Koyu Switch Mode

Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 44: Karma (2)

A+ A-

Çevirmen: Ari


Bölüm 44: Karma (2)

Beyaz yeşim heykelin ortaya çıkışından sonraki ikinci yılın baharında savaş alevleri geçici olarak söndü ve Luohua Dağı’nda ilk gerçek dağ pazarı kuruldu.

İlahi ağaç her zaman yarı solmuş ve yarı canlı olduğundan ve yukarıya uzanan dallar bulutlar gibi olduğundan, sıradan bir bitki gibi çiçek açma mevsimi yoktu. Ancak ilahi ağacı görenler her zaman dallarını çelenk gibi saran çiçeklerin, ölümlü alemdeki kırmızı kayısı çiçeklerine benzediğini söylerlerdi.

O zamanlar Dongjiang* Nehri’nin yanında, daha sonra ‘Mengdu’ olacak yerde, kayısı çiçeği ormanları düzinelerce li boyunca uzanıyordu ve ağaçların en çok üçüncü ayda çiçeklendiği Ting Dağı adında bir dağ vardı.

Ç/N: Dongjiang; doğu.

Bu nedenle, insanlar ilahi ağacın çiçeklenme mevsimini Ting Dağı’nın kayısı çiçeklerine göre belirlediler ve bu unutulmaz günü, üçüncü ayın üçüncü gününü, dağ pazarının açılış günü olarak seçtiler.

Ölümlü alemin ilk Luohua Dağ Pazarı’nın fenerleri yandığında Wu Xingxue’de izliyordu.

Gizlenmiş figürü ilahi ağaca yaslanmıştı, alacakaranlıkta aydınlanan dolambaçlı dağ yoluna baktı: Bir dizi fenerin ardından başka bir fener dizisi, mum alevlerinin ardından mum alevleri, sıradağların en uç noktalarına kadar ulaşıyor, neredeyse ufka uzanıyorlardı.

O zamanlar nasıl hissettiğini belli belirsiz hatırladı…

Dağ pazarındaki insanları ve gevezeliklerini izlerken kendini mutlu ve memnun hissediyordu.

Burada doğduğu için ve bazı belli sebeplerden dolayı burayı önemsiyordu. Luohua Dağ Pazarı’nın her zaman çok hareketli olmasını, ölümlü alemin en mutlu yeri olana kadar her yıl bir öncekinden daha canlı olmasını ve çok uzaklardan gelen gezginlerin toplanıp dağ pazarının ihtişamını uzak yerlere yaymalarını umuyordu.

Çünkü burası ne kadar hareketli olursa, genç generalin sonraki yaşamlarından birinde burayı ziyaret etme olasılığı o kadar yüksekti…

Bu düşünce zihninde o kadar uzun bir süre yaşadı ki neredeyse bir alışkanlık haline geldi.

İlahi ağaç mühürlendikten sonra bile, ortada bir tapınak olmamasına rağmen bu alışkanlığından vazgeçemedi.

Asıl sebebini hiç kimseye söylemedi. Ama Luohua Dağ Pazarı’ndan ne zaman bahsedilse hep şöyle derdi: “Orası çok eğlenceli ve oldukça canlı bir yer.”

***

Yeşim heykeli kavrayan Wu Xingxue, yanındaki kişiye döndü ve ona uzun süre baktıktan sonra adını seslendi, “Xiao Fuxuan.”

Xiao Fuxuan hâlâ bileğini tutuyordu. Bakışları ilahi ağacın çiçeklenmiş yeşim dallarına takıldı ve bir an için düşüncelere daldı. Bunu duyunca gözleri hareket etti ve ardından Wu Xingxue’ye baktı.

O anda, Wu Xingxue gerçekten de bir dürtü hissetti-

Diğerinin o yılki olayları, mistik şimşeğin ilk çaktığı o sonbahar gecesinde ilahi ağacın altında söylediği sözleri hatırlamasını umdu. Eğer hatırlasaydı, o zaman yeşim ağaçtaki çiçekleri işaret edebilir ve övgü için gülümseyerek şöyle diyebilirdi: Xiao Fuxuan, işte görmek istediğin çiçekler.

Ama diğerinin bakış açısından bakınca o geceyi hatırlamak oldukça acı verici olmalıydı.

Kim bilir savaş alevlerinin arasında kaç kişiyi yaralamış ve kaç kişi tarafından yaralanmıştı. Belki de tüm varlığı, ailesi, arkadaşları o uzun gecenin dumanıyla kaybolmuştu. İlahi ağaca doğru yürürken kaç ölü canın yanından geçmişti, kim ona saygı duymuş ya da ondan kim ondan nefret etmişti?

Ve göksel yıldırımlar kemiklerine çarpıp etten bedenini öldürdüğü sırada isteksiz ve yalnız hissetmiş miydi?

Bunları düşündükten sonra içindeki zayıf dürtü yok oldu.

Wu Xingxue, ‘hatırlamaman daha iyi’ diye düşündü.

Bunun üzerine ağzını açtı, aptalca gülümsedi ve sonunda sakince konuştu. “Bak, ilahi ağaç çiçek açıyor.”

Bunu söyledikten sonra bakışlarını geri çekti ve gözlerinde bir şimşek gibi parıldayan o hafif pişmanlık Tianxiu Ölümsüz tarafından fark edilmesin diye bir daha Xiao Fuxuan’a bakmadı.

Lakin gözlerini kaçırıp yeşim heykele bakmak için eğildikten hemen sonra beklenmedik bir şekilde Xiao Fuxuan’ın derinden gelen sesini duydu, “Wu Xingxue.”

“İlahi ağaç sen misin?”

Wu Xingxue dondu.

Xiao Fuxuan, “Yeşim heykele ilahi ağaç dışında hiç kimsenin dokunamayacağını söylediler.” Wu Xingxue ona bakmak için başını çevirdi. “Önceden Luohua Dağı’nda doğduğunu söylemiştin.”

Wu Xingxue tek kelime etmedi, sadece ona bakmaya devam etti.

“Ben…” Xiao Fuxuan, ağaca yaslanmış gencin yeşim oymalarına bir göz atmak için durdu, sonra geri döndü, “…General Bai miyim?”

Wu Xingxue, Xiao Fuxuan’ın bir şey hatırlamış olmasından korktu. Uzun bir süre gözlerinin içine baktıktan sonra rahat bir nefes aldı- bu sadece bir varsayım olmalıydı, hatıra değil.

İçinden kendini teselli ettikten sonra cevap vermek için dudaklarını araladı, “Bu ruhların ne dediği belirsiz, kendileri bile ne dediklerini bilmiyorlar. Hem neden bana soruyorsun, bu yer hakkında kafası en karışan kişi ben olmalıyım.”

Xiao Fuxuan, ona bakmak için bakışlarını indirdi ve bir an sonra konuştu, “Mutsuzdun, bir şey hatırlamış olduğunu düşündüm.”

Wu Xingxue tekrar kaskatı kesildi.

Bir an sonra, Xiao Fuxuan’ın hafifçe başını eğdiğini ve parmaklarını bükerek bir elini yüzüne dokunmak için kaldırdığını gördü. Yumuşak ve derin bir sesle, “Neden çiçek açtı?” diye sordu.

Onurlu iblis birden kelimelerini yitirdi.

O an ister pişmanlık, ister üzüntü olsun, her küçük duygu kırıntısı hızla kayboldu. Aklından tamamen alakasız başka bir düşünce geçti- Bu Tianxiu Ölümsüz, Xiandu’da gerçek bir tehdit olmalı.

Wu Xingxue, ani bir kargaşa duyduğunda tam bir karşılık vermek için dudaklarını aralamak üzereydi.

O ve Xiao Fuxuan aynı anda irkildiler, başlarını kargaşaya doğru çevirdiler ve baş aşağı asılı duran insanların sanki bir şey koklar gibi burunlarını diktiklerini gördüler. Kokladıkları yönde yeşim oymadan başka bir şey yoktu.

Bu nedenle Wu Xingxue’de birkaç kez hafifçe kokladı.

Gerçekten de tapınağa yayılmış bir koku vardı. Tıpkı… kan kokusu gibi.

İlk başta biraz kafası karışmıştı ama bakışları yeşim heykel üzerinde gezinirken, yeşim heykele Xiao Fuxuan’ın önceki yaşamından kalma kanı aktardığı zamanı hatırladı. Artık yeşim heykel uyandığına göre, o kan kokusu da yavaşça dışarı sızmıştı.

Ve ruhlar her zaman duyarlılardı, havayı koklamalarına şaşmamalıydı.

Garip olan şey, o kan kokusunu aldıklarında gösterdikleri tepkiydi…

Baş aşağı asılı olan ruhlar, sanki bir şeyi hatırlamak için ellerinden geleni yapıyor ama akıllarına getiremiyorlardı. Burunlarını dikerken şaşkın ifadelerle aval aval bakındılar. Sonraki an mırıldanmaları bir dalga gibi yayıldı. “Bu koku…”

“Görünüşe göre bu kanın kokusunu daha önce bir yerlerde almıştım.”

“Aynen, ben de biraz tanıdık olduğunu düşünüyorum.”

“Evet, çok tanıdık.”

“Ama… nereden almıştım ki?”

“…”

Tartışmaya devam ederlerken burun çekme eylemleri giderek daha da belirgin hâle geldi. Mimikleri de biraz tuhaftı.

“Onların nesi var?” Wu Xingxue anlamasa da bir şeylerin ters gittiğini hissetti.

Kan, Xiao Fuxuan’ın önceki yaşamından kalmıştı ve baş aşağı asılı duran bu insanlar, Luohua Dağ Pazarındanlardı. Luohua Dağ Pazarı, General Bai’nin ölümüne kadar yoktu. Bu insanlar hangi yılda dağ pazarına adım atmış olurlarsa olsunlar, bu kanın “biraz tanıdık” olduğunu düşünmeleri şöyle dursun, herhangi bir tepki vermemeleri gerekirdi.

Ama aniden Xiao Fuxuan’ın daha önce söylediği bir şeyi hatırladı. Sıradan insanların yaşam ve ölüm döngüleri ruhlar aracılığıyla işleniyordu.

Luohua Dağ Pazarı’nda toplanan kişiler onların şu anki yaşamlarının et bedenleriydi. Bir yaşamdan diğerine geçtilerse et bedenlerinin doğal olarak Xiao Fuxuan’ın geçmiş yaşamıyla hiçbir ilgisi olamazdı. Ama burası farklıydı. Baş aşağı asılı duran bu insanlar aslında birer ruhtu ve ruhlar, yaşam döngüsünde değişmeden, o zamanki kişi olarak kalacaklardı.

Bu noktayı düşünen Wu Xingxue’nin yüzü gerildi.

Sonra Xiao Fuxuan’ın birdenbire “Yeşim oymadaki kan senin mi?” diye sorduğunu duydu.

Wu Xingxue bilinçsizce cevap verdi, “Hayır.”

Cevap verdikten sonra biraz sinirli bir şekilde iç çekti.

Bu, bir şeyler hatırlayıp gizlediğine dair bir itiraf değil miydi? Ama önlerindeki koşullar uygun olmadığından Xiao Fuxuan ona pek bir şey söylemedi, sadece gözlerinin içine baktı ve “Bu iyi.” dedi.

Wu Xingxue şaşırmıştı, “Bunu neden söylüyorsun?”

Xiao Fuxuan, “Ruhların hafızasını canlandırmak kesinlikle iyi bir şey değil”

Wu Xingxue’nin kalbi tekledi. Xiao Fuxuan’ın devam ettiğini duyduğunda tam da nedenini sormak üzereydi, “Ölümlüler öldükten sonra önceki yaşamlarını hatırlamazlar. Dışarı çekilen ruhlar da böyledir. Herhangi bir izlenimleri varsa, bu derinlere işleyen bir şey olmalı.”

Biraz duraksadıktan sonra alçak sesle, “Büyük olasılıkla ölümleriyle ilgili,” dedi.

Daha fazla açıklamasına gerek yoktu. Wu Xingxue cümlenin gidişatını çözebilirdi.

Anlaşılması kolaydı- iş ruhlara geldiğinde, ölüm anlarının hatırası her zaman en derinlerindeydi. Bu onların hem son hem de çoğu zaman en acı verici anlarıydı ve acıları, neşelerinden daha uzun sürerdi.

Baş aşağı asılı duran bu ruhlar canlı olarak dışarı çekilmişti, bu yüzden şimdiki hayatlarındaki olayları hatırlamaları normaldi. Daha öncesine ait herhangi bir şey anımsıyorlarsa, bu muhtemelen sadece “ölüm” ile ilgili olabilirdi.

Ya da başka bir deyişle…

Xiao Fuxuan’ın önceki yaşamından gelen kanın, bu insanların önceki yaşamlarındaki ölümleriyle bir bağlantısı mı vardı?

Bu noktayı düşünen Wu Xingxue, kafa derisinden yukarı doğru akan bir ürperti hissetti.

Bu düşünce aklına geldiği anda, tanıdık bir kılıç sesi duydu.

Göz ucuyla Xiao Fuxuan’ın figürünün parladığını gördü.

Başını çevirdiğinde, Tianxiu Ölümsüz’ün kılıcının ucunun çoktan yakınlarda asılı duran insanların alınlarına doğru uçtuğunu gördü.

Xiao Fuxuan alçak bir sesle “Bana gücenmeyin.” dedi.

Baş aşağı asılı duran ruhların gözleri kısıldı. Kılıcın ucu kafalarına değdiği anda, göğe doğru buz gibi keskin çığlıklar yükseldi. Wu Xingxue’nin zihni bu çığlıklarla uğuldadı.

İzlenimleri “ölüm” ile ilgili olduğu için, onları yeniden ölüme yaklaştırmak muhtemelen uyanmalarını sağlayacaktı. Kılıç çınlamasının ve keskin çığlıkların yankılandığı sırada hepsinin gözbebekleri genişledi ve dehşet içinde haykırdılar, “O kan kokusunu hatırlıyorum!”

“Hatırlıyorum…”

Xiao Fuxuan’ın bu hareketi gerçek bir “sorgu” değildi, ancak aşağı yukarı “sorgu” kadar etkiliydi.

Bir sonraki an, parçalanmış sahneler hızla geçmeye başladı-

Uçsuz bucaksız, ufuksuz meydanda, kişneyen atların sesi ve ürkütücü ölüm çığlıkları iç içe geçmişti.

Wu Xingxue sahneyi gördüğü anda bu yerin bir savaş meydanı olduğunu anladı… Orası, General Bai’nin bir zamanlar geçtiği savaş meydanıydı. Ve baş aşağı asılı duran bu insanların kan kokusunu hatırlamalarının nedeni, eski yaşamlarında savaş meydanında General Bai’nin karşısında olmaları ve onun uzun kılıcı altında ölmüş olmalarıydı.

Ölmeden önceki son anlarında General Bai’nin vücudunu kaplayan kanın kokusunu almışlardı.

***

Keskin çığlıklar tapınak boyunca yayılmaya devam ederken, Wu Xingxue aceleyle gözlerini parçalanmış sahnelerin ötesindeki Xiao Fuxuan’a çevirdi.

Bu parça parça sahneler asılı insanların anılarını uyandırmıştı, bu nedenle benzer mırıltılar teker teker yankılandı ve bir ses dalgası Xiao Fuxuan’a doğru çarptı.

“Hatırlıyorum…”

“Ben de hatırlıyorum.”

“O sendin.”

“Beni öldüren sendin.”

“…”

Wu Xingxue daha önce bu insanların neden ilahi ağacı mühürlemek için seçildiğine ve devasa ilahi ağacı bastırmak için kullanıldığına dair şüpheye düşmüştü. Eğer karmayla ilgiliyse, bu insanların ilahi ağaçla herhangi bir karmik ilişkisi yoktu, öyleyse neden onlar seçilmişlerdi?

Şimdi anlıyordu-

Ölümünden hemen önce, Xiao Fuxuan’ın önceki hayatı ilahi ağaca koruma sağlamış ve onunla en derinden ilişkili kişi olmasına neden olmuştu. Ama bir zamanlar, kılıcının darbesi ile ölmüş ruhlarla, savaşın alevlerinin arasında yol almış genç bir generaldi.

Birisi… önceki yaşamında o savaş alanında generalin kılıcıyla ölenleri özel olarak aramış, onları yavaş yavaş Luohua Dağ Pazarı’nda toplamış, sonra ruhlarını çıkarıp buraya hapsetmişti.

Xiao Fuxuan tarafından korunan ilahi ağacı ancak ruhlar ve Xiao Fuxuan arasındaki karmik “öldürme engelini” kullanarak mühürleyebilirlerdi.

Şaşmamalı!

Xiao Fuxuan’ın affının kaç defa denerse denesin bu ruhları serbest bırakmamasına şaşmamalıydı. Önlerinde böylesine bir karma varken onları nasıl serbest bırakabilirdi? Güç uygulayabilmesi için kişinin Xiao Fuxuan’a karşı harekete geçmesi gerekiyordu.

Wu Xingxue’nin ifadesi anında soğudu.

Xiao Fuxuan’ın her zaman buz gibi yakışıklı yüzünde, son derece nadir görülen bir kaybolmuşluk ifadesine tanık oldu. Tianxiu’nun yeşim taşı kadar beyaz olan kılıcını kınına sokup, kabzasını tutarak bağlı ruhlara sessizce baktğını görünce…

Wu Xingxue’nin kalbi hassas bir şey tarafından delindi.

Etiketler: novel oku Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 44: Karma (2), novel Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 44: Karma (2), online Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 44: Karma (2) oku, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 44: Karma (2) bölüm, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 44: Karma (2) yüksek kalite, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 44: Karma (2) light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X