Çevirmen: Ari
Bölüm 53: Yetkili
Wu Xingxue ilahi ağacın altında ilk kez böyle durduğunda, çok, çok uzun zaman önceydi.
İlahi ağacın gölgesinin en devasa olduğu, ölümlü alemle ilişkisinin en derin ve en karmaşık olduğu yıldı…
Daha öncesinde, ilahi ağacın gücünü “ölümden dirilmek” veya “geçmişe gitmek” için kullanmaya çalışan insanlar vardı. Bu tür teoriler her zaman ortalıkta dolaşmış doğru ya da yanlış söylentiler hâline gelmişlerdi.
Söylentiler nihayetinde kağıtla kaplanmış bir alev gibilerdi. İlk başta puslu ve belirsizdiler. Sonra bir gün geldi ve alev aniden kağıdı yaktı, göz açıp kapayıncaya kadar söylentiler tüm ülkede alevlendi.
Böylece o yıl, söylentiler bir gecede denizin bir ucundan öteki ucuna kadar yayıldı.
Başka şeyler yapma kisvesi altında çok fazla insan, mağrur gerekçelerle yaygara kopararak onu ziyaret ettiler. Hedeflerine ulaşmayı umarak, ilahi ağacın gücünü almak için akıl almaz birçok yöntem kullandılar.
Ayrıca her insanın dilekleri göz önüne alındığında, bu hedefler bazen taban tabana zıt olabiliyorlardı.
Bazıları aynı devletin yüzyıllarca sürmesini umarken, bazıları yakında düşmesini umuyordu. Kimi bir kişiden ölesiye nefret ediyor, kimi ise aynı kişinin uzun süre yaşamasını umut ediyordu. Aynı olay için, karma birbiriyle bağlantılı olduğundan insanların düşündükleri ve hissettikleri çoğu zaman birbirine ters düşüyordu.
Bu tür zıtlıklar bir araya geldiğinde kaos oluşması kaçınılmazdı. Her şey üst üste geldiğinde olaylar ters tepti ve sonunda kimse istediğini alamadı…
Bu nedenle ortada kalan birçok insan pişmanlık duymaya başlayarak geçmişe gitmek için her yolu denedi ve kaderlerini değiştirmek için boş çabalara girdiler.
Ve böylece, işler daha da çığırından çıktı-
Karma, her zamankinden daha fazla karmayı doğurdu ve bu alemin ötesinde başka alemler de çoğaldı.
Başta ağacın uzun, düz, temiz dalları vardı ve aniden her yerinde fazladan ince dallar filizlenmeye başladı. O küçük dallar düzgün bir şekilde uzasalardı sorun olmazdı, ama hepsi çarpıktı ve birbirlerine dolanmışlardı…
Bir zamanlar, Jiaming’de “hayalet çocuklar” hakkında bir hikaye yayılmıştı.
Anne ve babasını kaybetmiş iki genç ve öksüz erkek kardeşin, hayatta kalmak için birbirlerine bağlı oldukları söylenirdi. Daha sonra güneye, gelişmekte olan bir ülkenin başkentine gitmişlerdi. Geçinmek için mücadele ederken, bir yandan da okumayı öğrenmek için sık sık oradan buradan sayfalar topluyorlardı ve şans eseri onlara barınak sağlanmıştı. Yetişkinliğe eriştikten sonra, her ikisi de resmi olarak devlet işine girdiler ve sonunda yarı ömürleri sona erdi. Yaşlandılar, sonra bir daha asla rüzgara ve yağmura dayanmak zorunda kalmadılar.
Bu başlangıçta kulağa sıkıcı bir hikaye gibi geliyordu, dinlemeye değecek bir şey bile değildi.
Ancak daha sonra talihsizlikler meydana geldi…
Yoldan çıkmış bir yetiştirici vardı ve ölümün eşiğindeyken bir düzen kurmak ve birkaç on yıl öncesine gidip yeniden başlamak için ilahi ağacın gücünü kullanmak amacıyla her şeyini riske attı.
Durgun göle atılan bir taşın suyun sakinliğini bozması gibi, bu olay dünyanın dengesinin kaotikleşmesine neden oldu.
Bundan böyle masum insanlar felaketle karşılaştı, bu iki erkek kardeşinki de dahil olmak üzere birçok insanın kaderi değişti.
İki erkek kardeş, başkentin kapılarından içeri girecek kadar yaşayamadılar, kaderlerindekinden çok daha erken öldüler.
Öldüklerinde hâlâ küçüklerdi, boyları kısa ve bedenleri zayıftı, o kadar açlardı ki kemikleri görülebiliyordu, ayakkabıları bile yoktu. Yıkık duvarın arkasında öldüler, belki de gerçekten daha fazla yürüyemeyecek durumdalardı. Bir gece, biraz uyuyabilmek amacıyla rüzgardan koruması için duvarın ardına saklandılar. İkisinden büyük olanı, küçük kardeşini kollarıyla sararak korudu.
Ancak uykuya daldıktan sonra, bir daha uyanamadılar.
Böylece, bu ülkede artık iki küçük yabancı misafir yoktu ve onların resmi olarak devlet dairesine girme hikayesi artık kimse tarafından konuşulmuyordu.
Bunun yerine Jiaming bir çift küçük ruh kazanmıştı.
Büyük olan kardeş, küçük olan omuzlarındayken yolun aynı bölümünde bir ileri bir geri yürür, ancak ne olursa olsun başkente giremezdi.
Bazı insanlar bu iki küçük hayaletle karşılaştı ve çoğu dehşet içinde kaçtı. Ama onlara acıyarak bakan, onları huzur içinde uğurlamak isteyip de başarılı olamayan nazik bir insan da vardı.
Çünkü en başta ölmemeleri gerekiyordu…
O zalim uygulayıcı gibi insanlar da, “hayalet çocuklar” gibi insanlar da çoktu.
Ölmeye isteksiz bir kişi hayatına yeniden başlamıştı ama birçok çarpık dalın ortaya çıkmasına neden olmuştu. Bırakın yüz kişiyi, bin kişiyi…
İlahi ağacın var olduğu her gün, ölümlüler alemi daha da kaosa sürükleniyor ve o karmaşık dallar her zamankinden daha fazla iç içe geçiyordu.
Gölgesi en devasa hâlindeyken sona doğru yaklaşıyordu.
Söylentilere göre ilahi ağaç, yaşam ve ölüm döngüsünü temsil ederek cenneti ve yeryüzünü birbirine bağlıyordu. Daha sonra, fanilerin sevinçlerini, kederlerini, dualarını yeterince dinledikten sonra yavaş yavaş insani bir boyut kazanmıştı.
Böylece o yıl, yaşam ve ölüm döngüsü ilahi ağaçtan alındı ve tekrar Göksel Yasa ile birleştirildi. Bu arada, insana dönüşen ruh cennet tarafından “Zhou” ismiyle ödüllendirildi ve ilk ölümsüz oldu.
Lingwang olmadan önce yaptığı son şey ilahi ağacı mühürlemekti.
Yani, Feng Sekti’ndeki o kişi yanılmıyordu, yasak bölge gerçekten de kendi elleriyle mühürlenmişti.
O gün, daha önce olduğu gibi Luohua Dağı’nda duruyordu, kollarını kavuşturmuş, sırtını ağaca yaslamış, ölümlülerin dağ yollarında sürekli geliş gidişlerini izlemek için gözlerini aşağı indirmişti.
Mallarını satan tezgâhtarları ve garsonları dinliyordu. Her kelimeden bir şarkı uydurabiliyorlardı.
Dumanlar yükseliyor ve havaya nüfuz ederek engin beyaz bir dağ sisine dönüşüyordu.
Arkasında bir gölge gibi duran o devasa, yüksek ağaca yaslanarak aşağı bakmaya devam etti.
Sis sıradağları kaplayana ve artık yolları net göremeyene dek bekledi. Sonra mırıldandı, “Ölümlüler alemi hareketliyken güzel görünüyor. Ne yazık…”
Bundan sonra onu sık sık göremeyecek olması ne yazık.
Arkasını döndü ve ilahi ağacın bulutsu gölgeliğine baktı. Dağın etrafını saran düşmüş çiçeklerin arasında dururken, ilahi ağacın hiç bitmeyen yeni çiçeklenmelerini ve hiç bitmeyen solmalarını izledi.
Her dalı, her çiçeği, her yaşamı ve her ölümü algılayabiliyordu. Birden içinde bir pişmanlık belirdi.
Hem ilahi ağacı, hem de ona tapmak için yapılan tapınağı çevreleyen bir daire çizmek için uzun bir dalı kırdı. Sonra birer birer dizilişler yaptı.
Soğuk rüzgar, şimşek, ateş ve bıçaklardan oluşumlar yerleştirdi.
Kurduğu her dizilişle ilahi ağaç, sanki dallarına ve gövdesine devasa, görünmez bir zincir bağlanmış gibi bir süre titriyordu. En dıştaki dallarından başlayarak, solarak kül rengine büründü.
Ve ilahi ağacın aldığı her yarayı, çakılan her zinciri Wu Xingxue, tıpkı çiçeklerin filizlenip düşüşünü algılayabildiği gibi algılayabiliyordu. İlahi ağaç kurudukça, o da benzer bir tepki veriyordu…
Bir insan vücudunda bu tür bir tepki, beş duyunun yitmesi olarak bilinirdi.
Göremiyor, duyamıyor, hissedemiyordu ve sanki bedeni sonsuz bir ıssızlığın içine yerleştirilmişti.
Ağacı mühürlemek düşündüğünden uzun zaman aldı. Çünkü mühürleme sırasında, ilahi ağaç soldurucu yönünü sergilediği sürece, beyaz yeşim öz kendini ağaç gövdesinin üzerine bağlıyordu.
Wu Xingxue her biraz iyileştiğinde temiz beyaz yeşimi belli belirsiz seçebiliyordu. Ve yeşim taşın içinden genç generalin kısık sesini duyabiliyordu…
Ona, “Acıyor mu?” diye soruyordu.
Wu Xingxue bunu duysa bile ağzını kapalı tuttu.
Çünkü içten içe aslında duymadığını, beyaz yeşim özü gördüğü için o genç generalin yıllar önce ağacın altında ona sorduğu şeyi aniden hatırladığını biliyordu.
Çok uzun zaman öncesine ait bir soru olmasına rağmen, tarifsiz bir şekilde o sonsuz karanlıktaki tek net varlık hâline gelmişti.
Defalarca bu sorunun yinelendiğini duydu, ta ki diğerinin sesi bir kez daha duyulana kadar, “Acıyor mu?”
Bir süre sessiz kaldıktan sonra cevap verdi, “Sorun değil, ilahi bir felaket kadar acıtmıyor. Sadece bir böcek ısırığı gibi.”
Ne de olsa beş duyusu zayıflamıştı ve gerçek bir acı hissetmiyordu, yalnızca bilinçaltında bir rahatsızlık, hayali bir acı vardı.
İlahi ağacı mühürleyen son yasağı koyduğunda, çoktan üçüncü gün olmuştu.
İlahi ağaç en solmuş haldeyken, beyaz yeşim öz tüm gövdeyi sarmıştı, hatta Wu Xingxue’nin kırdığı uzun dalı bile kaplamıştı.
Ne yazık ki, Wu Xingxue’nin bu manzarayı görmesinin hiçbir yolu yoktu.
***
Mühürlemeden sonra, Wu Xingxue ile ilahi ağaç arasındaki bağlar tamamen kopmuştu. İlahi ağacın ne yaptığını artık algılayamıyordu ama mührün üzerindeki etkisi hâlâ devam ediyordu…
Son derece uzun bir süre boyunca, beş duyusu da gitmiş durumundaydı.
O, Xiandu’nun ilk ölümsüzüydü.
İlahi ağaçtan dönüştüğü, yaşam ve ölüm döngüsünü algıladığı ve cennetin ruhunu taşıdığı için ona Lingwang unvanı verildi.
Bir zamanlar Luohua Dağı’nda ölümlüler alemini göz ettiği için, seslerin ahenkli olduğu yerleri severdi, doğası gereği canlılığı tercih ediyordu.
Fakat doğası gereği canlılığı tercih eden Lingwang, dört mevsimin üç tam döngüsü boyunca sınırsız bir karanlığa ve sessizliğe hapsolmuştu.
Duyularının düzeldiği gün, ölümlü alemde mart ayıydı. Kayısı çiçekleri açmıştı ve Xiandu’yu ılık, tatlı bir hava sarmıştı.
Wu Xingxue gözlerini açtığında, yaprakların pencere pervazına ince bir battaniyeye gibi düştüğünü gördü ve ruh hâli bir anda düzeldi.
Kapının üstündeki boşluğa baktığında içten içe duygulandı ve buraya bir isim vermek istedi. Ancak penceredeki bahar ışığı tam yerindeydi, bacaklarını rahat bir pozisyonda uzattı, biraz sersemlemişti, yataktan kalkmak istemiyordu.
Kullanışlı bir şeyler bulmak için odayı taradı ama sonunda yatağının yanında uzun bir dal gördü.
Kutsal ağacın çevresini mühürlemeden önce kırdığı daldı, bu kadarını hatırlıyordu. Ama o uzun dalın görünüşü çoktan değişmişti, yüzeyi soğuk beyaz bir yeşim tabakayla kaplıydı.
Wu Xingxue bir süre afalladı. Sonunda ne olduğunu anladı ve kendini gülmekten alamadı.
Uzun, yeşim renkli dal eline güzel bir şekilde oturduktan sonra, ruhsal ışık yayan uzun bir kılıca dönüştü.
O gün, tüm ölümsüz elçilerin gözünden oldukça muhteşem bir manzaraydı.
Yao sarayların geniş pencerelerinin arasından tül perdeler sis gibi süzülüyordu. Lingwang, pencere pervazındaki yapraklara bastı, perdeleri kaldırdı ve saçaklara tırmandı.
Kolayca saçağın ucuna çıktı ve uzun kılıcını eşiğin üzerinde döndürerek neşeyle şu kelimeleri kazıdı:
Zuo Chun Feng
Kılıcını geri aldığında, öyle bir bahar esintisi esti ki, penceresinin yanına düşen yapraklar uçuştu ve vücudunun her yerine yayıldı.
Daha sonra ölümsüz elçiler bundan ne zaman bahsetseler, zarafetin tanımı olduğunu söylediler.
***
Lingwang’ın meditasyon yaptığı o üç yılda, Xiandu tüm hızıyla gelişiyordu. Göksel Yasa, Lingtai’yi yarattı ve ölümlü alemin gelişimcileri sırayla yükseldi. O sırada, Lingtai’nin On İki Ölümsüzünden beşi oradaydı.
İlahi ağacın mühürlenmesinin ardından, bir zamanlar ilahi ağaca yöneltilen dualar ve tapınmalar yavaş yavaş dağıldı ve bu görev Lingtai’nin ölümsüzlerine düştü.
Lingtai’nin ölümsüzlerinin her biri farklı konularla ilgileniyorlardı. Üstelik karmaşa dağıldıktan sonra her şey bir bakıma daha düzenli hale gelmişti.
Ama bu sadece Lingtai’nin ölümsüzleri için geçerliydi. Wu Xingxue’ye gelince, bu dünya hiçbir zaman düzenli olmamıştı.
Daha sonra, Xiandu’daki herkes meraklanmaya başladı- Tianxiu cezalandırmadan sorumluydu ve diğer ölümsüzler, ölümlü alemi kutsamak için kendi özel görevleriyle uğraşıyorlardı. Ancak konu Lingwang’a geldiğinde, onun hangi konuda yetkili olduğunu kimse bilmiyordu.
Bazıları dayanılmaz derecede meraklıydı ve biraz da ona hayranlık duyuyorlardı, bu nedenle Lingwang ölümlü aleme indiğinde gizlice onu takip etmeye çalıştılar, çünkü Xiandu’da değilken ne yaptığını görmek istiyorlardı.
Ama boşunaydı, çünkü onu ölümlü alemde her izlediklerinde, Lingwang iz bırakmadan aniden ortadan kayboluyordu.
Ve sıradan bir gizlenme tekniği de kullanmıyordu. Ölümsüzler olarak, eğer bir gizlenme tekniği kullansaydı az çok anlayabilirlerdi. Ancak gizlenme tekniği dışında başka bir açıklama da bulamıyorlardı.
Bu sır, sır olarak kalmaya mahkumdu.
Çünkü ilahi emirler her zaman doğrudan Lingwang’ın eline geçerdi ve cennetin meraklılarına asla ifşa edilmeyecekti. Yani gerçeği bilen tek kişi Lingwang’ın kendisiydi.
Sadece Wu Xingxue, göksel bir ferman aldığında ve ölümlüler alemine indiğinde ne yapmak için indiğini biliyordu…
Gereksiz dalları kesmek için aşağı iniyordu.
Boş yere “yeniden başlayanlar” her şeyi geçmişe gitmeye zorlamış, ilahi kaderi değiştirmişlerdi. Doğal düzeni bozacak kadar ileri gitmişlerdi, bundan böyle düzen, birdenbire birbiriyle iç içe geçen çok sayıda ince dala ayrılan uzun bir gövde gibiydi.
Bu durum, ölmemesi gereken insanların ölmesiyle ve yaşamaması gereken insanların yaşaması ile sonuçlanmıştı. Yaşam ve ölüm düzenden yoksundu, zamanın kendisi tepetaklak olmuştu.
Böylece Lingwang, gereksiz dalları kesmek için yola çıktı.
Düzensiz yaşamları ve ölümleri sıfırladı, tersine dönen zaman çizelgelerini düzeltti. Ölmemesi gerekenleri yaşattı, yaşamaması gerekenleri öldürdü.
Cennetin ölümsüzleri sayısızdı, hepsinin şefkatli ve nazik yüzleri vardı, yaptıkları işler, ya kutsama ya da yardımdı. Tianxiu’nun kılıcının altında kesilenler bile kötü ruhlardan başka bir şey değildi.
Sadece Lingwang insanları öldürmüştü.
Ç/N: Hatırlamanız amacıyla,
Zhao: Temizlemek, aydınlatmak
Lingwang: Ruhani Kral ya da Ruh Kralı
Yorum