Koyu Switch Mode

Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 39: İlahi Ağaç

A+ A-

Çevirmen: Ari


Bölüm 39: İlahi Ağaç

Feng sektinden gelen bu insanlar, böyle bir açıklama duymayı hiç ama hiç beklemiyorlardı.

Son yıllarda dünya kaos içindeydi. Kaotik dünyanın ortasında Luohua Dağ Pazarı, Feng sektinin koruması sayesinde böyle canlı kalmayı başarabilmişti.

Bu nedenle, pazardaki insanlar onları gördüklerinde her zaman son derece saygılı davranırlardı.

Ve iblisler onları, özellikle de “Feng” yazılı kılıçlarını gördüklerinde, ister savaşmak için ellerini kaldırsınlar, ister kaçmak için kuyruklarına sarılsınlar, her zaman korku dolu bir bakış atarlardı.

Bugün gerçekten böyle biriyle ilk karşılaşmalarıydı.

Kılıçlarını gördükten sonra bile bu iblis hiçbir şey yokmuş gibi hareketsiz kaldı ve söylediği ilk sözler bir kavga için can atar gibi onlara emirler yağdırmaktı.

Bu nasıl bir saçmalık!

Nasıl cevap vereceğini bilemeyen genç kadının dili tutulmuştu. Bir anlık şoktan sonra kayısı rengi gözleri iri iri açıldı, “Senin gibi kibirli bir adam nasıl pis bir yerden sürünerek çıktı!”

Başlangıçta daha sert konuşmayı planlamıştı ama bu pislik iblis tarif edilemez bir asalet havası taşıyordu. Böyle biriyle karşılaştığında kaba sözler söyleyemedi.

Ama bu onun kılıcını kaldırmasına engel değildi—

Tam iblisi tehdit etmek için konuşacakken, Feng sektinin yedi-sekiz öğrencisi aynı anda bellerindeki uzun kılıçları çektiler!

ÇINN—

Bir dizi metalik çınlama duyuldu. Kılıç qi’si taşıyan bu uzun kılıçların uçları Wu Xingxue’ye doğru yönelmişlerdi!

Bir sonraki an kılıçlar, iblisin arkasındaki yatağın içinden geçip gitti, iblis ortadan kaybolmuştu.

Odanın içinde tahta çatırtısı sesi yükseldi ve talaşlar etrafa saçıldı.

Masanın yanındaki hancı dehşet içinde ayağa fırlayarak saklanmak için Feng sektinden bir öğrencinin birkaç adım arkasına koştu. Yer değiştirdikten hemen sonra ağır bir gümleme sesi duyuldu.

Bir zamanlar sapasağlam olan yatak, dört ayağı kesilerek yere yıkıldı ve harap olmuş bir tahta yığınına dönüştü.

Öğrenciler dehşete kapılmıştı.

“O nerede?!”

Biri cevap beklemeyerek sordu ama cevap çok geçmeden geldi. “Beni mi arıyorsun?”

Ses arkalarından geliyordu.

Tüm bedenler dondu, sonra aniden başlarını çevirdiler ve iblisin aralarına karıştığını gördüler.

Talihsiz bir öğrencinin arkasında durmuş, öğrencinin bileğini kavramıştı ve kılıcı kendi boynuna doğru tutması için onu zorluyordu.

“Sen–” Öğrenci gergin görünüyordu, teni yeşilimsi ve korkunç derecede solgundu, elinin arkasındaki damarlar fırlamıştı.

Bileğini kavrayan elin gücüne ayak uydurmak için elinden geleni yaptı ama hiçbir etkisi olmadı, neredeyse sıkarak dişlerini kırıyordu.

Sonra iblisin nazik sesini duydular, “Birisi çok fazla gürültü yapmamamı söylediği için işleri sadece bu şekilde halledebilirim. Aslında, sorumlu olan kişiyi yakalamak daha iyi olurdu ama lideriniz genç bir hanım ve dikkatsizce elimi ona kaldırmak beni sefil bir kabadayı gibi gösterir.”

Çok yumuşak bir şekilde konuşmasına rağmen öğrenciler neredeyse kan kusacaktı.

Bu kelimelerin ayrıca başka bir anlamı daha vardı: Herhangi birinizi yakalayabilirim, bu sadece kimi seçtiğime bağlı.

Bu kışkırtma üzerine öğrencilerin yüzleri daha da asıldı, kılıçlarını yeniden kaldırmak üzerelerdi. Fakat yakalanan öğrencinin kılıcının ucu bir tutam saç telini kesip boynuna sığ bir iz bıraktığında boğuk bir inilti duydular.

“Hareket etmeyin!” diye bağırdı genç kadın.

Herkes kılıçlarını sıkıca kavradı, daha fazla hareket etmeye cesaret edemediler.

O öğrencinin boynundaki kılıç olduğu yerde durdu, artık aşağı doğru baskı yapmıyordu.

Hancı bir an duraksadı, sonra sessizce masanın yanına doğru birkaç adım ilerledi.

Kılıcının ucundaki kişiye bakan genç kadın bir an sonra nihayet ağzını açtı, “İçeri girdiğimizde birini bulmak istediğini söylemiştin, değil mi?”

“Evet.”

Genç kadının zarif kaşları çatıldı ve Wu Xingxue’ye şaşkın bir ifadeyle baktı. Bir an sonra bakışları hancıya kaydı ve alçak bir sesle sordu, “Neler oluyor? Önceki felaketler gibi olması gerekmiyor mu?”

Hancının yüzünde acı dolu bir ifade vardı. “Öyle olmalı.”

Genç kadın tekrar Wu Xingxue’ye baktı, ardından yine hancıya döndü. “O zaman neden bu iblis kaybolan kişiyi arıyor?”

Hancı ellerini ileri geri salladı. “Bilmiyorum, bilmiyorum! Hanımefendi aramamızı istiyorsa, o zaman sadece arayalım.”

Genç kadın hâlâ memnun değildi, Wu Xingxue’ye bakmak için döndü, “Madem ki bu kadar yeteneklisin ve istediğin herkesi yakalayabiliyorsun, öyleyse hiçbirimizin sana yardım etmesine ihtiyacın olmamalı. O zaman neden…”

Kadının bakışları değişti. Herhangi bir zayıf noktasını ortaya çıkarmaya çalışıyormuş gibi görünüyordu, “O zaman neden yardım etmemiz için bize emirler veriyorsun? Kendi başına birini kolayca bulabilmelisin. Yoksa… bir kısıtlaman mı var? Vücudun yaralı mı? Şu anda yolun sonuna geldiğinden, bizi kudretinle korkutmak için numara mı yapıyorsun?” Daha önce bu şekilde blöf yapan bir sürü iblisle karşılaşmışlardı. Bu sözler kulağa çok mantıklı geliyordu.

Birkaç öğrenci, Wu Xingxue’nin vücudundaki zayıf noktayı aramaya çalışarak kılıçlarını bir kez daha sıktı fakat onun “Umm, hayır” dediğini duydular.

Derin siyah gözlerini onlara diken iblis şöyle dedi: “Çünkü tek bildiğim öldürmek, başka hiçbir şey yapamıyorum.”

Herkes: “…”

Wu Xingxue sadece doğruyu söylese de diğerlerinin kulağında bu bir tehdit gibi duyuluyordu. Dahası, varlığı baştan sona bir tehditti. O gözlere baktıklarında gerçekten de blöf yapıyor gibi görünmüyordu.

Hancı çılgınca onlara baktı ama Feng sektinin öğrencileri hâlâ bir çıkmazdaydı.

Wu Xingxue’nin sabırsızca kaşlarını çatmasını izlediler.

Genç kadın, “Tamam, arayacağız.” dedi.

Göğsünden Feng Sekti yazısıyla süslenmiş birkaç tılsım çıkardı. Fırça ve mürekkep istemek yerine parmağını kılıcının kenarı boyunca sürttü. Elinden akan kan damlalarını tutarak sordu: “Aradığın kişinin adı ne?”

Hancı konukların adlarını zaten kayıt defterine yazmıştı. İki kişinin ilk geldiklerinde yazdıkları adları düşündü, neredeyse cevap vermek üzereydi.

Ama Wu Xingxue’nin “Xiao Fuxuan” dediğini duydu.

Hancı ağzını geri kapattı: “?”

Feng sektinin öğrencilerinin ağızlarıysa şaşkınlıktan açık kaldı: “???”

Han bir anda sessizleşti ve bir süre sonra hancı titredi. “Ah!”

Daha sonra sordu, “Girdiğinizde söylediğiniz isim bu değildi… Bu… Tianxiu Ölümsüz’ün adı değil mi…? Huhh…”

Hancı kısık sesle mırıldanırken oldukça şaşkındı. Aslında oldukça beklendik bir ifadeydi. Tianxiu Ölümsüz’ün kendi hanında iki gece kaldığını duyan herkes muhtemelen bu ifadeye sahip olacaktı.

Ama sadece bir saniyeliğine şaşkınlığının içinde hızla başka bir şey daha parladı. Sanki hiç var olmamış gibi hızla geçip gitti.

Ama Wu Xingxue görmüştü.

Sanki… sevinç gibiydi? Ama tam olarak öyle gibi de görünmüyordu. Gözleri daha çok uzun süre tozla kaplı olan ve aniden aydınlanan bir boncuğu andırıyordu.

Geriye dönüp baktığında Wu Xingxue, bu ifadenin tıpkı Hua malikanesinde Yi Wusheng’in cübbesini çekiştirip ona “Beni kurtar” dediği o anki gibi biraz tanıdık olduğunu düşündü.

Hancı bir iblis tarafından ele geçirilmiş ve “Tianxiu Ölümsüz” kelimelerini duyunca bir an için orijinal ruhunu belli etmiş olabilir miydi? Hayır, pek de öyle gözükmüyordu. Ayrıca vücudunda iblis qi’sinden hiçbir iz yoktu.

O zaman neydi? Wu Xingxue düşündü.

Hancının daha önce söylediği sözleri tarttı ve birden çok küçük bir tutarsızlık fark etti— Hancı, handaki bilgin ve hizmetçisiyle olan olaydan sonra ölümsüz sektin öğütlerini hatırladığını ve hanın gerçekten de lanetli bir yer gibi göründüğünü, her karış toprağın anormallikle dolu olduğunu düşündüğünü söylemişti. Hatta tekrarlayan kabuslar görmüş ve bütün gece uyuyamamıştı.

Bu nedenle pes ederek Feng sektinden yardım istemeye gitmişti.

İlk başta bu pek anormal gibi görünmüyordu, ama şimdi biraz garipti.

Yemek yiyemiyor, huzur içinde uyuyamıyorsa o zaman neden taşınmıyordu? Fakat hanına korkunç bir tabut koymak ve her an kontrolden çıkabilecek bir cesedi tutmak konusunda oldukça rahattı.

Neden?

Taşınmak istemedin mi yoksa taşınamadın mı?

Bu yerden ayrılmaya isteksiz miydi yoksa bir sebepten dolayı burayı terk edememiş miydi?

Wu Xingxue gözlerini kıstı.

Hancı göz açıp kapayıncaya kadar ensesindeki soğuk rüzgarı hissetti. Hemen ardından, tüylerini bile kesecek kadar keskin bir kılıç boynuna dayandı. Az önce Feng sektinden bir öğrenciyi dizginleyen Wu Xingxue, bir hayalet kadar hızlı bir şekilde onun arkasına geçivermişti.

Wu Xingxue’nin ona fısıldayarak sorduğunu duydu, “Bu yerden korkmana rağmen neden ayrılmadın… Neyi korumaya çalışıyorsun?”

Bu soru, mühürlü bir kesede açılmış delik gibiydi. Hancının ifadesi bir an aydınlandı ve sanki uzun bir rüyadan uyanmış gibi tüm vücudu titredi.

Titreyen göz kapakları, sanki ıstırap içinde bir şey söylemeye çalışıyormuş gibi açıldı, ama sadece dudaklarını büzdü ve güçlükle başını salladı. Sanki konuşmak istiyor da bir şey tarafından engellendiği için konuşamıyormuş, hatta inkar etmek, aksini söylemek zorunda kalıyormuş gibiydi.

Bu tepki gerçekten tuhaftı ama Wu Xingxue tahminini doğrulamıştı.

Hancının uzun soluklu hikayesini ilk dinlediğinde, karşı tarafın konuşkan biri olduğunu düşündü. Hem babasını yutan küçük kız hem de hizmetçisini yutan bilgin sadece birkaç kelimeyle açık bir şekilde anlatılabilirdi, ancak hancı bunu es geçip konuşmasına “arka bahçede beliren yeşim öz” ile başlamıştı.

Şimdiyse kısıtlamanın ona izin verdiği şeyleri söylemek için elinden gelenin en iyisini yaptığı, insanların bu yerin anormal olduğunu üstü kapalı bir şekilde anlamasını sağlamaya çalıştığı, ancak başaramadığı ortaya çıkmıştı.

Wu Xingxue tekrar sordu, “Bir şeyi mi yoksa bir yeri mi koruyorsun?”

“Kim için koruyorsun?”

“Ve…”

Xiao Fuxuan orada olabilir mi…

Hancı yine ağzını açmaya çabaladı.

Belki de bugünlerde aynı hikâyeyi pek çok insana anlatmıştı ama dinleyiciler ya panik ya da korku hisseder, asla daha derin şeylerin yaşandığını düşünmezlerdi.

Sonunda bu soruyu soran biriyle karşılaşmıştı, bu yüzden nasıl olursa olsun daha fazlasını söylemesi gerekiyordu.

Hancı son derece hırıltılı bir sesle ağzını açtı ve Wu Xingxue’ye şunu sordu, “Biliyor musunuz… bu yerin adı neden… Luohua Dağı…?”

Wu Xingxue, aklında bir cümle yankılanırken şaşkınlıktan donakaldı: O yerin neden Luohua Dağı olarak adlandırıldığını biliyor musun?

***

Xiandu’da uzun bir geceydi.

O zamanlar hâlâ Lingwang olan Wu Xingxue, bazı görevleri bitirdikten sonra Zuo Chun Feng’e dönmüş ve neşeli iki küçük çocuğa etrafta koşturmaları için izin vermişti. Güzel bir testi kaliteli şarap alıp yeşim sarayının yüksek saçaklarına tırmandı.

Saçakların kenarları beyaz sisle kaplıydı. Sanki bir bulutun kenarında oturuyormuş gibi tek bacağını uzatıp oturdu.

Üç bardak şarap içtikten sonra biraz mayışmış ve uykulu hissetti, bu nedenle dirsekleriyle başına destek olup arkasına uzandı ve yüzünde her zaman var olan maskenin hafifçe gevşemesine izin verdi.

Ama çok geçmeden yeşim saçaklarda bir hareketlilik hissetti.

Ayak sesleri yeşim saçağın diğer ucundan yaklaşıp tam yanında durdu.

Bir süre sonra diğer kişi tarafından maskesi biraz kaldırıldı. Tamamen kaldırılmamıştı, sadece çenesinin bir köşesi görünüyordu.

Ardından Xiao Fuxuan’ın sesi loş gecede yankılandı, “Şarabımı içtin.”

Wu Xingxue’nin yüzünün üst yarısı hâlâ maskeyle kaplıydı. Kıpırdamadı ya da gözlerini açmadı, sadece yumuşak bir sesle cevap verdi, “Mantıksız konuşuyorsun. Bende üç testi şarap var, ikisi benim, biri senin. Hangi testiyi içtiğimi nereden biliyorsun?”

Xiao Fuxuan cevap verdi, “Kokusunu alabiliyorum.”

Xiandu’nun gece esintisi kulaklarını gıdıkladı. Maske de ayrıca biraz can sıkıcıydı, bu sebeple Wu Xingxue gözlerini kıstı.

Kendini destekledi, maskesini kaldırdı ve şarap testisini yanındaki kişiye uzattı. “Al, geri veriyorum.”

Xiao Fuxuan, “Bir dahaki sefere bana tam olarak iade et.” dedi ve testiyi almadı.

Wu Xingxue, parmaklarını yeşim saçaklara vurarak ona bir bakış attı. İki küçük oğlan koşarak dışarı çıktılar ve saçakların altında durarak yüzlerini kaldırıp “Lordum, emriniz nedir?” diye seslendiler.

Wu Xingxue onlara cevap verdi, “Benim için bir testi daha kaliteli şarap getirin. Tianxiu ona geri iade etmemi istiyor.”

İki küçük çocuk ellerini kollarının içine sokup bakışlarını tekdüze bir şekilde Xiao Fuxuan’a çevirdiler. Sonra lordlarının yetiştirmesine layık olarak konuştular, “Saygıdeğer Tianxiu çok cimri.”

Wu Xingxue, desteklenmiş bacaklarının üzerinde güldü. Xiao Fuxuan, o iki çocuğa bakmak için bakışlarını indirdi ve iddialı bir şekilde, “Daha cömert olsaydım, Nan Chuang Xia’m* onun tarafından temizlenirdi.”

Ç/N: Hatırlarsanız Zuo Chun Feng, Lingwang’ın yaşadığı sarayın adıydı ve anlamı Bahar Esintisinde Oturmak idi. Nan Chuang Xia’da Xiao Fuxuan’ın yaşadığı sarayın adı. Anlamı da Güney Penceresinin Altı.

Küçük çocuklar hatalarını anladılar ve karşılık vermeden kaçtılar. Wu Xingxue, yine de testinin yarısını iade edeceği konusunda ısrar ederek Xiao Fuxuan için inatla üç bardak doldurdu.

Xiao Fuxuan şarabı bitirip başını kaldırdığında Wu Xingxue’nin, Xiandu’nun altındaki ölümlü alemde belirli bir dağlık araziyi işaret ettiğini gördü. “Görünüşe göre Luohua Dağı’nda fenerler yakılmış, bugün üçüncü ayın üçüncü günü mü?”

Xiao Fuxuan: “Ölümlü diyardaki takvimi mi kastediyorsun?”

Wu Xingxue onayladı. “Mn. O dağ pazarı, üçüncü ayın üçüncü gününde kuruluyor ve fenerler yakılıyor. Oldukça hareketlidir, ara sıra aşağı inip etrafa bir bakarım.”

Xiao Fuxuan, Lingwang’ın işaret ettiği, hafifçe görülebilen geniş, ışıklı alana doğru baktı. Aslında orası hakkında biraz izlenimi vardı, bir keresinde yanlışlıkla o sıradağlara gitmişti ama o sırada mevsimi olmadığı için dağ pazarını görememişti.

Wu Xingxue bir süre oraya baktıktan sonra sordu, “O yerin neden Luohua Dağı olarak adlandırıldığını biliyor musun?”

Xiao Fuxuan ona bakmak için döndü, “…Neden?”

Wu Xingxue şöyle dedi: “Uzun, çok uzun zaman önce, hatta Lingtai kurulmadan önce orada ilahi bir ağaç vardı. Büyüdüğü toprak yeşim özle doluydu. Çiçek açtığında çiçekler on iki li boyunca düşerlerdi. Bu yüzden oraya Luohua* Dağı denir ve şu anda orada hâlâ biraz yeşim özü kalıntıları bulunur.”

Ç/N: Luohua’nın anlamı “Düşen Çiçek”

Pek çok tanrı ilahi ağaç hakkında bir şeyler duymuştu ama bildikleri çok azdı. Bazı efsaneler ilahi ağacın ölümden sonra hayata döndürme yeteneğine sahip olduğunu söylerken, bazı efsaneler bunun doğru olmadığını söylüyordu. Efsaneler arasındaki tek ortak nokta, Lingtai ortaya çıktıktan sonra ilahi ağacın sanki hiç var olmamış gibi tamamen yok olmasıydı.

Daha sonra dünyaya gelen insanlar, yalnızca birkaç çiçekli ağacın olduğu ve ünlü bir dağ pazarına sahip olan bu yerin nasıl “Luohua Dağı” olarak adlandırıldığını merak ederlerdi.

Xiao Fuxuan, Wu Xingxue’ye baktı ve sordu: “O zaman sen Luohua Dağı’nın isminin kökenini nereden biliyorsun?”

Wu Xingxue sakince, “Çünkü orada doğdum” dedi.

***

Hancının ifadesi yüzünden Wu Xingxue, Luohua Dağı ile ilgili bu anısını hatırladı ve bunu hanın arka bahçesinde beliren yeşim özüyle ilişkilendirdi… Bu yerin neyi koruduğunu anlamıştı, ayrıca Xiao Fuxuan’ın nerede olduğunu da biliyordu.

Belki de o ilahi ağaç gerçekte yoktu, ama nedeni bilinmeyen bir şekilde Göksel Lingtai tarafından mühürlenmiş olmalıydı.

Xiao Fuxuan’ın bir anda oraya nasıl gittiğini bilmiyordu; sadece artık kendisinin de oraya gitmek istediğini biliyordu ve o yasak alanın girişini araması gerekiyordu.

Wu Xingxue aniden başını kaldırdı ve hancıya sordu, “Yeşim dalın göründüğü çatlak kaya neredeydi?”

Yeşim öz ilahi çardakla ilgili olduğundan, yeşim dalın çıktığı yeri aramak kötü bir başlangıç olmazdı.

Hancı kuru bir sesle, “Avluda” dedi.

Bu hanın avlusu yamaca inşa edilmişti ve hanı çevreleyen yarım daire şeklinde kıvrılan üç alana bölünmüştü. İlk alanda, tamamı kayalardan yapılmış bir kuyu açılmış ve bir çardak inşa edilmişti. Diğer iki alana ise bolluk ve şans için ağaçlar dikilmişti ve ağaçların altında birçok dağ kayası vardı.

Devasa avlu, taşlar ve çatlak kayalarla doluydu.

Ama aradığı çok kesin bir yerdi. Ne de olsa insanların yasak bölgeyi fark etmelerini istemiyorlarsa giriş kesinlikle bu kadar büyük olmayacaktı.

Wu Xingxue etrafı taradı ve hancıya sordu, “Çatlak kaya nerede?”

Hancı parmağını sola doğru uzattı. Wu Xingxue işaret ettiği yöne baktı ama sonra diğer yöne, sağ tarafa yürümeye başladı.

Hancı: “…”

Yasaklı bir bölge olduğu için ve hancı kendisine baskı uygulandığı için doğruyu söyleyemezdi. Bu nedenle, yanlış yeri gösterdiğinden emindi. Bu yanlış yer kesinlikle gerçek yerden olabildiğince uzak olacaktı. Yani, hancı doğrudan konuşamasa da Wu Xingxue onun mantığını çözebilirdi.

Biraz yürüdükten sonra hancıya tekrar sordu.

Hancı bu sefer akıllanmış ve güneydoğuyu işaret etmişti. Başlangıçta karşı tarafın kuzeybatıya yöneleceğini düşündü ama sonuç olarak Wu Xingxue bu sefer ona inandı. Dönmeden, işaret ettiği güneydoğu istikametine dosdoğru yürüdü.

Hancı: “…”

Bu şekilde tekrar tekrar gittiler. Hancının söylemek istediği ama yapamadığı her şeyi, Wu Xingxue büyük bir doğrulukla kavramıştı. Sonunda, son derece sıradan bir kaya yığınının yanında durdu. Avlu duvarı rüzgar ve yağmurdan dolayı aşınmıştı; kayalar düşmüş, bir köşede dağınık bir şekilde yığılmışlardı. Hatta küçük çatlaklar yosun ve likenlerle kaplıydı.

Wu Xingxue, yıkılmış duvarı yoklamak için elini kaldırdı. Sonra Feng sektinin öğrencilerine sormak için başını çevirdi, “Hiç yoktan bir delik açabilir misiniz? Fakat çok fazla gürültü yapmayın.”

Feng sekti öğrencileri birbirlerine bakakaldı. Hâlâ kayıp kişinin Xiao Fuxuan olmasının etkisini sindiriyor gibiydiler ve biraz dalgındılar. Özellikle de baştaki genç kadın.

Eline birkaç parça ruh arayan tılsım aldığında, gereksiz hale gelmeden önce Xiao Fuxuan’ın adını yazmaya vakti bile olmamıştı.

Wu Xingxue’nin sorusunu duyunca bir an sersemledi ve ardından kendine geldi, “Deneyebiliriz, ama ya açılmazsa?”

Wu Xingxue onlara baktı, “O zaman daha gürültülü yöntemler kullanmayı denemek zorunda kalacağım.”

Sadece rastgele delikler açıp kapatarak illüzyon alemini etkileyebilirdi. Hangi yerler sağlam kalırsa muhtemelen en şüpheli yer orasıydı.

Wu Xingxue bunun hakkında ne kadar çok düşünürse, o kadar işe yarayabileceğini ve hemen harekete geçmesi gerektiğini hissetti.

Tam o anda, Luohua Dağ Pazarı’nın üstündeki gökyüzü, aniden bir sürü bulutla kaplandı. Şimşek ve gök gürültüsü çaktı; yarı çökmüş avlu duvarı, aşırı soğukta titreyen dişler gibi şiddetle titremeye başladı.

Wu Xingxue’nin buz gibi solgun parmakları çoktan kıvrılmaya başlamıştı. İçindeki tüm gücü kullanmak ve ileri atılmak üzereyken sisinin arasından elini tutmak için uzanan bir el hissetti.

Sersemlemiş bir şekilde sordu, “Xiao Fuxuan?”

Bir sonraki an, sert bir şekilde kıvrılmış olan parmakları gevşedi.

O el tarafından yasak bölgeye çekilirken yoğun sis yüzüne çarptı.

Etiketler: novel oku Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 39: İlahi Ağaç, novel Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 39: İlahi Ağaç, online Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 39: İlahi Ağaç oku, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 39: İlahi Ağaç bölüm, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 39: İlahi Ağaç yüksek kalite, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 39: İlahi Ağaç light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X