Loneliness [Novel] Extra 1
Çevirmen: Ari
Yuan Yuan evde bisküvi bulmuştu.
Bu çok önemli bir sorundu. O ve Chen Dong Lan bir araya geldiğinden beri bisküvi evde kesinlikle yasak olan bir şey haline gelmişti. Chen Dong Lan’ın hâlâ bisküvi almaya cesaret edeceğini düşünmemişti.
İyi bir eğitime ihtiyacı vardı.
Chen Dong Lan’ı oturma odasına çağırdı ve dolaptaki bisküvileri işaret etti. İşteki gibi ciddi bir ses tonuyla, “Bu nedir?” diye sordu.
Chen Dong Lan bir an için onu anlayamadı ve bakmak için çömeldi. “Ah, bu mu? Bir meslektaşım verdi.”
Yuan Yuan gerçekten sinirlenmişti. Chen Dong Lan cidden düzeltilemez biriydi. En sonki sefer de bu yalanı kullandığını hatırlamıyor muydu?
Sahiden de aynı bahaneyi tekrar kullanmaya cesareti var mıydı?
“Bana doğruyu söyle. Neden aldın? Ne zaman yemeyi düşünüyorsun?”
Chen Dong Lan ona aptalca baktı, sonra sorunu anladı. “Gerçekten bir meslektaşımdan. Daha önce ona yardım ettim ve bana teşekkür etmek için bir şey vermek istedi. Normalde bisküvi yemeyi sevdiğimi gördüğü için de bana bunu verdi. Aldım ama bir tane bile yemedim.”
Yuan Yuan, söylediklerinin ana noktasını doğru bir şekilde yakaladı. “Normalde bisküvi yemeyi mi seviyorsun? İşyerinde gizlice kaç bisküvi yedin? Bana açık ve ayrıntılı bir şekilde söyle.”
Chen Dong Lan haksızlığa uğradığını hissediyordu. “Normalde pek yemem. Eskiden biraz yiyordum. Ben… bu gerçekten bir meslektaşımdan.”
Yuan Yuan ona acıdı ve zorbalığına devam edemedi. Ama kurallara her zaman uyulmalıydı ve bu kötü alışkanlığını bırakmalıydı. “Bunları çöpe at.”
Bisküvileri çıkardı ve Chen Dong Lan’ın eline verdi.
Chen Dong Lan morali bozuk bir şekilde onları çöpe attı.
Yuan Yuan onu iki yanağından öpüp teselli etti. “Uslu ol. Seni süpermarkete götüreceğim. Başka atıştırmalıklar alalım ve başka hobiler edinelim, tamam mı?”
Chen Dong Lan’ın öpücükleri aldıktan sonra daha fazla açıkla yapmaya niyeti yoktu, sadece başını sallayarak onayladı ve ikisi el ele markete gittiler.
Ertesi gün meslektaşı ona, “Chen Dong Lan, sana son verdiğim bisküviler iyi miydi?” diye sordu.
Chen Dong Lan anında kendini suçlu hissetti ama kurşunu ısırıp konuştu, “İyiydiler. Teşekkür ederim.”
Meslektaşı beğendiği için çok mutlu olmuştu, “Bu harika. Sana biraz daha alacağım.”
Chen Dong Lan endişeyle defalarca ellerini salladı ve kararlı bir şekilde onu reddetti.
—
Öğleden sonraki son derste gökyüzü aniden karardı. Şiddetli gök gürültüsü sınıfta kargaşaya neden olmuştu. Öğretmen masaya vurup herkesi susturdu.
Beş dakika sonra yağmur yağmaya başladı. Kara bulutlar gökyüzüne yayıldı ve yağan yağmurun sesi öğretmenin sesini bastırdı.
Chen Dong Lan şemsiye getirmemişti. Bakmak için başını eğdi, bir çift kanvas ayakkabı giymişti.
Zil çaldığında öğrenciler gerekeni yaparak şemsiye aldılar veya ailelerini aradılar. Chen Dong Lan bir şemsiye alıp almamayı düşündü. Ancak yağmurun şiddetine bakınca dükkâna varamadan sırılsıklam olacaktı, bu fikirden vazgeçmeye karar verdi.
Okul binasının önünde ceketini çıkardı, başını örttü. Arkadan birinin seslendiğini duyduğunda yağmurun altında koşmak üzereydi, “Bekle.”
Başını çevirip baktı ve Yuan Yuan’ı gördü.
Yuan Yuan uzun saplı bir şemsiye tutuyordu. Önce yüzüne sonra başının üzerindeki okul ceketine, sonra tekrar yüzüne baktı. “Chen Dong Lan, şemsiye getirmedin mi?”
Chen Dong Lan anlaşılmaz bir gerginlikle okul ceketini kafasına geçirdi. “Evet, bugün yağmur yağacağını düşünmemiştim.” dedi.
Yuan Yuan başını salladı ve şemsiyesini açtı. “Hadi birlikte yürüyelim. Seninle metroda karşılaştığımı hatırlıyorum. Aynı trene biniyoruz, değil mi?”
Chen Dong Lan başını salladı ve ceketini indirdi, “Basketbol oynamıyor musun?” diye sordu.
Yağmur yağmasına rağmen kapalı spor salonu açıktı.
Yuan Yuan onu net bir şekilde duyamadı. “Ne dedin?”
Chen Dong Lan başını salladı, “Boşver.”
Yuan Yuan bir daha sormadı. Şemsiyeyi kaldırdı, okul binasının merdivenlerinden aşağı bir adım attı ve şemsiyeyi saçakların kenarına yaklaştırıp Chen Dong Lan’a “Buraya gel.” dedi.
Chen Dong Lan’ın kalbi çok hızlı atıyordu ve oldukça sersemlemiş hissediyordu. Şemsiyenin altına yürüyüp Yuan Yuan’ın omzuna dokundu. “Teşekkür ederim. Şemsiyeyi tutmamı ister misin?”
Yuan Yuan boylarını karşılaştırdı. “Senden daha uzunum, o yüzden ben yapacağım.”
Chen Dong Lan tek kelime etmedi. İkisi öne doğru yürüdüler. Biriken su ayaklarını kapladı ve serinlik onu sakinleştirdi. Tam o sırada Yuan Yuan kolunu tutarak onu hafifçe kendine doğru çekti.
“Yaklaş, yoksa seni koruyamam,” dedikten sonra tutmayı bıraktı.
Chen Dong Lan ona yumuşak bir şekilde teşekkür etti ama bu dokunuş yüzünden zihni boşalmıştı.
Yağmur çok şiddetli olmasına rağmen metro istasyonuna vardığında Chen Dong Lan’ın kolu o kadar da ıslak değildi.
Kalabalık bir saatti ve trenler neredeyse insanlarla dolup taşıyordu. Chen Dong Lan ve Yuan Yuan, birbirlerine çok yakın dursalar da birbirlerine değmiyorlardı.
Chen Dong Lan, ikisi birbirine dokunursa yoğun kalp atışlarının keşfedileceğinden korkarak uzaklaşmak için elinden geleni yaptı.
Yuan Yuan birden, “Normalde eve yalnız mı gidersin?” diye sordu.
Chen Dong Lan afallamıştı, “Evet…”
Yuan Yuan, “Aynı trene biniyoruz. Neden benimle yürümüyorsun? Yol arkadaşı olabiliriz.” dedi.
Chen Dong Lan başını eğdi ve kendi parmaklarına baktı. “Yalnız iyiyim.”
Yuan Yuan başka bir şey söylemedi.
Evi çok yakındı ve birkaç durak sonra ineceği yere varacaktı. Yuan Yuan, Chen Dong Lan’a önceden veda etti. “Önce ben gidiyorum.”
Chen Dong Lan başını salladı.
Yuan Yuan şemsiyeyi ona verdi. “Sen şemsiyeyi al.”
Chen Dong Lan elini salladı. “Peki ya sen? Bu şemsiye senin. Beni umursama.”
Yuan Yuan, şemsiyenin sapını eline zorla tutturdu. “Umursuyorum. Sen al.”
Metro yavaşladı ve Yuan Yuan’ın inmesi gereken istasyona geldi. Gitmek için acelesi yoktu, “Bundan sonra her gün okuldan beraber dönelim.” dedi.
Chen Dong Lan’ın burnu sızlamaya başlamıştı, “Artık basketbol oynamayacak mısın?”
Metro durdu. İnmeden önce Yuan Yuan başını çevirdi, “Oynamayacağım. Bundan sonra her gün sana eşlik edeceğim.”
Chen Dong Lan zorla başını salladı.
Yuan Yuan güldü ve tren kapısının dışında kayboldu.
Chen Dong Lan, ‘ne kadar harika’ diye düşündü.
Harika bir andı ama ağlamaya devam ediyordu ve kendini durduramıyordu.
Yuan Yuan döndü ama Chen Dong Lan’ı yanında hissedemedi.
Her gece uyumadan önce birbirlerine sarılırlardı. Uykularında ayrılacak olsalar bile hafif bir el hareketiyle birbirlerine dokunabilecekleri kadar yakın olurlardı.
Yuan Yuan hemen uyandı. Oda karanlıktı ve henüz kalkma zamanı değildi. Işığı açıp nerede olduğuna bakmak için doğruldu. Chen Dong Lan yatakta olmadığı gibi odada da değildi.
“Chen Dong Lan?”
Hâlâ bir cevap yoktu.
Yataktan çıkmak için döndü. Terliklerini giymeden çıplak ayakla banyoya girdi ama kimseyi bulamadı.
Odadan çıktı; oturma odasında, yemek odasında veya mutfakta da kimse yoktu. Derin bir endişeyle saçlarını çekiştirdi.
Neredeyse koşarak balkona gitti ve kapıyı gürültüyle açtı. Gördüğü şey, parmaklıklara yaslanmış Chen Dong Lan’ın sırtıydı.
Kalbi yavaş yavaş sakinleşti.
Yürüdü ve Chen Dong Lan’ı arkadan kollarıyla sararak homurdandı, “Neden gecenin bir yarısı bu soğuk rüzgarda dışarıdasın? Beni çok korkuttun.”
Chen Dong Lan hareket etti ve ona bakmak için başını çevirdi. “Sen neden uyanıksın? Ben mi etkiledim?”
Chen Dong Lan’ın omuzları soğuktu, bir süredir orada olduğu belliydi. Yuan Yuan onu ısıtmak için ellerini kullandı ve aynı zamanda, “Evet, sen yanımda olmadığın zaman etkisi çok büyük.” dedi.
Chen Dong Lan döndü ve kendini onun kucağına gömdü. “Üzgünüm.”
Yuan Yuan alnını öptü. “Ne oldu? Bir kabus mu gördün?”
“Hayır.” Chen Dong Lan, omzunun üzerinden belli belirsiz ebeveyn yatak odasında yanan ışıkları görebiliyordu.
“Ben sadece…” dedi, “Güzel bir rüya gördüm.”
Yorum