Çevirmen: Ari
Bölüm 33: Dudaklar Mühürlendi
Ç/N: Bölüm başlığı “sessiz olmak” anlamına geliyor.
❆❆❆
Sang Yu bu soruyu sorduğunda tüm oda, hatta tüm Sang konutu sessizliğe büründü.
Tüm astları aynı anda başlarını çevirdiler, düzinelerce göz hiç kırpmadan Wu Xingxue’ye bakıyordu. Böyle zamanlarda “Chengzhu” kimliğine sahip olması bile meraklı bakışları bastıramazdı.
Meraklı bakışlarla bakmaya cesaret edemeyen tek kişi Wu Xingxue’nin yanındaki Fang Chu’ydu.
“Chengzhu?” Sang Yu ona tekrar seslenmek için duruşunu değiştirdi. Kendi bölgesinde, konağın dışında olduğundan daha küstahtı, “Görünüşe göre Chengzhu…”
Sözünü bitiremeden Wu Xingxue araya girdi. “Başka ne söylediler?”
Sang Yu afallamıştı ve bir an tepki veremedi.
Wu Xingxue tekrarladı, “O iki küçük serseri başka ne söyledi?”
Bu sefer son kelimeyi bastırarak söyledi. Sesi tüy kadar hafif ve titrekti.
Fang Chu sonunda kendini Chengzhu’ya bakmaktan alamadı. Dudakları sanki bir şey söylemek istiyormuş gibi gerginlikle birkaç kez kıpırdandı.
Sang Yu da gergindi ama kendine geldi ve sakinleşti. Musibet dönemini kana ve qi’ye doymuş olarak geçirdikten sonra yenilmez olduğunu hissediyordu. Kıkırdayarak “Çok şey söylediler” dedi, “Görünüşe göre Chengzhu oldukça endişeli… Ah, hayır, yoksa bu bir sır mı? Ama neden? O iki zavallının söylediklerini duyduğumdan beri “neden?” diye düşünüp durdum.”
“Chengzhu’nun da bildiği gibi, bu musibet dönemi olayı ellerimizle öldürdüğümüz küskün ruhların bir araya gelip zaman zaman hayatı bizim için tatsız duruma getirmelerinden başka bir şey değil.”
Sang Yu’nun tüm vücudu korkusuzlukla doluydu. “Sıradan insanlar pek kullanışlı olmasalar da, en azından yakalamak kolay. Ölümsüz sektlerin müritlerini yakalamak biraz daha zor ama küskün ruhları alt etmek için gerçekten oldukça faydalı. Xiandu’daki ölümsüzlere gelince, hakları gereği en iyiler onlar fakat onları elde etmenin hiçbir yolu yok. Ayrıca bir tanesini yakalasak bile hiçbir faydası olmaz, çünkü ölümsüz qi, kötücül yin ile dolup taşan bedenlerimizle birleşemez. O yüzden düşündüm ki…”
Sang Yu konuşurken duraksadı, sanki ne söyleyeceğini bir anlığına unutmuş gibiydi, ama sonra alaycı bir şekilde devam etti. “Kısacası, gerçekten zerre kadar kötü niyetim yoktu, sadece Chengzhu harika bir yöntem bulmuş olabilir mi diye düşünüyordum.”
Çenesini kaldırarak yarı kısılmış gözlerle doğruca ona baktı. “Zhaoye Şehri halkının adını duyunca bile içgüdüsel olarak korkup yol değiştirdiği Tianxiu Ölümsüz neden sizinleydi? Chengzhu böyle bir insanla iş birliği yapmak hangi yöntemi kullandı?”
Wu Xingxue’nin ince beyaz giysilerini süzdü, acı çektiğine dair hiçbir emare görmedi ve “Görüyorum ki Chengzhu musibet dönemini çoktan atlatmış. Öyleyse Chengzhu, Zhaoye Şehri’nin bir sakini olarak bana da bir iki şey söyleyebilir misin? Sürekli ölümsüz sekt öğrencilerini yakalamak gerçekten sıkıcı. Bir-iki tane küçük ölümsüzü de denemek isterim.” dedi.
İblislerin musibet dönemleri her seferinde daha da kötüleşirdi. Bir ya da iki sıradan kişiyi yakalamak şimdilik yeterli olabilirdi ancak bir dahaki sefere üç, beş olacak ve ondan sonraki sefer daha da fazla olacaktı. Böyle giderse, artık kendilerini bastıramayacakları bir zaman gelecekti. Halk yeterli değildi, bu yüzden ölümsüz sektten öğrenciler bulmaları gerekiyordu, ama ya ölümsüz sekt öğrencileri de bir süre sonra işe yaramazsa?
Sang Yu, ceset yolundaki uygulamasında neredeyse sonuna kadar gelmişti ve musibet dönemi yüzünden ilerleme kaydedemiyordu. Zhaoye Şehri’nde danışabileceği tek kişi Chengzhu’ydu. Onu gözetlemek için insanları göndermesi doğaldı.
Wu Xingxue baştan sona sözünü kesmeden onu dinlemeye devam etti. Ne kadar çok konuşursa gerçekte ne kadar şey bildiğini ortaya koyma olasılığı o kadar artıyordu.
Dinledikten sonra “Aslında hâlâ anlamadığım bir şey var.” dedi.
Sang Yu: “Nedir?”
Wu Xingxue: “Neden sorarsan sana söyleyeceğimi düşünüyorsun?”
Sang Yu gülümsedi, “Tabii ki bir cevap almanın o kadar kolay olmayacağını biliyorum, aksi takdirde Chengzhu nasıl olur da sorunsuz bir şekilde Chengzhu olabilir. Fakat Chengzhu bu kadar endişeliyken… muhtemelen başkalarının bu yöntemi düşüncesizce öğrenmesine izin veremez. Ama Chengzhu… Zhaoye Şehri halkının mizacını herkesten daha iyi biliyor olmalısın. Biz arkadaşlık kurmaya tenezzül etmiyoruz, şu yetiştirdiğim köpeklere bir bak–”
Kapının dışındaki astlarına bir göz attı. “Hangisi benden bir ısırık almak için bir fırsat kollamıyor? Böyle çok insan varken geceleri rahat uyumak çok zor. Beni ısırmak isteyenler bu kadarsa, Chengzhu’yu ısırmak isteyenlerin sayısını hayal bile edemiyorum.”
“Ya Chengzhu’nun kullandığı bu gizli yöntemin farkında olan başkaları da varsa?”
Wu Xingxue son derece sakin görünüyordu, sadece hafifçe başını sallayarak şöyle dedi: “Görünüşe göre o iki küçük serserinin ağzı gerçekten de açıkmış. Peki sana göre büyük bir etki yaratmak için kaç kişiye anlatmış olmaları gerekiyor?”
Sang Yu’nun yüzündeki kemikler, sanki bir an için dişlerini sıkmış gibi kasıldı. Ama yine de konuşmaya devam etti. “Bir düşüneyim…”
Aslında korkusuz değildi ama doğrusu şuydu ki Zhaoye Şehri halkı arkadaşlık kurmaya tenezzül etmeseler bile birbirlerini kışkırtma olasılıkları düşüktü çünkü yanlarındaki iblislerin hepsi aç kurtlar gibiyken rahat bir uyku çekmek imkansızdı.
Sang Yu, Wu Xingxue’den korkmuyor değildi ama kendi kendine bir hesaplama yapmıştı. Sorunsuzca geçen bir musibet dönemiyle, bir grup hırçın kurdun etrafını sarması karşılaştırıldığında… nasıl düşünürse düşünsün ilki daha az risk taşıyordu.
“Cui Yin? Chang Gu? Yaşlı Taocu Hong Guang?” Sang Yu yavaşça isimleri söyledi. Hepsi de Zhaoye Şehri’nde çok az kişinin kışkırtmaya cesaret edebileceği kişilerdi.
Birkaç isim verdikten sonra Wu Xingxue’nin dikkatle dinlediğini fark ettiği için aniden duraksadı.
Bir sürü kelime söylemişti ama en dikkatli bu isimleri dinliyordu.
Sang Yu’nun bir anda ifadesi değişti.
Wu Xingxue, “Yedi kişi saydın. Başka biri var mı?” dedi.
Bu sefer Sang Yu kaşlarını çattı. “Chengzhu ne planlıyor?”
Wu Xingxue şöyle dedi: “Sadece yedi kişi saydın. Başka var mı? Gizli yöntemimi istemeye cesaret edebildiğine göre daha fazla güvenecek kişiye sahip olmalısın.”
Sang Yu, yatağın yanından bir cübbe kaptı ama bunu yaparken bakışlarını Wu Xingxue’nin vücudundan ayırmaya cesaret edemedi. Yüzü giderek daha da çirkinleşiyordu.
Wu Xingxue eşiği geçmek için aniden bir ayağını kaldırdı, Fang Chu da aceleyle arkasından geldi.
Sang Yu’nun cübbeyi kavrayan parmakları seğirdi ve anında üç isim daha söyledi.
“On etti.” Wu Xingxue tekrar sordu: “Başka var mı?”
Sang Yu parmaklarını kıvırarak kısa bir kahkaha attı. Yeni emdiği taze kan ve qi damarlarında dolaşırken, meridyenleri boynundan ve yüzünden belli belirsiz görünüyordu. “Bu Tianxiu Ölümsüz çok değerli olmalı. Sanırım…”
Son cümlesini söylerken boynundaki solgun şekiller korkunç yaratıklar gibi kıpırdandılar.
Göz açıp kapayıncaya kadar önünden soğuk bir hava akımı geçti. Kendine geldiğinde büyük iblisin hâlâ yerinde durduğunu, sadece cübbesinin hafifçe sallandığını ve elinde uzun bir kılıç belirdiğini gördü.
Sang Yu: “SEN!!!”
Wu Xingxue, “Ben ne?” demek için başını kaldırdı. Bir an sonra, kapının dışında etrafı saran astların hepsi delici çığlıklar atmaya başladı.
Çığlıklar oldukça sıra dışıydı, hepsi yarıda kesildi ve sonra bir “Hoh-” sesine dönüştü.
Ardından etrafa odadakinden daha yoğun bir kan kokusu yayıldı ve yere çarpan düzinelerce ağır nesnenin boğuk sesi duyuldu.
O kadar hızlı ölmüşlerdi ki kesilmiş boyunlarından kan fışkırırken vücutları hâlâ ayaktaydı.
Çok hızlı gerçekleştiği için Wu Xingxue’nin kılıcı şu anda sadece birkaç kan damlasıyla lekelenmişti.
Kılıcının hafif bir hareketiyle kan damlacıkları iz bırakmadan kaybolurken buz hızla kılıcın kabzasına doğru yayıldı.
Söylentilere göre Wu Xingxue’nin iki eli de her zaman boştu ve hiç kılıç tutmazdı.
Sang Yu bunu duymuştu ama ikisi de bir iblis oldukları için hiç savaşmamışlardı, bu yüzden şimdiye kadar buna kendi gözleriyle şahit olmamıştı…
Hızla Fang Chu’ya bir bakış attı ve belindeki kının boş olduğunu gördü.
BAM–!!
Wu Xingxue’nin arkasındaki kapı, tek bir çatlak bile olmadan sert bir şekilde kapandı.
Odadaki fenerler ve mumlar aniden söndü ve bir anda zifiri karanlığa büründü. O ana kadar Sang Yu bir şeyi yanlış hesaplamış gibi göründüğünü fark etmemişti. Israrla “Chengzhu, chengzhu” diye konuşmayı bıraktı ve bir köpek gibi bağırdı, “SADECE GİZLİ YÖNTEMİNİ BİLMEK İSTEDİM–”
Sadece gizli bir yöntem?!
Teraziye nasıl dokunmuştu da iş bu noktaya gelmişti?
Şu an bunu düşünecek vakti yoktu, hemen on altın tılsım yaktı.
Aynı anda, Sang Malikanesi’ndeki yüzlerce siyah tabut birden yükseldi, kağıt tılsımlar sayesinde tabut çivileri her yere fırladı, kapaklar patlayarak açıldı ve yin cesetleri çığlıklar atarak efendilerinin odasına doğru ilerlemeye başladı.
Ama boşunaydı.
Bir zamanlar Zhaoye Şehri’nin lordu Wu Xingxue’den yalnızca bir adım uzakta olduğunu düşünüyordu. Doğru günü seçtiği sürece aralarındaki adımın genişliği aşılmaz bir uçurum değildi.
Bugün bu noktaya kadar ilerlemesinin nedeni, bunun için gerçekten çok güzel bir gün olduğunu düşünmesiydi.
Hayatını kaybeden zavallı iki astı ona çoktan rapor vermişlerdi, bu durumda Wu Xingxue dezavantajlı görünüyordu.
Bu müsrif iblisin bakış açısına göre sonuç, ölümsüz enerjinin iğrenç iblis enerjisiyle çarpışmasından başka bir şey olamazdı.
Bu durumda Zhaoye Şehri’nin lordu beklenmedik bir şey yapar mıydı?
Tabii ki yapamazdı.
Tianxiu Ölümsüz, Que Bu Luo’ya gittiğine göre ölümsüz enerji ile iblis enerjisini birleştirmenin bir yolunu bulmuş olmalıydı. Tam bir birleşme zaman alacaktı ve bundan önce yeterince gücü olmayacaktı. Bu şekilde bakıldığında onları ayıran bir adımlık fark geçersiz kalıyordu.
Sang Yu bundan emindi.
Fakat bu Wu Xingxue tarafından buz gibi duvara yapıştırılana kadar sürdü. Tüm oda öldükten sonra patlayan yin cesetlerinin tarif edilemez kokusuyla dolunca, yine yanlış hesapladığını fark etti.
Gözleri şaşkınlıkla pörtledi ve büyük bir güçlükle konuştu: “Bu nasıl olabilir… neden vücudunda en ufak bir ölümsüz qi bile yok?”
Enerjiyi nasıl kendine aktardığına bakılmaksızın musibet dönemini atlattığına göre, Wu Xingxue’nin bedeni Tianxiu Ölümsüz’ün ölümsüz qi’si ile lekelenmiş olmalıydı. Az önce odadaki küflü hava çok ağırdı ve karşıdakinin kokusunu net alamıyordu. Fakat şimdi bu kadar yakınlarken bile Tianxiu’nun ölümsüz qi’sinin kokusunu alamadığını fark etti.
“Sen…” Sang Yu’nun gözleri baskı altında kanadı.
Ancak Wu Xingxue, sözlerine cevap vermedi, sadece sakin bir sesle sordu, “Bu on kişiden başka kim var?”
Ağzından köpükler saçan Sang Yu konuştu, “Bir kişi on kişiye söyler… on kişi yüz kişiye söyler… Chengzhu bunu nasıl bastırabilir? Tüm Zhaoye Şehri’ne, tüm ölümlüler diyarına ve hatta tüm Xiandu’ya yayılana kadar bekle… O zaman Chengzhu bu söylentiyi nasıl durduracak?”
Wu Xingxue başını kaldırdı ve parmaklarıyla havayı topladı.
Yin cesetlerinin etine saplanan kanlı tabut çivilerinin hepsi ellerine düştü.
Her tabut çivisi birkaç santim uzunluğundaydı, üstlerinde büyülü sözler yazıyordu ve kanlı dokularla lekelenmişti.
Wu Xingxue ona baktı ve, “Ölülerse yayamazlar” dedi.
Sang Yu’nun gözbebekleri anında küçüldü. Bir iblis olarak ilk kez tüm vücudunda böyle bir ürperti hissediyordu. Bu öfkeli bir öldürme niyeti gibi değildi, daha çok musibet döneminin getirdiği soğuklukla birlikte kemiklerindeki çatlaklardan yavaş yavaş sızan ve tüm vücuduna yayılan bir korkuydu.
Sang Yu dehşetle, “Nasıl… Chengzhu… gidip onları… teker teker öldürecek mi?” dedi.
“Yapamaz mıyım?” Wu Xingxue, sanki ciddi bir şekilde soruyormuş gibi kısık bir ses tonuyla sordu ama yüzü tamamen ifadesizdi.
Sang Yu sonunda gerçekten de karşı tarafın sınır çizgisini aştığını fark etti. İşin garibi, bundan önce Wu Xingxue’nin bir sınırı olabileceğini düşünmemişti ve hangi söylediğinin onu harekete geçirdiğini bilmiyordu.
Wu Xingxue sessizce Sang Yu’ya baktı. Bir an için ifadesinde hafif bir solgunluk belirdi ama çok geçmeden kayboldu ve kıkırdadı.
Sang Yu ona cevap veremedi ama Wu Xingxue devam etti, “O zaman sadece beni izle.”
Sang Yu: “Ne?”
Fang Chu bile bu ifadeyi anlamayarak Wu Xingxue’ye şüpheli bir ifadeyle baktı.
Lakin çok geçmeden ikisi de ne demek istediğini anladılar–
Çünkü Wu Xingxue, Sang Yu’yu doğrudan öldürmedi; bunun yerine lanetli tabut çivilerini kullanarak onu duvara çiviledi.
Ve sonrasında Sang Yu’nun söylediği tüm isimleri bulmak için ayrıldı. Zhaoye Şehri’nin soğuk ve karanlık kış gecesinde hepsini teker teker öldürdü.
Her birine tek bir şey sorardı: “Başka biri var mı?”
Başkalarına yayıldı mı?
Rüyasında sanki yıl boyunca hiç dağılmamış gibi tüm Zhaoye Şehri’ni kaplayan soğuk bir sis vardı.
Aslında Wu Xingxue rüyasındaki gerçek ruh hâlini belirgin bir şekilde hissedemiyordu.
Son kişinin malikanesinden ayrıldığında, gökyüzünde soğuk sisi delip geçen hafif bir ışık parlıyordu. Bakmak için başını kaldırdı ve gözlerini hafifçe kıstı.
Kılıcı Fang Chu’ya geri uzatırken, “Saat kaç?” diye sordu.
Fang Chu bütün gece onu takip etmişti. Kılıcı ona uzattığı an istemsizce korkuyla gözbebekleri küçüldü.
Fang Chu boğuk bir sesle “Maoshi”* diye cevap verdi ve kılıcı kınına geri sokmak için başını eğdi.
Ç/N: 5 ve 7 arası.
Belindeki brokar kese şıngırdadı. İçinde gece boyunca öldürülen iblislerin her birinin kullandığı en değerli eşyalar vardı.
Wu Xingxue, Fang Chu’yu gittikleri ilk yere, Sang Yu’nun malikanesine geri götürdü ve çivilenmiş Sang Yu’nun önünde durdu.
Fang Chu keseyi çözerek her biri son derece tanınabilir olan eşyaları yere döktüğünde Sang Yu’nun göz bebekleri titredi. Onları tek tek incelerken çivilenmiş elleri ve ayakları titriyordu.
Pek çok kişi Zhaoye Şehri’nin sakinleri arasında en az bir iblis gibi görünen kişinin Chengzhu olduğunu söylerdi. Fakat artık Sang Yu’ya göre hiç de öyle görünmüyordu, karşı tarafın işkence yöntemlerinin “büyük iblis” unvanına layık olduğunu keşfetti.
Ama bu, hayatta keşfedeceği son şeydi.
Düzinelerce tabut çivisi sonsuz bir şıngırtıyla yere düştü. Sang Yu’nun ölü bedeni sert bir şekilde yere çarptı, gümbürtüyle birlikte etrafa birkaç damla kan sıçradı.
Wu Xingxue ona bakmak için gözlerini indirdi. Sonra başını Fang Chu’ya çevirdi ve “Geri dönme vakti.” dedi.
Que Bu Luo’ya döndüklerinde Ning Huaishan da tesadüfen yeni dönmüştü.
Musibet dönemine yeni giriyordu ve henüz çok fazla ürperti hissetmese de ellerini ovuşturuyor ve ayaklarını yere vuruyordu. Fang Chu’ya sordu: “Sen ve Chengzhu neden yeni dönüyorsunuz, ne yapmaya gittiniz?”
Wu Xingxue’ye bakan Fang Chu, “Hiçbir şey sorma.” diyerek başını defalarca salladı.
Ning Huaishan anlayışlı bir şekilde “Peki” diyerek ısınmak için zıplarken Wu Xingxue’yi bir odaya kadar takip etti.
Ning Huaishan kısık bir sesle, “Chengzhu, birkaç günlüğüne kendimi eve kapatmam gerekecek.” dedi.
Wu Xingxue tüllü dış cübbesini çıkarttı, ona bakmak için başını bile kaldırmadan bir “Mn” ile cevap verdi.
“Biliyorum, Fang Chu söyledi.”
Dış cübbesinin kenarlarındaki kan lekeleri çoktan kurumuş olsa da küçük bir büyüyle hiç leke bırakmadan çıkarılabilirdi. Ama Wu Xingxue cübbeyi Fang Chu’ya verdi ve “Yak bunu.” diye emretti.
Fang Chu ve Ning Huaishan en ufak bir şaşkınlık belirtisi göstermediler. Ne de olsa chengzhularının seçiciliğini biliyorlardı, özellikle de kan lekeleri gibi şeyler söz konusu olduğunda…
Hatta bazen Wu Xingxue’nin kan görmeye dayanamadığından bile şüpheleniyorlardı. Ancak çoğu zaman bu fikrin düpedüz aptalca olduğunu düşündüler. Kan görmeye gerçekten dayanamasaydı, öylece kalkıp insanları öldürmezdi.
Fang Chu, dış cübbeyle kan havuzuna gitti. Parmak uçlarının arasında biraz ateş çıkartarak kanlı cübbeyi yaktı. Her ihtimale karşı, temiz bir cübbe seçmek için yan odaya gitmeden önce kınındaki kan damlalarını da sildi.
İlk önce tıpkı ilki gibi soluk gri ve tüllü bir cübbe seçmişti. Cübbeyi alıp aceleyle geri dönmeden önce odaya kadar yürüdü.
Wu Xingxue ona “Getirdin mi?” diye sormak için başını çevirdi.
Fang Chu endişeyle konuştu: “Chengzhu bir dakika bekleyin lütfen, yanlış seçtim.”
Fang Chu yan odaya dönerken Ning Huaishan da onu takip etti. Kollarını kavuşturarak, “Neden bir dış cübbe seçmekle bu kadar oyalanıyorsun?” diye sordu.
Fang Chu ona bir bakış attı: “Sen ne halt anlarsın?”
Ning Huaishan karşılık verdi: “Neyi anlamıyormuşum, Chengzhu’nun kıyafetlerini seçen ben miyim?”
Fang Chu birçok giysinin arasından tilki kürkü bir palto seçti. Ning Huaishan’ın kafası gözle görülür bir şekilde karışmıştı. “Ne yapıyorsun? Aptal mısın? Az önce yaktığın cübbe bir ağustosböceğinin kanadı kadar inceydi, şimdiyse tilki kürkü bir palto seçiyorsun, Chengzhu’yu ölümüne boğmaya mı çalışıyorsun? Eğer ölümü arıyorsan ben yokum, Chengzhu’ya kendin ver.”
Fang Chu: “…”
“Sen…” Fang Chu konuşmaya başladı ama sonra faydası olmadığını düşünerek durdu. Sabrının son demlerini harcarken onu küçük bir civciv gibi ensesinden tutup sürükledi. “Hayır, ölürsek birlikte ölürüz, kaçamazsın.”
Bir anlık tereddütten sonra Ning Huaishan’a geceki olayı anlattı. İkisi Wu Xingxue’den her zaman korkmuşlardı; asla Chengzhu’nun “gizli yöntemi”nin peşine düşecek kadar çılgın olmayacaklar ve işlerine karışıp onu öfkelendirmeyeceklerdi.
Ning Huaishan dinlemeyi bitirdikten sonra sessizce titreyerek fısıldadı: “Yani Sang Yu gerçekten Chengzhu’nun Tianxiu Ölümsüz’ün qi’siyle hiçbir şekilde lekelenmediğini mi söyledi?”
Fang Chu başını salladı. “Evet, musibet dönemini atlatmış olsaydı, Ölümsüz’ün qi’sinin üstünde olması gerekirdi.”
Ning Huaishan sonunda Fang Chu’nun ince cübbeyi neden tilki kürküyle değiştirdiğini anladı. “Yani Chengzhu şu anda üşüyor.”
Dahası, hâlâ kasvetli bir ürperti yaşıyor olmalıydı.
Ama kafa karışıklığıyla devam etti: “Eğer Chengzhu gerçekten üşüyorsa neden ince giysiler giyiyordu? Sang Yu’yu ve diğerlerini yanıltmak için mi?”
Fang Chu, “Sanmıyorum. Gerçekten Sang Yu’yu yanıltmak için olsaydı, o zaman cübbeyi çıkarken giyerdi. Ama zaten sabahtan beri giyiyordu.”
Ning Huaishan şaşırdı. “Kendi malikanesinde neden ince giysiler giymek zorunda olsun ki…? Kimin görmesini istiyordu?”
Fang Chu tam bilmediğini söylemek üzereyken birden aklına bir fikir geldi.
Ning Huaishan’ın kolunu tuttu ve şöyle dedi: “Bu… Tianxiu Ölümsüz olabilir mi?”
Ning Huaishan bu cevap karşısında şok oldu. Uzun bir duraksamadan sonra, “Öyleyse belki de… Tianxiu Ölümsüz gerçekten buradaydı ve durum Sang Yu ile diğerlerinin tahmin ettiği gibi değildi, o zaman gerçekten zayıflığını göstermemek için yapmış olabilir…”
Ama bunu söyledikten sonra daha da şaşırdı. “Bu da mümkün değil, Tianxiu Ölümsüz Bu Luo’ya geldiyse ve durum Sang Yu’nun ve diğerlerinin tahmin ettiği gibi değilse o zaman Tianxiu Ölümsüz ve Chengzhu arasında bir kavga olmaz mıydı? Bu çatışmada ikisinden biri yaralanır ve hatta Que Bu Luo’nun yarısı mahvolmuş olurdu, öyle değil mi?”
Fang Chu ne kadar çok düşünürse, o kadar şaşırıyordu.
Daha fazla fısıldaşmaya devam etmediler ve düşünmeye başladılar. Sonra birdenbire bir şeylerin ters gittiğini hissettiler.
Çünkü odada sadece kendi enerjileri yoktu…
Ning Huaishan ve Fang Chu aceleyle döndüler ve Wu Xingxue’nin kapıya yaslandığını gördüler, derin, mürekkep karası gözleri kim bilir ne kadar süredir onları sakince izliyordu…
Gece boyunca çok sayıda insanı öldürmüş, oldukça yorulmuştu ve eve dönene kadar rahatlayamamıştı.
Tam dürtüsünü dizginlediğinde, vücudunda geçici olarak mühürlenmiş olan bazı şeyler şimdi yavaş yavaş açığa çıkıyorlardı…
Bu nedenle Fang Chu ve Ning Huaishan, Chengzhu’ya ait olmayan bir enerjinin kokusunu alabiliyorlardı.
Bir an için ağızları açık kaldı. Bir süre sonra Wu Xingxue’nin vücudunda yavaş yavaş açığa çıkan şeyin… Tianxiu Ölümsüz’ün qi’si olduğunu fark ettiler!
Fang Chu aniden Sang Yu ve diğerlerinin dokunduğu şeyin “gizli yöntem” değil de “Tianxiu Ölümsüz’ün Que Bu Luo’ya gelmesini yaymak” olduğunu anladı.
Bu fikir aklından geçtiği anda, daha önce kapıya yaslanmış olan Wu Xingxue çoktan önlerinde duruyordu.
Fang Chu dehşet içinde konuştu. “Chengzhu, ağzımızı mühürleyeceğiz!”
Wu Xingxue’nin kaldırdığı eli duraksadı.
Fang Chu, Ning Huaishan’ı çekiştirdi ve hemen şöyle dedi: “Musibet dönemiyle ilgili tek bir kelimenin bile ağzımızdan çıkmasına izin vermeyeceğiz!”
Ama Wu Xingxue’nin eli hâlâ yukarıdaydı.
Gözlerini kapatmadan önce, belli belirsiz bir zil sesi duydular.
***
Wu Xingxue at arabasının dışındaki yağmurun sesiyle uyandığı sırada, vagon bir engelden geçerken hafifçe sarsıldı.
Rüyasında gördüğü son sahnede parmak uçlarındaki rüya çanı Ning Huaishan ve Fang Chu’ya doğrultulmuştu.
Kulaklarında kalan son cümle ise Fang Chu’nun korkuyla söyledikleriydi. “Musibet dönemiyle ilgili tek bir kelimenin bile ağzımızdan çıkmasına izin vermeyeceğiz!”
Sesler kulaklarında çınlıyordu, gözlerini açtı ve Xiao Fuxuan’ın loş fener ışığının altında aydınlanan yan profilini gördü.
Wu Xingxue henüz sersemliğinden kurtulamamıştı, bir süre baktıktan sonra gözlerinin acıdığını hissetti.
Fener iblis kovucu olanlardan değildi, gözlere zarar veremezdi, sadece arabanın hafif hareketiyle birkaç kez titreşiyordu. Ilık sarı ışık, karşı tarafın alnına ve dudaklarının hizasına kadar uzanan yüksek, düz burun köprüsüne düşüyordu.
Xiao Fuxuan üzerindeki bakışları bir şekilde hissetmiş gibiydi, tam o anda bakmak için başını çevirdi.
Bir anlık sessizlikten sonra, birdenbire rüyasında birçok insanın ağzında “Tianxiu Ölümsüz” isminin olduğunu hatırladı. Kendine gelmeden önce bakışlarını Xiao Fuxuan’ın burnunun altındaki noktadan hızla çekti.
“Chengzhu uyandı mı?”
“Chengzhu?”
Ning Huaishan ve Fang Chu’nun sesleri geliyordu, neredeyse rüyasındakiyle aynıydı.
Wu Xingxue, şu anda Luohua Dağı’na giden bir at arabasında olduklarını hatırlayana kadar bir süre afalladı.
Göz ucuyla görebildiği kadarıyla Xiao Fuxuan’ın bakışları onun üzerindeydi. Doğruldu, sonra umursamazca karşısındaki üç kişiye sordu: “Hâla gelmedik mi?”
Fakat Ning Huaishan ve Fang Chu ağızlarını açamadan, beklenmedik bir şekilde Xiao Fuxuan’ın yumuşak sesi duyuldu, “Geldik.”
Wu Xingxue şaşırdı. “Geldik mi?”
Yarı rüyada, yarı uyanık olduğu sırada hissettiği o hafif sarsıntıdan sonra, arabanın artık hareket etmediğini fark etti.
Wu Xingxue hayretle duruşunu düzeltti, bakışları masanın diğer tarafındaki kişilere sabitlenmişti. “Geldiğimize göre neden hareket etmiyorsunuz?”
Tianxiu Ölümsüz derin bir sesle, “O ikisi sana seslenmeye cesaret edemedi.” dedi.
Wu Xingxue: …
Sadece sordu ve hemen bir cevap aldı.
Normalde günün yarısını konuşmadan geçirirdi, ama şimdi cümle üstüne cümle kuruyordu.
Xiao Fuxuan ona cevap vermek için arka arkaya birkaç cümle kurmuştu. Karşısındaki üç kişiye bakmaya devam ederse bu gerçekten mantıksız olurdu. Bu yüzden…
Kendi vücuduna bakmak için başını eğdi. İlk uykuya daldığında sadece basit giysiler giyiyor ve elinde bir el ısıtıcısı tutuyordu.
Ancak uyandığında açıklanamaz bir şekilde kalın yün bir battaniyeyle örtüldüğünü gördü.
Doğrulduğu an battaniye biraz aşağı kaydı ve açılan yerden vücuduna soğuk sızdı. Wu Xingxue bilinçsizce battaniyeyi kavrayıp tekrar yukarı çekti.
“Bu battaniye…”
Ning Huaishan ve Fang Chu konuşmak isteseler de tereddüt ediyorlardı. Yi Wusheng onlardan önce cevap verdi. “Az önce… Gongzi’nın parmak eklemlerinin maviye döndüğü görülebiliyordu, muhtemelen biraz üşüdüğünüzden.”
Wu Xingxue bunun “biraz” üşümekten daha fazlası olduğunu söylemek istedi.
Tam Yi Wusheng’e başını sallayıp teşekkür edecekken karşı tarafın “Bu nedenle Ölümsüz üstünüze bir battaniye örttü” dediğini duydu.
Wu Xingxue: “…”
Ne kadar kaçınsa da sonunda Xiao Fuxuan’a bakmak zorunda kaldı.
Ve tüm zamanlar arasından Ning Huaishan ağzını o an açmayı seçti: “Chengzhu, bunu hatırlamayabilirsiniz. Özel bir yapımız var ve ara sıra bir tür küskün-“
Belki de “küskün ruh tepkisi” gibi bir şey söylemek istiyordu fakat “küskün” dediği anda Xiao Fuxuan’a baktı ve söyleyeceği şeyi sessizce yuttu. “Bir tür durum…”
Hemen yan tarafındaki Fang Chu devam etti, “Bazı zamanlar vücudumuza dayanılmaz bir ürperti gelir ve kişi ne kadar güçlüyse, katlanması o kadar zordur, uh…”
Yanlarında bir ölümsüz olduğu için bunu çok açık bir şekilde söyleyemezlerdi. Ama aynı zamanda Wu Xingxue’nin hiçbir şey hatırlamamasından ve dayanamayacağı bir durumla karşılaşmasından da korkuyorlardı. İkisi o kadar endişeliydi ki neredeyse kendi saçlarını yolacaklardı.
Wu Xingxue battaniyeye sokuldu ve donuk bir suratla onlara bakarken kendi kendine düşündü: Konuşmayı bırakın, bunu çok iyi biliyorum, sadece üç maymunu oynayın ve arabadan defolup gidin.
İki salak müridi attan inmek için ayağa kalkarken, el kol hareketleri yapmaya devam ettiler. “Her neyse, sadece biraz uzun sürebilir, ımm”
Birkaç kez mırıldandıktan sonra, Tianxiu Ölümsüz’ün derin sesi yankılandı ve cümlelerini bitirmelerine yardımcı oldu. “Musibet dönemi.”
Wu Xingxue’nin kirpikleri titredi. Neredeyse elindeki battaniyeyle yüzünü kapatıyordu.
Yorum