Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 83: Yaramazlık
Çevirmen: Ari
Bölüm 83: Yaramazlık
“…Buraya gönderildiğimize ve hasta sayıları birbirine uyduğuna göre yapabileceğimiz bir şeyler olmalı. Yani rahibe bundan bahsetmemiş miydi? Daha önce hastaları tedavi edebilen doktorlar vardı. Çok fazla olmasa da hiçbiri yapamamış değildi.”
You Huo ve Qin Jiu gittikten sonra diğer sınava girenler de boş durmadı.
Hastalardan daha fazla bilgi almaya ya da kilisede saklı ipuçlarını bulmaya çalıştılar.
Gao Qi ve Zhao Jiatong bu grubun liderleri olmuşlardı.
“Hastalar çoktan bu haldeler. Sözde tedavinin gerçek bir anlama geldiğini düşünmüyorum.” Gao Qi, taş sütunun tabanındaki oymalara dikkatlice baktı ve şöyle dedi: “Her yeri arayın. Bir şey bulursanız herkesle paylaşın.”
Zhao Jiatong şunları ekledi: “Öncelikle hastalarla ilgili şeyleri bulun. Sonuçta mevcut sorunun anahtarı onlar. Her ne kadar kendileri…”
“Ne insan, ne de hayalet olsalar da” demek istedi ama onlara biraz üzüldüğü için sözlerini değiştirdi: “Artık hatırlamasalar da, bir şeyler kalmış olmalı. Muhtemelen bir ipucu bulabiliriz.”
“Bu mantıklı.”
“Hadi dağılalım ve arayalım.”
Adaylar anlaştıklarını dile getirdiler ve kilisenin her tarafına dağıldılar.
Gao Qi ve Zhao Jiatong’u şaşırtan şey, tanımadıkları bazı adayların gelip şunu sormasıydı: “Peki ya bu ikisi? Gerçekten onların bu şekilde dışarı çıkmalarına izin mi vereceksiniz? Ya bir şey olursa?”
İnsanoğlu hep böyledir. Tehlikeli bir ortamda, daha güvenli olan yerde saklanmaya daha eğilimlidirler. Kilise şu ansa dışarıdaki kasabadan çok daha güvenliydi.
Gördükleri kadarıyla bu ikisi çok güçlü olmasına rağmen dışarı çıkmak yine de tehlikeliydi.
Gao Qi içten şunu düşündü: Birinci neslin gözetmen lideri ve ikinci neslin gözetmen lideri birlikte çalışırken, neden korksunlar ki?
Ama yine de alçakgönüllü kaldı ve güvence verdi: “O ikisi iyi olacak. Ne yapacaklarını biliyorlar. Herhangi bir sorunla karşılaşırlarsa yardım için geri geleceklerdir.”
Adaylar gittikten sonra Zhao Jiatong aniden iç çekti.
Gao Qi: “Sorun nedir?”
“Bunun oldukça beklenmedik olduğunu hissediyorum.”
“Beklenmedik olan ne?”
“Geçtiğimiz iki yıldaki sınavlar giderek daha zorlayıcı ve giderek daha mantıksız hale geldi.” Dedi Zhao Jiatong, “Belli ki insanları burada tuzağa düşürmeye çalışıyorlar. Bu tür bir ortam adayların olumsuz yönde gelişmesine neden olur. Daha soğuk, kayıtsız… ve daha hayvani olacaklardır.”
Bencillik çok doğaldı.
Elbette bazıları yaşamak için kötü niyetlere sahip olacaktı.
Karşılaştığı adayların birlikte çalışmaya, bilgi paylaşmaya ve hatta ilk kez tanıştıkları bir arkadaş için endişelenmelerini beklemiyordu.
Gao Qi bunun hakkında düşündü: “Bunun nedeni henüz o aşamaya ulaşmamış olmamız olabilir. En azından bu sınavda henüz o noktaya gelmedik.”
“Bu doğru.”
Gao Qi taş sütuna dokundu ve bir süre sonra şöyle dedi: “Senin bunu söylemenle, A’nın neden sürekli böyle davrandığını birdenbire anladım.”
Zhao Jiatong durdu: “Neden?”
“Çok gururlu olmasına rağmen dikkat çekmek istemeyen bir kişiliğinin olduğunu düşünüyorum. Belki içinde bir miktar delilik gizli olduğundan olabilir ama bu kadarı imkansız.”
Zhao Jiatong başını salladı: “Evet, dürüst olmak gerekirse ben de oldukça şaşırdım. Neredeyse bunun 001’in etkisi yüzünden olduğunu düşünmüştüm.”
Gao Qi: “Belki de bunu sınavın daha az korkutucu görünmesi için yapıyordur? Neredeyse çocukça olacak kadar; bir oyun gibi? Diğer adayların, insanlıktan vazgeçip birbirlerini öldürmeye gerek olmadığını anlamalarını sağlamak için.”
Zhao Jiatong bunun üzerinde düşünceli bir şekilde duraksadı.
Gao Qi bir an sustu ve ardından karmaşık bir ifadeyle şunları söyledi: “Yani 001 sınava meydan okuyan bir öğrenciyken o da mı böyle düşünüyordu?”
Eğer durum böyleyse ikisinin neden bu kadar iyi anlaşabildiğini anlayabilirdi.
Aniden Zhou Qi’nin sesi duyuldu: “Qi Ge, Tong Jie, lütfen bir bakın.”
*Ge: Ağabey/Jie: Abla.
İkisi de ona baktı.
O ve Yang Shu, yan tarafı düşmüş bir yatağın yanında çömelmişlerdi.
Yang Shu yatağın altını işaret etti: “Kan yazısı.”
Bunu herkes duydu ve toplandı. Yatağın altında kanla yazılmış çarpık bir yazı vardı.
Bir zamanlar bir hastanın yatağın altına saklandığı ve bilinci henüz açıkken kanlı, parçalanmış parmaklarıyla yazdığı belliydi…
Rahibe ve Dük şeytanlar, deliler! Zarar veriyorlar…
***
Kilisenin arka kapısı büyük bir bahçeye açılıyordu. Her iki tarafta da bir yürüyüş yolu vardı ve oradan geçildiğinde sivri çatılı küçük bir kulübe görülüyordu.
You Huo ve Qin Jiu yürürken etraflarına baktılar ama rahibeden ya da 26 numaralı hastadan hiçbir iz bulamadılar. Küçük kulübenin sivri uçlu odasının kapısı ise biraz aralıktı.
İkisi birbirine baktı ve sessizce odaya girdiler.
Kulübe muhtemelen uzun zamandır kullanılmamış gibi görünüyordu. Her yer kalın bir toz tabakasıyla örtülmüştü.
Ayna, mumlar, masalar ve sandalyeler örümcek ağlarıyla kaplıydı. Havada küf kokusu vardı.
Qin Jiu önündeki tozu süpürdü ve burnunu kapatarak odanın etrafına baktı.
You Huo’nun tiksinmiş bir ifadesi vardı. Birkaç kez öksürdü.
Çekmeceleri ve kutuları açmak için parmağının ucunu kullandı. Ortalığı karıştırırken eski bir kitap dikkatini çekti.
Odadaki kitaplar ya kitaplıklara yerleştirilmiş ya da ahşap kutularda saklanmıştı. Sadece o kitap şöminenin üzerinde duruyordu. Düzensiz köşelerinden yırtıldığı açıkça görülüyordu.
Kitabı açıp birkaç sayfasını okudu.
“Ne buldun?” Qin Jiu geldi ve alçak sesle sordu.
“Bir büyücü hekimin kitabı.” You Huo, başlık sayfasının altındaki soluk isme işaret etti: “Rahibin olmalı. Kanla lekelenmiş ve eksik sayfalar var.”
Tesadüfen, eksik sayfalar yeniden dirilişle ilgili büyücülükle alakalıydı.
Kitapta bunun çok tehlikeli bir büyücülük olduğundan bahsediliyordu. Yeniden diriliş için ödenmesi gereken korkunç bir bedel vardı.
Bunun ardından içerikler aniden sona ermişti. Sonraki bir düzine kadar sayfa yok edilmişti. Hem yırtılma hem de yanık izleri vardı.
Bu her şeyi daha da netleştirmişti—
Buraya geldiklerinden beri rahibi ortalıkta görmemişlerdi. Muhtemelen ölmüştü ya da 26 hasta arasındaydı.
…Belki de kaybolan oydu.
Burada sorumlu olan tek kişi rahibeydi ama onun burada, kilisede yaşadığına dair hiçbir iz yoktu.
Ya kasabanın başka bir yerinde yaşıyordu ya da normal bir insan değildi.
Aniden kulübedeki sessizliği bir feryat bozdu.
Ses boğuk ve donuktu…
Qin Jiu bir süre onu dinledi ve yeri işaret ederek, “Burada.” diye fısıldadı.
Bu ses yeraltından bir yerden geliyordu. Muhtemelen bodrum katındandı.
Masanın altında bir kapak buldular. Yollarına çıkmaması için resmi paltolarını çıkarıp, örümcek ağının olmadığı tek yere, yatağın yanına bıraktılar.
İpek gömlekler ve uzun botlar dövüşmeye uygun olmasa da onları çok fazla engelleyecek değillerdi.
Kapağın altında uzun bir taş basamak vardı. Hem karanlık hem de nemliydi.
Bu merdivenlerin sonunda dar bir tünel vardı.
Kim bilir nereden gelen rüzgar, taş duvarlardaki alevlerin sarsılmasına neden oldu.
Dar tünelde yürürken bir kadının boğuk fısıltısını belli belirsiz duyabiliyorlardı. Bazen yakındı, bazen uzaktı. Büyülü bir his veriyordu.
Tünel kemiklerle doluydu.
Bazı eski Avrupa kalelerinin altında ölülerin cesetlerinin yığıldığı tüneller olduğu söyleniyordu. Tıpkı onlar gibiydi.
You Huo kaşlarını çattı. Qin Jiu’ya bir şey işaret etti ve sesi takip ederken daha da derinlere indi.
İçeride birkaç oda vardı. Her birinin etrafı demir çitlerle sarılmıştı. Muhtemelen bir yer altı zindanıydı.
İlk oda küflü otlarla kaplıydı. Birkaç hayvan felçli halde çimlerin üzerinde yatıyordu. Göğüsleri inip kalkıyordu, yani hâlâ hayattaydılar ama ölmekten de pek uzak değillerdi.
You Huo etrafına baktı ve Qin Jiu’ya şöyle dedi: “İki domuz, dört keçi ve bir yılan.”
Qin Jiu: “Evcil hayvanları yeraltında tutmak mı… ne benzersiz bir hobi.”
You Huo: “…Tadı daha benzersiz.”
Gergin bir ifadeyle nefesini tuttu.
Rahibenin sesi tam önlerinden geliyor, yer altı zindanının kaba taş duvarına çarpıyordu.
Sesini alçalttı ve boğuk bir sesle şöyle dedi: “Sadece beş tane kaldı. Sadece beş kurban. Neden sürekli kaçmaya çalışıyorsun?”
Diğer ses ise ağlarken titriyordu.
Rahibe sessizce, “Bak. Diğer hastaların durumu iyi. Sadece sen böylesin. Şu anda ne durumda olduğunu biliyor musun?” dedi.
Ağlamalar kesildi ve biri titreyerek konuştu: “Bil-biliyorum. Kitapta yazıyordu. Hatırlıyorum. Bu büyüyü kullanmak büyük bir bedel ödemeyi gerektirir. Hepimize büyü yaptınız… Ben muhtemelen, ben muhtemelen… artık bir insana bile benzemiyorum.”
“Bunu hatırlıyorsun ha. Biraz şaşırdım.” Rahibe kıkırdadı: “Ama artık bir insana benzemiyorsun. Hatta artık sana insan denemez. Gün ışığı yüzüne vurduğunda nasıl göründüğünü biliyor musun? Ellerin kemik, yüzün kemik. Tamamen kemikten ibaretsin. Dışarı çıkıp güneşin altında durursan kaç kişinin korkacağını hayal etsene?”
“Yerimizde siz olmalıydınız.” O ses sızlandı, “Sen ve o Dük. İkiniz de bu laneti hak ediyorsunuz.”
Rahibe: “Evet, sizin gibi iyi kalpli insanlar sayesinde bu tür acılardan kurtulabiliyoruz. Şuna ne dersin…”
Bir hışırtı sesi duyuldu. Taş zeminde hareket eden uzun bir elbiseye benziyordu.
“Artık ortalıkta dolaşmayasın diye seni önceden serbest bırakacağım. Zihinsel gücün beklenmedik derecede güçlü, bu şaşırtıcı. Fena değil…. fena değil. Bunu neden daha önce fark etmedim?” dedi Rahibe, “İyi iyi. Bu kadının kimliğini kullanmaktan bıkmıştım. Yeniden bir erkeğe dönüşmek istiyorum.”
“Hayır. Mumları yakma. Lütfen onları yakma.” Ağlayan kişi tutarsız bir şekilde yalvardı, “Yapamazsın. Zaten çürümüş durumdayım. Tamamen çürüğüm. Ne etim ne de kanım var. Değiştirmenin faydası yok.”
Rahibe şöyle dedi: “Çaldığın kitabı yeterince dikkatli okumamışsın gibi görünüyor. Seni güneşin altında iskelet gibi gösteren şey lanet. Sana bir beden bulursam, o kadar çok çürümene gerek kalmayacak. Çok iyi değil mi? Bana vücudunu ödünç vereceksin; laneti rahibeye devredeceğim ve o da senin yerine hasta yatağına dönecek. Kulağa nasıl geliyor?”
“Hayır hayır! Beni keseceksin. Beni parçalara ayıracaksın. Dük’ün bunu yaptığını gördüm!”
“Yapmayacağım. Söz veriyorum.” Rahibe onu ikna etmeye çalıştı. Dedikleri kulağa biraz cazip geliyordu: “Dük başlangıçta yanlış yöntemi kullandı ve vücudunu parça parça değiştirmesi gerekti. Ama bunun nedeni çok seçici olması. Hem mükemmel hem de güçlü bir vücut bulduğunda, sanırım… muhtemelen artık bu kadar çirkin görünmeyecek.”
Kayıp “hasta” hâlâ ağlıyordu. Tekrar tekrar “Hayır, lütfen” diye yalvardı ama rahibe onu görmezden geldi.
You Huo ve Qin Jiu gizlice içeri girdiler. Sessizce duvara yaslandılar ve içeriye baktılar.
Zindanda saçları dağınık olan rahibe, kanlı bir adamın etrafına daire şeklinde mumlar koyuyordu.
Mumların üzerindeki alevler aniden titredi ve koyu kırmızıya döndü. Garip ve korkutucuydu.
Rahibenin parmağı kanlı adamın kafasının üstünü okşadı. Daha sonra eğildi, gözlerini kapattı ve birkaç kelime fısıldadı.
Mum alevleri çılgınca titremeye başladığı anda You Huo parmağını Qin Jiu’ya doğru eğdi ve bir jest yaptı.
Kaçıralım mı?
Birlikte.
***
İki adam da zindanda umursamadan dolaşırken, uzun boylu, ince bir figür kilisenin kapısından içeri süzülüp tozlu küçük kulübeye girdi.
Bu kişi Dük’ün baş uşağı Douglas’tı.
Yaşlı, kırışık yüzüyle birkaç kez hafifçe öksürdükten sonra gözleri yatağın yanındaki paltolara takıldı.
“Ah… demek öyle,” diye fısıldadı, “Resmi kıyafetlerini giymiyorlar. Bu, Efendiyi mutsuz edecek küçük bir hata.”
Ama öyle görünüyordu ki iki beyefendi zindana doğru sapmışlardı.
Eğer onları ilk büyücü yakalarsa çok yazık olurdu…
Hah, zavallı insanlar.
Douglas içinden mırıldandı.
Gizli kapıyı tanıdık bir şekilde buldu ve büyücünün bir şey yapmasına fırsat vermeden iki beyefendiyi geri getirmeyi umarak zindana giden taş basamakları takip etti.
Douglas tünelden geçerken bazı sesler duydu. Farkında olmadan adımlarını hızlandırdı.
İki adamın da elleri bağlı ve dizlerinin üzerinde acınacak bir şekilde titriyor ve merhamet için yalvarıyor olduklarını düşündü. Rahibe postu giyen büyücü, mumların arasında eli başlarının üzerinde duran karşı tarafın bedenlerini teslim etmesini beklerken gülüyor olmalıydı.
Demir çite ulaşıp olay yerini ele geçirene kadar neredeyse nefes alamıyordu.
Mumlar oradaydı.
İnsanların hepsi de oradaydı.
Ama durum tam tersiydi…
Çemberin içinde diz çöken kişi büyücüydü ve onu tutanlar da iki beyefendiydi.
Yakınlardaki köşede kanlı bir hasta vardı. Bu kişi ise rahipti.
Ve mum çemberindeki büyücünün yanına bir domuz vardı.
İki beyefendiden biri büyücüyü bir diziyle yere bastırıyor, diğeri ise büyücünün elini tutup domuzun kafasına bastırıyordu.
Büyücü delirmek üzereydi.
Douglas da delirmek üzereydi.
Korkutucu olan şey, bu iki beyefendinin sesler duyduğu anda dönüp ona bakmalarıydı.
İçlerinden biri başını eğerek gülümsedi: “Ne tesadüf, burada bir tane daha var.”
Diğeri şöyle dedi: “O halde gidip bir tane daha yakalayalım.”
Başka ne yakalayacaksınız?
Kahya bir an cevabı bilmek istemedi…
Buraya sadece karşı tarafın küçük bir hata yapmasına neden olmak için gelmişti. Kendini bu duruma sürüklemek istemiyordu.
Olamaz!
Yorum