Koyu Switch Mode

Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 79: Dük’ün Dilekleri

A+ A-

Çevirmen: Ari


Bölüm 79: Dük’ün Dilekleri

Zhou Qi önündeki yemeğe zar zor dokundu.

Şaraptan bir yudum aldı ama bu çok az bir miktardı.

Çünkü bardağını aldığında masanın başında oturan Dük ona çok tuhaf bir bakış atmıştı.

Ne kadar mı tuhaftı?

Sanki oraya bakmak istemiyormuş ama gözleri onu dinlememiş ve bu tarafa dönmekte ısrar ediyormuş gibiydi…..

Tuhaf bir uyumsuzluk hissi vardı.

Kısa bir bakışın ardından yanındaki iki adayla gülümsemeye ve sohbet etmeye devam etti.

Ama bu Zhou Qi’yi yeterince korkutmuştu.

Dudakları şarapla lekelendiğinde aceleyle bardağı bir kenara koydu.

Akşam yemeği saat 10’da sona erdi.

Hizmetkarlar misafirleri odalarına götürdü. Zhou Qi yol boyunca biraz dalgındı.

“Xiao Zhou, iyi misin? Yüzün pek iyi görünmüyor.” Zhao Jiatong endişeyle sordu.

“Maske kapatıyor ama yine de yüzünün iyi görünmediğini görebiliyor musun?” Gao Qi bir kez daha dili çözülene kadar içmişti.

“Soluk dudaklarını görmüyor musun?” Zhao Jiatong onu kenara itti, “Sen kenara çekil.”

Önden yürüyen You Huo ve Qin Jiu bunu duyunca arkalarını döndüler.

“Sorun ne?”

Zhou Qi birkaç saniye tereddüt etti.

Aklında gülünç bir düşünce belirdi—— Dük’ün daha önceki bakışı onu şarabı içmemesi konusunda uyarıyor gibiydi.

Ama gerçekten saçma bir düşünceydi.

Bir NPC olarak iyi bir insan olmaması gereken Dük ona böyle bir uyarı verir miydi? Bir uyarı verecek olsa bile neden sadece onu uyarsındı ki?

Mantıklı değildi.

Üstelik öndeki iki büyük usta da kaygısızca yiyip içiyordu. Belki de deneyimli ve güçlü oldukları için endişeli görünmüyorlardı.

Özellikle Gao Qi çok içmişti.

Onlara şarabın sorunlu olabileceğini şimdi söylese bile çok geç değil miydi?

Zhou Qi kelimeleri tekrar yuttu ve başını salladı: “Bir şey yok. Sadece burayı sevmiyorum. Burada çok uzun süre kalmaktan rahatsız oldum ve biraz korktum.”

Yang Shu ılımlı bir tavırla şunları söyledi: “Bir şey yemedin de içmedin de. Muhtemelen açsın.”

Zhou Qi içinden şunları söyledi: Gerçekten aç değilim…

Ama bu otoriter ablayla uğraşmak istemiyordu ve sadece başını salladı, “Muhtemelen.”

Zhao Jiatong, Gao Qi’yi tekmeledi, “Gelmeden önce dinlenme yerine gitmedin mi? Yiyecek almadın mı?”

“Hayır.” Gao Qi cebinden bir paket sigara çıkardı ve masum bir şekilde şöyle dedi: “Sadece bunu aldım.”

“…İşe yaramazsın.” Dedi Zhao Jiatong, “Ya alkol ya sigara. İyi bir alışkanlığın yok mu?”

Gao Qi onun dırdırına alışmıştı ve kızgın değildi. Sadece elini kaldırdı ve teslim oldu, “Tamam, tamam, sigara içmeyeceğim. Mutlu musun?

Bunu söylerken sigaraları You Huo’nun cebine tıktı.

“Al, hediyem olsun.”

You Huo: “Sigara içmiyorum.”

Gao Qi daha sonra bir çakmak çıkardı ve ona uzattı: “Sigara içtiğini hiç görmedim ama sınav gözetmenliği yaparken hep bir paket getirme alışkanlığın yok muydu?”

“Neden?” Zhao Jiatong merak ediyordu.

Her ne kadar hepsi geçmişte Gözetmen A’yı takip etmiş insanlar olsa da, bu onların yakın oldukları anlamına gelmiyordu.

Her halükarda Zhao Jiatong ondan biraz ürküyordu. Meraklıydı ama korkuyordu.

Yanındaki Gao Qi cevap verdi: “Nereden bileyim?”

Bunu söylerken gizlice Gözetmen A’ya baktı.

You Huo başını bile kaldırmadı.

Gao Qi, Zhao Jiatong’a baktı ve ellerini iki yana açıp ağzını oynattı: Artık sorma. Muhtemelen unuttu.

Gao Qi ve Zhao Jiatong iç çekti.

You Huo çakmağı kaldırmak üzereyken, iki ince parmak aniden uzanıp onu aldı.

Sadece ele bakarak onun Qin Jiu olduğunu biliyordu.

“Ne yapıyorsun?”

“Biraz merak ediyorum. Bir göz atacağım.”

Qin Jiu onun yanına yürüdü ve çakmağı parmaklarının arasında çevirdi. Birdenbire sordu: “Geçmişte senden sürekli çakmak ödünç alan biri var mıydı?”

Belki sesinin çok alçak olmasından ya da çok yakın olmasından dolayı You Huo’nun kalbi titredi.

Sanki uzun zamandır unuttuğu bir şey gündeme gelmişti. Aniden bu konuda hafif bir izlenim edindi.

Qin Jiu’nun elindeki nesneye baktı: “Nereden bildin?”

“Çünkü bana sigara içip içmediğimi sordun.”

Qin Jiu bunu söylerken başını kaldırıp ona baktı.

You Huo bir an sessiz kaldı. Sonra çakmağı geri alıp cebine koydu, “Sigara içmediğini söylemiştin.”

Qin Jiu durdu ama You Huo durmadı. Göz açıp kapayıncaya kadar öne geçmişti.

Tartışmakta olan Gao Qi ve Zhao Jiatong yukarı baktılar ve merak ettiler, “Sorun ne? Neden aniden durdun?”

Qin Jiu boş parmak uçlarını birbirine sürttü ve yukarı baktı: “Hiç. Sadece bir şey düşünüyorum.”

“Nedir?” Gao Qi etrafına baktı, “Bir şey mi buldun?”

“Sınavla alakası yok” Qin Jiu duraksadı ve ekledi, “Özel bir mesele.”

***

Dük’ün şarabı çok işe yaramıştı.

Herkes geri dönüp sessizce odalarını değiştirir değiştirmez uykuları gelmeye başladı.

Gecenin ortasında kale sessizliğe büründü.

Bu sırada elinde bir lamba tutan Kahya Douglas ikinci kattaki bir odanın önünde durdu ve kapıyı birkaç kez çaldı.

Bir süre sonra kapı açıldı.

Adam başını kaşıdı ve uykulu bir şekilde sordu: “Kimsiniz——”

Baş kahya çok yaşlıydı ve derisi sarkmıştı. Kandilden gelen ışık alttan yüzünü aydınlatarak kapıyı açan kişiyi ürküttü.

Kapıyı açan kişi akşam yemeğine geç kalan Zhang Pengyi’ydi.

“B-Bay Kâhya?”

Douglas başını salladı ve “Uykunuzu böldüğüm için özür dilerim efendim.” dedi.

Zhang Pengyi yüzünü ovuşturdu. Parmakları hafifçe titriyordu.

Uyumak istememişti.

Dük’ün akşam yemeği ziyafeti sırasındaki sorusu onu korkutmuştu. O ve Jiajia son derece korkmuşlardı ve uyumayı planlamamışlardı ama bir şekilde uykuya dalmışlardı. Şimdi ise o bir şekilde uyanmıştı.

“Bir… Bir şeye ihtiyacınız mı var?” Zhang Pengyi odaya baktı.

Garip bir şekilde o uyanmıştı ama Jiajia hâlâ derin bir uykudaydı.

Daha önce böyle değildi. Jiajia’nın uykusu çok hafifti.

Douglas yavaşça şöyle dedi, “Efendim, hâlâ hatırlıyor musunuz bilmiyorum, Dük sizi bu gece görmek istediğini söylemişti.”

Sadece bu cümle Zhang Pengyi’nin kalbini çarptırdı.

“Yarın gündüz olmaz mı?”

“Üzgünüm, sanırım şimdi gitseniz daha iyi olur.”

Zhang Pengyi koridora baktı.

Bu kalede açıkça çok fazla insan vardı ama şu anda aşırı derecede sessizdi.

Ne insan sesi ne de horlama sesi vardı.

Dük’ün akşam yemeği sırasındaki uyarısını hatırladı. Sanki buradaki herkes geceleri otomatik olarak derin uykuya dalıyordu.

Sadece bu da değil, gündüzleri dışarıda duran uşaklar da gitmişti.

Koridordaki şömine neredeyse tamamen söndürülmüştü. Geriye yalnızca yaşlı kahyanın elindeki lambanın titreşen ışığı kalmıştı.

Zhang Pengyi sırtından soğuk terlerin aktığını hissetti.

Endişeyle ağzını açtı ve bağırdı: “YARDI—”

Sözünü bitiremeden uşak aniden saldırdı ve demir bir sopayla kafasına vurdu.

Zhang Pengyi’nin yardım çağrısı aniden kesildi ve yere yığıldı.

He Jiajia odadaki büyük yatakta uyumaya devam ediyordu. Sanki sağırmış gibiydi. Olan bitenden tamamen habersizdi.

Yaşlı kahya ifadesiz görünümüne geri döndü. Uzanıp Zhang Pengyi’nin yakasını tuttu.

Elinin arkası kırışıklarla kaplıydı. Soluk teninde mor ve yeşil damarlar görülüyordu.

Açıkça yaşlı ve zayıftı ama ifadesinde hiçbir değişiklik olmadan Zhang Pengyi’yi sürükledi.

Koridorda sadece yere sürtünen kumaşın hışırtısı duyuluyordu. Bu, ikinci kattan birinci kata kadar devam etti ve sonunda batı kulesindeki bir yatak odasının önünde durdu.

Yaşlı kahya kapıyı çaldı.

Dük’ün sesi içeriden geldi. Çok yumuşak ve çok kısıktı: “Douglas, sen misin?”

“Başka kim olabilir, Efendim?”

“Bugün biraz yavaşsın.”

“Üzgünüm Efendim.”

“Sorun değil.”

Kapı gıcırdayarak açıldı. İki hizmetkar ifadesiz bir şekilde kapıyı açık tuttu. Sanki yaşlı baş kahyanın bir insanı içeri sürüklediğini görmemişlerdi.

Dük maskesiyle orada duruyordu.

Yazın ortası olduğu belliydi ama sanki üşümüş gibi ellerini ovuşturuyordu.

“Sorun değil. Senin için dünyalar kadar sabrım var.” Dük yavaşça şöyle dedi: “Sensiz ne yapabilirim?”

“Hep orada olacağım.”

Douglas, Zhang Pengyi’yi büyük yatak odasına sürükledi.

Dük onun arkasından takip etti; hâlâ ellerini ovuşturarak ısıtmaya devam ediyordu. Dudaklarına bir gülümseme yerleşti. Biraz yağlı boya tablodaki kişiye benziyordu ama aynı zamanda… tamamen aynısı da değildi.

Arkasına bakmadan diğer hizmetkarlara: “Gidin” dedi.

İki hizmetkar emredildiği gibi hareket etti. Ayrıldıktan sonra yatak odasının kapısını arkalarından kapattılar.

Douglas, Zhang Pengyi’yi bir koltuğa attı. Yavaşça bir yığın mum getirdi ve hepsini tek tek yaktı.

Dük koltuğun önünde duruyordu. Zhang Pengyi’nin maskesini çıkardı, çenesini sıkıştırdı ve onu değerlendirdi.

Homurdandı ve şöyle dedi: “Bu yüzden gerçekten hoşlanmadım. Bir de ona zarar vermişsin.”

“Üzgünüm Efendim.”

“Sorun değil. Yüzünü kullanmamıza gerek yok. Ama figürünü de pek beğenmedim.” Dük daha sonra diğer tarafın gömleğinin düğmelerini açtı.

Birkaç kez öksürdü. Dudakları kanla lekelenmişti. Pişmanlıkla şöyle dedi: “Neyse boş ver. Kalbim daha fazla dayanamayacak.”

***

Zhang Pengyi aniden bir ürperti hissetti. Kısa bir süre sonra, başına şiddetli bir ağrı saplandı.

Belli belirsiz bazı sesler duydu ve sonra irkilerek uyandı.

Kendini, etrafı beyaz mumlarla ve birkaç kuru dalla çevrili, yabancı bir odada otururken buldu.

TV dizilerinden payına düşeni izlemişti, bu yüzden aklına gelen ilk şey ortaçağ büyücülüğüne benzer bir şeydi.

Ancak bir sonraki saniye bu düşünceler kayboldu.

Çünkü korku galip gelmişti—— Kendini hareket edemeyecek durumda bulmuştu…

Yaşlı kahya Douglas çemberin dışında dururken Dük çemberin içinde onun önünde duruyordu.

Karşı taraf eğildi ve maskedeki deliklerden ona baktı.

Zhang Pengyi tuhaf bir şeyin kokusunu aldı.

Çürümüş ve soğuktu…

Dük gülümsedi.

Yakından bakıldığında gülümsemesinin çok sert olduğu ve pek kontrol edilemediği görülebilirdi. Sadece dudaklarının kenarlarını hareket ettirebiliyordu.

Dük, “Bana bak.” dedi.

Gözleri büyüleme gücüne sahipmiş gibi görünüyordu. Zhang Pengyi açıklanamaz bir şekilde biraz sersemledi.

“İyi kalpli misafir, bana bir iyilik yapar mısın?” diye sordu Dük usulca.

Zhang Pengyi ağzını açtı.

Ağzı ve beyni ayrılmış gibiydi. “Hayır” demek istiyordu ama dudakları aykırı bir şekilde “evet” dedi.

Kendisiyle mücadele etti. Mücadele ederken gözleri yuvarlandı, bu onu hem acıklı hem de zavallı gösteriyordu.

Dük dilini şaklattı ve mırıldandı: “Daha da çirkin.”

Zhang Pengyi bunu duymadı.

Çenesinin çevresinde yeniden baskı hissetti. Gözleri bir kez daha diğer kişinin gözleriyle buluştuğunda, yavaş yavaş mücadele etmeyi bıraktı.

Bir süre sonra boş bir ifadeyle şöyle dedi: “Yapacağım.”

Dük gülümsedi: “Çok teşekkürler.”

***

Yatak odasında sanki etin içine bir şey batmış gibi boğuk sesler duyuluyordu.

Ancak bir süre sonra durdu.

Sonra ağır bir şeyin sürüklenme sesi geldi.

Odanın köşesinde karmaşık desenlere sahip bir ayna duruyordu. Dük aynanın önünde durup parmaklarını sildi ve karşısındaki kişiyi dikkatle inceledi.

Zhang Pengyi’nin kıyafetlerini değiştirdi. Gömleğinin düğmeleri açıktı ve vücudunun üst kısmı ortaya çıkıyordu. İnce kan kırmızısı çizgiler belinde ve boynunda tekdüze dikişler gibi duruyordu.

Douglas gömleğinin düğmelenmesine yardım etti.

Dük: “Bunu düşündüm de, onun yüzünü kullanmayacağım.”

“Peki ya bu beyefendinin karısı?” diye sordu Douglas: “Sevgi dolu görünüyor.”

“Sevgi dolu mu… Bu iyi.” dedi Dük. “Daha sonra deneyebiliriz.”

Dük çenesine dokundu: “Bu yüz yakında değiştirilmeli. Son birkaç gündür pek itaatkâr değildi.”

Bunu söylerken deli gibi gözlerini devirdi ve boynu birkaç kez seğirdi.

Sanki… başı yerinde durmakta zorlanıyordu.

Kahya: “Anlaşıldı Efendim.”

“Bunu bu şekilde bir araya getirmek çok zahmetli. Mükemmel bir misafir olsaydı güzel olurdu.” Dük bir an düşündü ve devam etti: “Bu seferki akşam yemeği güzeldi. İki uygun misafir gördüm. İçlerinden biri benim isteklerime uymaz ve küçük bir hata yaparsa çok iyi olur.”

Kahya, “Umarım kurallara uymayan insanlardır.” diye cevap verdi, “Sizin için dua edeceğim.”

Dük çenesini kaldırdı ve kahyaya gömleğinin düğmelerini iliklemesini işaret etti.

Kahyaya baktı ve şöyle dedi: “Douglas, bu seferki vücudun çok yaşlı. Ne zaman değiştireceksin?”

Douglas: “Siz ve hanımefendi yeniden bir araya geldikten sonra.”

Dük’ün gözleri biraz yumuşadı: “Yakında olacak. Bu misafirin ve eşinin çok sevgi dolu olduğunu söylememiş miydin? Alyssa’m yakında dönecek.”

Tekrar Douglas’a döndü ve devam etti: “Genç bir yüze büründüğünde, o yağlıboya tablolara birkaç vuruş ekleyecek ve seni de tabloya katacak bir ressam bulmak istiyorum.”

***

Gece daha da karanlıklaştı. Gökyüzü yine kapalıydı.

Birkaç gök gürültüsü duyuldu ve henüz durmuş olan yağmur yeniden başladı.

Dışarıdaki taş korkuluk yağmurdan ıslanmıştı. Boncuk boncuk sular arkalarında uzun yollar bırakarak aşağıya doğru akıyordu.

Douglas bir lamba tuttu ve Zhang Pengyi’nin odasına geri döndü.

Arkasındaki kişiye: “Devam et.” dedi.

Zhang Pengyi’nin kıyafetlerini giyen Dük odaya girdi ve doğrudan yatak odasına gitti.

Kızıl kırmızı yatakta He Jiajia battaniyelerin altına kıvrılmış derin bir uykuya dalmıştı.

Dük yatağın yanına oturdu ve diğer kişinin maskesini çıkarıp uyuyan yüzünü inceledi.

Göğsünde kalbi daha hızlı atmaya başladı. Gözlerini kapattı ve bu duyguyu içine çekti.

Sonra Douglas’a şöyle dedi: “Güzel… Çok iyi. Hissediyorum…”

Yatağın etrafında başka bir beyaz mum halkası vardı.

Dük’ün gözleri çok daha nazik hâle gelmişti.

He Jiajia’nın yüzünü nazikçe okşadı ve şöyle dedi: “Canım, uyan.”

Bir sonraki an derin uykuda olan kişi gerçekten uyandı.

Kafası karışmış halde mırıldandı: “Pengyi? Neden ayaktasın?”

Dük onun yüzünü okşadı ve gözlerinin içine baktı: “Uyan. Gözlerini aç ve bana bak.”

“Doğru… aynen böyle.”

“İyi kalpli hanımefendi, bana bir iyilik yapar mısınız?”

…….

***

Gök gürültüsü aniden şiddetlendi.

Üçüncü katta, yatak odasının hemen üstündeki odada, Zhou Qi aniden sarsılarak uyandı. Kalbi göğsünde çarpıyordu.

Aniden rüyasında erkek arkadaşını görmüştü. Bu şatonun resmi kıyafetlerini giymiş, büyük bir tuvalet aynasının önünde duruyordu ve elinde yeni çıkardığı bir maske tutuyordu.

Solgun bir yüzle ona şöyle dedi: “Qiqi, biraz üşüdüm…”

Oraya gitmek istedi ama karşı taraf uzaklaştı, “Buraya gelme. Gözlerime bakma. Sadece uyu. Burası çok soğuk…”

Daha sonra sarsılarak uyandı.

Yanındaki Zhao Jiatong hâlâ hafif şarap kokuyordu ve mışıl mışıl uyuyordu.

Zhou Qi bir süre orada oturdu. Vücudu ani bir sıcak ve soğuk döngüsünden geçti.

Yere uzanmadan önce erkek arkadaşının rüyasındaki sözlerini hatırladı.

Yatağı kullanmıyorlardı ve halının üzerinde uyuyorlardı.

Gözlerini açtı ve su damlacıklarının duvardan aşağı yuvarlanmasını izledi.

Tıpkı ağlayan birine benziyordu…

Zhao Jiatong’a daha da yaklaştı ve gözlerini tekrar kapattı.

***

Sabahın 3’üydü.

Doğu kulesine en yakın üçüncü kattaki odada aniden bir telefon alarmı çaldı.

Çaldıktan sonra ertelendi.

Birkaç dakika sonra tekrar başladı ama yine ertelendi.

………

You Huo kolundan çekildiğinde sonunda gözlerini açtı.

Kötü bir ruh hali içinde uyanmıştı ve kaşlarını çatarak yan tarafa baktı.

Qin Jiu yanındaydı ve ona bakıyordu: “Eğer uyanmazsan, bazı sert önlemler almak zorunda kalacağım.”

You Huo bir anlığına gözlerini kapattı ve nihayet doğruldu.

Kötü bir ruh hali içinde sordu: “Beni neden uyandırıyorsun? Zaten alarm kurmuştum.”

Qin Jiu telefonunu salladı ve ekranı işaret etti, “Sekiz kez çalan bu alarmdan mı bahsediyorsun?”

You Huo: “…”

İfadesiz bir şekilde boş pantolon ceplerine dokundu ve bir süre Qin Jiu’ya baktıktan sonra, “Telefonum neden senin elinde?” diye sordu.

“Çok gürültülüydü. Ben de çaldım.”

Qin Jiu eğildi, “Uyandığına göre onu sahibine iade edeceğim.”

Doğal olarak dar takım elbiselerle uyuyamazlardı, sadece beyaz gömlekler ve cepleri kalçalarına yakın pantolonlar giyiyorlardı.

You Huo diğer kişinin elini geri çekmesini izledi. Cebinden telefonun bir köşesi görünüyordu.

Gao Qi yatak odasından ceketini alıp dışarı çıktıktan sonra You Huo’nun koltuğundan kalktığını ve cebindeki telefonun konumunu yeniden ayarladığını gördü.

Buradaki resmi kıyafetler aynı zamanda botlardan da oluşuyordu. İlk bakışta sınav gözetmenliğindeki görünüşüne benziyordu.

Gao Qi bir an dondu ve şöyle dedi, “Botların hepsi aynı ama neden senin bacaklarını uzun ve düz gösteriyorlar da benimkiler bu kadar kötü görünüyor…”

You Huo ona baktı.

Gao Qi muhtemelen hoş bir şey söylemeyeceğini hissetti ve hemen sözünü kesti, “Unut gitsin, sanki bunu söylememişim gibi davran. Bu… Şimdi gerçekten Dük’ü rahatsız mı edeceğiz? Bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum…”

You Huo, “Yapmamayı seçebilirsin.” dedi.

Gao Qi bu arkadaşlıkta bir çatlak olduğunu hissetti.

Tam onları ikna etmek için birkaç söz daha söylemek isterken aniden balkonda biri belirdi.

Zhao Jiatong: “Dük’ü kızdırmak için acele etmeyin. Önce yoldaşımızın hayatını kurtaralım.”

You Huo durdu.

Zhao Jiatong yandaki kapıyı işaret etti: “Xiao Zhou biraz tuhaf. Gelip bir bakın.”

Etiketler: novel oku Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 79: Dük’ün Dilekleri, novel Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 79: Dük’ün Dilekleri, online Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 79: Dük’ün Dilekleri oku, Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 79: Dük’ün Dilekleri bölüm, Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 79: Dük’ün Dilekleri yüksek kalite, Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 79: Dük’ün Dilekleri light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X