karşı tarafın yirmi dört eli vardı.

İki küçük hizmetkar sonunda pes ettiler ve ellerini yenlerine sokarak kenara çekildiler, son derece uslu bir tavırla şarap kavanozlarını ve yelpazeleri dağıtmaya yardım ettiler.

Wu Xingxue başını çevirip iki küçüğünün yelpazeleri dağıttığını görünce, öfkeyle kahkaha attı.

Bu gülüş tüm misafirperverlik duygusunu yok etmişti.

Beyaz yeşim bardağı masaya sertçe koyarak bağırdı, “Xiao Mian!”

O zamanlar Xiandu halkı ondan bahsederken her zaman onun onursal unvanı olan “Tianxiu”yu kullanırdı. En fazla önüne “Lord” kelimesini eklerlerdi. Hiç kimse ona gerçek soyadı “Xiao” ile seslenemezdi.

Üstelik bu tonda.

Normalde bu “görgü eksikliği” olarak kabul edilirdi. Ama Lingwang ilahi ağaçtan meydana gelmişti, ahlaksızlığa alışkın olduğu için o kadar da rahatsız değildi. Ancak Tianxiu farklıydı…

Diğerlerinin dediklerine göre, Tianxiu yakışıklı olsa da sert ve soğuktu, insanlarla hiç yakınlaşmazdı ve “uygunsuzluktan” hoşlanmıyor olmalıydı.

Ama kendisine “Xiao Mian” denildiğini duyunca sadece bir bardak şarap daha devirdi. Bir yudum aldı ve adem elması hareket ederken şarap boğazından aşağı indi, tam o anda gözleri Wu Xingxue’ye döndü, derin bir sesle, “Mn.” diye cevap verdi.

Ölümsüzler oldukça dayanıklılardı ama Wu Xingxue gerçekten biraz fazla içmişti. Yine de gözleri soğuk bir kış gecesindeki parlak yıldızlar gibiydi.

“Lingwang sinirli,” dedi.

Lord Lingwang’ın kızdığını duyduktan sonra, hizmetkarların yüzleri hızlı bir şekilde değişti ve her biri Wu Xingxue’ye doğru eğildi. Yelpazelemeyi bırakıp yerlerinde donakaldılar. Çok geçmeden siyah, üzüm gibi gözleri yaşlarla dolup taştı.

Wu Xingxue: “…”

On iki uşak onu çevreleyip gözlerinden yaşlar akarken cübbesine yapıştıklarında büyük bir sıkıntıyla kendi gözlerini kapattı.

Sonra Tianxiu’nun bileğini tuttu.

Tianxiu Ölümsüz, ölümlüler alemindeki görevlerini yerine getirmekten yeni dönmüştü, mat siyah bir kıyafet giyiyordu ve bileğinde dumanlı altın bileklikler vardı. Lingwang’ın uzun parmakları bilekliklerin üstünde olduğundan daha beyaz ve daha ince görünüyordu. Bu ellerin kılıcı kavrarken ne kadar kararlı olduklarını, kafa keserken ise ne kadar acımasız olduklarını söylemek neredeyse imkansızdı.

Xiao Fuxuan’ın yarı kapalı bakışları parmaklarına düştü. Bir süre sonra gözlerini kaldırdı.

Wu Xingxue’nin son derece nazik gülümsemesi aniden değişmişti, yüzü asık bir şekilde, “Misafirliği bıraksan iyi olur. Hizmetkarlarını al ve sarayına geri dön.”

O anda Lingwang’ın hızlı ifade değişikliği, ağlayan erkek hizmetkarlardan oluşan kalabalıkla büyük bir tezat oluşturuyordu.

Xiao Fuxuan ona baktıktan sonra yüzünü başka tarafa çevirdi.

O sırada Wu Xingxue’nin gözlerindeki ışık bir şey düşünüyormuşçasına kıpırdandı. Bir süre sonra, Wu Xingxue o olayı tekrar hatırladı.

Öyle ki o an o bile şaşkına dönmüştü, “O gün beni nasıl tanıdın?”

Xiao Fuxuan ayağa kalkıp kılıcını almak üzereyken durup Wu Xingxue’ye baktı, “Hangi gün?”

Wu Xingxue, “Başka hangi gün var?” diye yanıtladı.

Xiao Fuxuan kendine geldi ve cevapladı, “Yeşim basamaklarda mı?”

Wu Xingxue başını salladı, “Evet.”

Xiao Fuxuan alçak bir sesle, “Xiandu’da kaç tane Lingwang var? Seni nasıl tanımam.”

İlk bakışta, bu ifade kusursuzdu, ama…

Xiandu’nun yalnızca bir Lingwang’ı olmasına rağmen, daha önce hiç şahsen tanışmamışlardı. Diğer ölümsüzlerin ağzından birçok kez “Lingwang” ismini duysa da, ya da son derece doğru bir izlenimle konuşsalar da, onu kendi gözleriyle hiç görmemişti.

Yani Lingwang’ı bizzat gördüğü zaman onu tanıyabilmek için bu özel anlatımlara güvenmek zorundaydı.

Hizmetkarlarının o gün söylediklerini hatırlayarak, “O gün her zaman taktığım maskeyi takmıyordum, kılıcım belimde değildi ve boynumda herhangi bir sembol de yoktu. Beni nasıl-“

“Beni nasıl tanıdın” diyemeden, odada ani bir takırtı duyuldu.

Wu Xingxue konuşmasının ortasında durdu. Gözlerini sese doğru çevirdiğinde, divana yaslanmış olan uzun kılıcının bir şekilde hareket ettiğini ve yere düştüğünü gördü.

Kılıcı havada yakaladı ve ruhani kılıç eline düşmeden önce ustaca muhteşem bir kavis çizdi.

Ölümsüzlerin kılıçları hem insanlara hem de nesnelere karşı tepki verebilirlerdi, bu yüzden aniden hareket etmesi pek de nadir bir şey değildi. Ayrıca beyaz yeşim özünden oluşan bu kılıçta Xiao Fuxuan’ın kanı vardı.

Xiao Fuxuan bir adım ötede durdu ve sordu, “Kılıcın nesi var?”

Wu Xingxue, yere indirdiği gözlerini kabzanın üzerinde gezdirerek “Umm” diye mırıldandı. Kılıcı elinde kavrayarak boylu boyunca okşadıktan sonra, “Hiçbir şey, nispeten… ruhani bir kılıç.”

Kılıcı kullanan kişinin kılıca karşı her zaman büyük bir hassasiyeti olurdu ve bir bakışta kılıçtaki kusurları anlayabilirdi. Üstelik bu Lingwang’ın kılıcıydı.

Xiao Fuxuan, “Kılıcın demirden değil.” dedi.

“Tianxiu’nun gözleri harika. Gerçekten de siyah demirden bilenmedi,” dedi Wu Xingxue, “Bu kılıç… beyaz yeşim özünden yapıldı.”

“Beyaz yeşim özü mü?”

“Evet, ölümlüler aleminde Luohua Dağı diye bir yer var, belki duymuşsundur?” Wu Xingxue soluklanıp devam etti, “Orada beyaz yeşim özü var.”

Luohua Dağı’ndan bahsederken Xiao Fuxuan’a bakmak için başını kaldırdı.

Tianxiu’nun ifadesi değişmemişti, sanki tamamen yabancı bir yerden söz ediliyormuş gibi hâlâ normaldi.

Artık yeterince eminim…

Hatırlamıyor.

Wu Xingxue kendi kendine düşündü.

Sonra bakışlarını geri çekti. Daha önce düşünmeden sormak istediği sözler artık gerekli değildi.

İşin garibi, önceden olsaydı biraz kayıp hissederdi. Ama şimdi, belki de Xiao Fuxuan burada önünde durup kendisine “misafir” diyerek sarayına girdiği için… O küçük kayıp hızla geçmişti, hatta neredeyse tamamen yok olmuştu.

Kılıcını arkasında tutarak hazırlanmaları ve konukları uğurlamaları için iki hizmetkarına anlamlı bir bakış attı. Fakat aniden Tianxiu, “Seni ölümlüler aleminde gördüm” dedi.

Wu Xingxue arkasındaki elini sıktı ve gözlerini tekrar yukarı kaldırdı.

Bir süre sonra Xiao Fuxuan’ın, az önce sorduğu bitmemiş soruyu şimdi yanıtladığını anladı.

“Beni nasıl tanıdın?”

“Seni ölümlüler aleminde gördüm.”

***

Wu Xingxue, “Ölümlüler aleminin neresinde?” diye sordu.

Xiao Fuxuan’ın gözleri bir an için kısıldı, biraz şaşırmış gibi görünüyordu. Bir süre sonra cevap verdi, “Uzun zaman önce, Jing’guan’da.”

Wu Xingxue’nin parmakları yavaşça tekrar gevşedi.

Bu cevabı hem bekliyordu hem de beklemiyordu.

Cevabın, “Luohua Dağı’ndaki ilahi ağacın orada” olmamasını bekliyordu.

Fakat “Jing’guan’da” olması beklenmedikti.

Jing’guan, belki de şimdiki Xiandu’dan birkaç on yıl önce Luohua Dağı’ndan sonra gelen bir yerdi.

Bir şehir, dağ ya da ada değildi. Jing’guan, daha sonra Mengdu olarak anılacak olan şehrin sınırındaki, göze pek çarpmayan ıssız bir yerdi.

Bu ıssız yerin özel bir isim almasının nedeni, yüzlerce yıl önce bu topraklarda aralıklı olarak savaşlar meydana gelmesiydi.

Bu savaşlarda sayısız insan ölmüştü. Nesilden nesile birçok insanın hayatı burada sona ermişti.

Savaşta ölenlerin cesetleri bir dağ gibi üst üste yığılmış, parçalanmış uzuvları etrafa saçılmıştı. Güherçile dumanı dağıldıktan sonra, kimin kim olduğunu ayırt etmek imkansızdı. Üstelik o dönemde çoğunun yuvaları dağılmıştı ve cesetlerini geri alacak kimseleri yoktu.

Böylece kimsesiz o cesetler, yalnızca birkaç kişinin ayak bastığı o ıssız yere taşındı, kum, çamur ve taşlarla gömülerek devasa birçok mezar höyüğü oluştu.

Her höyükte binlerce ölü vardı.

Zamanla bu ıssız yer, dünyadaki isimsiz cesetlerin gömülmesi için özel bir yer hâline geldi ve Jing’guan ismi verildi.

Muhtemelen dünyadaki en çok ölünün toplandığı yer burasıydı. En ufak bir sömürüyle son derece şiddetli ve şeytani bir girdaba dönüşebilirdi.

Ölümlü alemde her şeyi kontrol edebilen biri olacaktı- böyle bir mezar höyüğü olduğuna göre, doğal olarak orayı koruması için mezarcılar da olacaktı.

Bu tür bir yeri koruma yeteneğine sahip olan herkesin, aşağı yukarı biraz becerisinin olması gerekirdi. Fakat söylentilere göre mezar bekçisi hiçbir sekte mensup olmayan bir yetiştiriciydi.

Ona yakın olan herkes çoktan ölüp Jing’guan’ın mezar höyüklerine gömüldüğü için oraya yerleştiği ve Jing’guan’ın mezar bekçisi olduğu söylenirdi.

Yalnız yetiştirici, Jing’guan’ın sınırında yüksek bir kule inşa etmişti ve orada yaşıyordu.

Kulenin tepesinde eski bir çan asılıydı.

Her gün akşam karanlığında, yetiştirici Jing’guan’da bir tur atardı ve hiçbir şey yoksa kulenin tepesine çıkıp çanı çalardı.

Jing’guan yakınlarında yaşayan herkes bu çan sesini duyardı-

Çanın çalması huzurlu bir gece anlamına geliyordu.

Daha sonra yetiştirici, birkaç evsiz çocuğa onunla barınmalarını teklif etti. Fakat Jing’guan’ın kulesinde onunla birlikte yaşamak için çocukların bazı özelliklere sahip olmaları gerekiyordu-

Jing’guan’ın acımasız kötülüğünü doğru bir şekilde dengeleyebilmeli, erken ölmeyecek kadar dirençli olmalı ve kötü doğum çizelgeleriyle doğmuş olmalıydılar.

Yaşayan bir insanın bakış açısına göre, bu tür bir yerde bir süre yaşamak sonunda zararlı olacaktı. Bu nedenle yetiştirici o çocuklara bazı hayatta kalma taktikleri öğretti.

Onlar için hem bir baba hem de bir öğretmen gibiydi.

Aslında bu, başta herkesin dinleyeceği büyük bir efsane haline gelebilirdi.

Ne yazık ki öyle olmadı.

Yalnız yetiştirici, o korkunç yerde kaldığı uzun süre boyunca farkında olmadan oradan etkilenmişti. Bir gün, uygulamasında yeterince dikkatli olmadığı için habis qi’nin saldırısıyla qi sapmasına maruz kaldı.

Daha sonra tamamen farklı bir insana dönüşmüş gibi yavaş yavaş pek çok korkunç düşünce geliştirdi. Kana ve ete susamıştı, yavaş yavaş yaşlanan bedeninden nefret ediyordu.

Ama bunların hiçbirini yüzüne yansıtmadı.

Bir zamanlar gerçekten de bölgeyi nasıl barış içinde tuttuğu göz önüne alındığında, onu tanıyanlar bu kadar iğrenç bir şey yapacağından asla şüphelenmemişlerdi.

Onun tarafından alınan, eğitilen ve büyütülen çocuklar, yavaş yavaş o kulede kimsenin haberi olmadan onun kurbanları oldular.

Kan, et, deri ve kemik…

Kötü yola girdiğinde, bunların hepsi can attığı şeyler oldu.

Öldürdüğü her çocuğun ortaya çıkmaması için özellikle dikkatli olur ve bunu sakince planlardı…

Başta kendisine en yakın olanları öldürmeye başladı- en kolayı buydu çünkü ona karşı hiçbir savunmaları yoktu.

En savunmasız olanları, en sessiz olanları öldürmeye başladı çünkü fazla enerji harcaması gerekmiyordu.

Hepsini yavaşça tattı ve son derece dikkatli bir şekilde yetiştirmesini uyguladı.

Ve böylece artık kulede daha az yaşayan insan ve daha fazla yürüyen ceset vardı. Ancak, keşfedilemeyecek kadar yavaştı.

Lakin yetiştirici çukura battıkça susuzluğu da güçlendi. Bu ağır iş artık ona uymuyordu.

Yaşayan insan sayısı çok az olduğu için yaşlanmasını durduramıyordu- hâlâ yaşlanmaya ve çürümeye devam ediyor, her gün gözlerini açtığında vücudundaki iğrenç kokuyu alabiliyordu.

En akıllı iki-üç öğrenciyi bir çıkış olarak bağışladı. Ardından yeni bir yöntem aramaya başladı. Bir yandan yürüyen cesetleri bir yandan da hayatta olan öğrencilerini kontrol ediyordu.

Bir rahatsızlık ortaya çıkarsa, halletmeleri için onları gönderebilirdi. Eğer mesele ölülerle ilgiliyse yürüyen cesetleri gönderir; insanlarla ilgiliyse, yaşayan müritlerini gönderirdi.

Uzun yıllar böyle geçti.

Yetiştirici, birkaç sinsi teknikle, bir “yol” oluşturmak için Jing’guan’ın on binlerce ölüsünü kullandı ve yine bu amaçla ilahi ağaçtan bazı kırık dallar aldı.

Normalde ilahi ağacın kırık dallarının ölümlü alemdeki herhangi bir yerde saklanmaları zordu. Fakat Jing’guan bir istisnaydı…

Burası sayısız ölünün gömüldüğü, etraflarında akıl almaz miktarda ölü qi’sinin ve habis qi’nin dolaştığı sayısız devasa mezar höyüğünden oluşan bir yerdi. Böyle son derece pis bir yer, ilahi ağacın parçalarının aurasını gizlemek için idealdi.

Böylece, yetiştirici birçok kişinin yürümeye karşı koyamadığı yolda yürüdü.

İlahi ağacın kırık dallarıyla geçmişe geri dönüp durdu..

İlk çocuğu öldürmeden önceki noktaya geri dönüp yanına aldığı herkesi kovdu. Komşu şehirlerdeki insanları katletti ve o andan itibaren hiç duramadı…

Sonra qi sapmasından öncesine geri döndü. Kendini mühürlemek istedi, ancak daha sonra sahip olduğu uygulamanın verdiği güçten, istediğini yapabileceği zamanların tatmin ve sevincinden ayrılmaya dayanamadı.

Hatta daha da erken bir zamana geri döndü ve Jing’guan’dan kaçınarak kendisini başka bir yere kapattı. Ama sonra Jing’guan’ın ölü ruhlarının ortalığı kasıp kavurduğunu görünce müdahale etmekten kendini alamadı ve yavaşça eski yola geri çekildi.

İnsanlar her zaman oldukça karmaşıktı.

Yetiştirici birçok kez zamanda ileri geri gitti ve nihai olarak kendisinin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu o bile çözemedi. Neden bir zamanlar bu kadar çok iyilik yapmış olmasına rağmen sonra bu kadar çok kötülük yapmaya başlamıştı?

Neden önceden gözlerini bile kırpmadan insanları öldürüp etlerini yerken, ölü ruhların ortalığı kasıp kavurduğunu gördüğünde geri dönüp müdahale ederek insanları kurtarmıştı?

Sonrasına bu şekilde o kadar çok zamanda ileri geri gitti ki artık uyuşmuştu.

Hayatının o on yıllarını defalarca tekrarladı; işe yaramazsa başka bir yol denerdi ve bu da işe yaramazsa bir daha denerdi. Öyle ki, bazen son birkaç on yılda oluşan duruma hapsolmuş tek kimsesiz ölünün kendisi olduğundan şüpheleniyordu.

Ve sonunda ne istediğini bile unuttu, sadece “geri dönme” saplantısını hatırlıyordu.

***

Bu, Lingwang’ın şimdiye kadar aldığı en sinir bozucu ilahi fermandı.

Yalnız yetiştirici zamanda çok fazla ileri geri gittiği için tek başına düzinelerce farklı dal* üretmişti.

Ç/N: Kafanız karışıyorsa diye kısaca açıklayayım, ilahi ağaç yaşam ve ölüm kayıtlarını tutuyordu ya, bu dallarda yetiştirici sürekli ileri geri gittiği için oluşuyor. Wu Xingxue’nin görevi de bu gereksiz dallardan kurtulmak. 

Wu Xingxue her şeyi çok net bir şekilde hatırlıyordu.

Her seferinde Jing’guan’a gidip o ışıksız kulenin gölgesinde durması ve kulede asılı duran çana bakmak için başını kaldırması gerekiyordu.

Gümüş süslemeli maskesini takmak için elini kaldırır, yüzünü saklar ve soğuk gri siste kılıcını taşırken tekrar tekrar işe koyulurdu.

Sisi geçtikten sonra dallardan* birine düşerdi.

Ç/N: Burada dallardan kastedilen, yetiştiricinin yaşadığı yaşamlar.

Yetiştiricinin, karmaların değiştiği düğümü kavrayana kadar aynı yolda yürümesini izler ve ardından kılıcını onu temiz bir şekilde kesmek için kullanırdı.

Başka bir dala geçmeden önce her şeyin sorunsuz gittiğinden emin olmak için her seferinde detaylıca kontrol eder ve küçük ayrıntıları dahi temizlemek isterdi.

Ve her şeyin sorunsuz gittiğinden emin olmak için önemsiz noktaları bile izlemesi gerekiyordu…

Böylece kafa kesme, düzeltme, tekrar kontrol etme gibi karmaşık şeylerle uğraşıp durmuştu.

Yetiştiricinin, Jing’guan’ın devasa mezar höyükleri arasında bir ruh koruyucu lamba taşıyarak sessizce turlamasını ve ardından o eski çanı çalmak için kulenin tepesine gidişini tekrar tekrar izlemek zorunda kalmıştı.

Önce insanlara yardım edip kurtarışını, sonra zarar verip öldürüşünü izlemiş, iyiden kötüye dönüşüne tanık olmuştu.

Hatta defalarca, o çocukların kaplanın ağzına düşmesini ve birer birer ölerek yürüyen cesetlere dönüşmesini seyretmişti.

Bazen bir süre cesetlerin yanında dururdu ama ne düşündüğü belli olmazdı.

Kılıcı tutan eli her zaman sabitti ve sisin içinde durduğunda figürü her zaman uzun ve düzdü. Maskesini takmıştı, böylece kimse maskenin altında nasıl bir ifade taşıdığını anlayamazdı.

Ayakta durmaya devam eder ve uzun bir süre sonra kılıcındaki toprak parçalarını ve kan damlalarını silkeleyerek arkasını döner, tekrar yoğun siste kaybolurdu.

Sonunda kestiği her dalda, yetiştiricinin hayatını, çocukların ölüşünü ve ceset yığınlarıyla dolu ovaları birçok kez görmüştü.

Öyle ki, belli bir süre sonra hafif bir küçümseme hissetmeye başladı.

Ne ani küçümseme patlamasının nereden geldiğini ne de kime karşı olduğunu anlamamıştı. Sadece sonuçlarını düşünmeden hareket eden insanları mı küçümsüyordu, yoksa kılıcıyla kenarda duran kendisi de buna dahil miydi?

Tüm kaotik çizgileri temizledikten sonra gerçek zamanına, gerçek dünyaya döndü.

Mart ayı olduğu için Luohua Dağı’na gitti.

Luohua Dağ Pazarı yeni açılmıştı, fenerleri on iki li boyunca yanıyor, tüm dağı görkemli bir kırmızıya boğuyordu.

Sabit bir varış noktası yoktu, sadece kalabalık insan denizinden geçti, gökyüzüne karışan dumanları ve el arabalarını iten gürültücü seyyar satıcıları izledi.

Bazen bir hanın kapı direğine yaslanıp ağzı hikayelerle dolu bir masalcıyı dinliyor, bazen birkaç gösteri izliyor ve bazen de sevimli şekilli şekerlemelerle birkaç küçük çocuğu kızdırıyordu.

Bu, ölümlüler aleminde geçirdiği en uzun zamandı.

Diğerlerinin bakış açısına göre, dağınık bir şekilde iç içe geçmiş dalları aşması gerçek zamanından almadığından, Lingwang Xiandu’dan iki günden fazla ayrılmamıştı ve bu iki günün tamamını Luohua Dağı’nda geçirmiş gibi görünüyordu.

O süre içinde ne gördüğünü ya da ne yaptığını ve bu gürültülü pazardan neden bu kadar keyif aldığını kimse bilmiyordu.

Xiao Fuxuan, onu Jing’guan’da gördüğünü söyleyen ilk ve tek kişiydi.

Etiketler: novel oku Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 57: Jing’guan, novel Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 57: Jing’guan, online Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 57: Jing’guan oku, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 57: Jing’guan bölüm, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 57: Jing’guan yüksek kalite, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 57: Jing’guan light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X