Koyu Switch Mode

Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 6: Avcı A

A+ A-

Çevirmen: Ari


Bölüm 6: Avcı A

922 bu sefer adayı bıraktıktan sonra bir süre kapıda oyalandı.

Geçen seferki deneyimden sonra You Huo’nun ne yapacağını çok merak ediyordu. Ancak birkaç saniye sonra bu kararından pişman oldu. You Huo tekrar çıktı.

922, hayal kırıklığı içinde, “Sorun ne?” diye sordu.

You Huo: “Sadece aklıma bir şey geldi.”

“Ne?”

“Buradaki kurallar, gerçek sınavlara mı dayanıyor?”

922 başını salladı, “Elbette öyle.”

You Huo: “Bahsedilmeyen bir kural vardı.”

922: “Hangisi?”

“Sınava giren kişi bir sorunla karşılaşırsa gözetmeni çağırabilir mi?”

922: “…..Evet.”

Ama bizi çağırmanı istemiyoruz.

922 sıkıntı yaşamamak için hemen ekledi, “Aslında normal sınavlarla aynı. Cevap istemek yasak. Bu konuda size yardım etmeyeceğiz ve edemeyiz.”

You Huo bir onaylama sesi çıkardı.

Kelimelerle arası her zaman oldukça kötüydü.

…… Ama 922 hâlâ şüpheci hissediyordu.

“Peki bir sorunla karşılaştığımızda sizi nasıl bulacağız?”

922 dedi ki: “Sadece… belirlenen kalemi kullan ve cevap duvarına–“

İlk başta ‘gözetmenin numarasını yaz’ demek istedi ama içten içe bir direnç hissetti. Ağzını açtığında çıkan kelimeler “001 yaz” oldu.

You Huo ona ifadesizce baktı.

922 ona masumca baktı ve tekrarladı, “Evet, 001 yazmalısın.”

“…”

Bir asır gibi gelen bir sürenin ardından You Huo başını salladı. Ardından arkasını dönüp kapıyı yüzüne kapattı.

Büyük bir başarı elde etmeyi başaran 922 mutlu bir şekilde geri döndü.

Kulübe.

Ateş hâlâ güçlü bir şekilde yanıyordu ve herkes ayrılmış gruplar halinde etrafında oturuyordu.

Dövmeli adam bıçağı gizlediği için kalabalık tarafından dışlanmıştı. Somurtkan bir yüzle tek başına masanın köşesinde oturuyordu.

Diğerleri ondan uzakta oturuyor ve hatta kasıtlı olarak etrafından dolaşıyorlardı.

You Huo’nun döndüğünü gören Yu Wen anında ayağa fırladı.

“Ge! Gözetmenler sana bir şey yaptı mı? Ne cezası aldın? İyi misin?”

Cevap bıçağını salladı ve bir dizi soru sordu.

Herkes merakla ona bakıyordu.

You Huo kaşlarını çattı ve bıçaktan uzaklaştı. “Bir şey olmadı,” dedi.

“Emin misin?” Yu Wen ona inanmadı.

Odanın bir köşesine baktı ve sessizce sordu. “O adam bir kez götürüldü ve bu duruma geldi. Ceza ne kadar korkunç?”

You Huo odanın köşesine baktı. Daha önce hapsedilen kel adam büzülmüş bir şekilde duruyordu. Gözleri sararmıştı ve kanlıydı. Tutarsız bir şekilde mırıldanırken vücudunu gergin bir şekilde ileri geri sallıyordu.

Tıpkı bir deli gibi görünüyordu.

You Huo kel adama baktığında hücre odasını hatırladı ve bir an için midesi bulandı.

“Hep böyle miydi?”

“Evet. Üç saat oldu ve hiç iyileşmedi.” Yu Wen soğukça homurdandı. Sonra fısıldadı, “Sürekli mırıldandığını görüyor musun? Biraz dinlemek için yanına gittim.”

“Ne dedi?”

Yu Wen başını salladı ve şöyle dedi, “Sadece ‘talihsiz hayat’ gibi bir şey duydum. Ayrıca tütsü yakmakla ilgili bir şey söyledi. Gerisini anlayamadım.”

You Huo anlayışlı bir ses çıkardı ve başka bir şey sormadı.

“Ondan daha fazla cezalandırıldın, neden iyi görünüyorsun?” Yu Wen çok meraklıydı.

You Huo açıklama yapmakta üşendi ve formalite icabı cevap verdi: “Yöntemler farklıydı.”

Yu Wen: “Öyleyse ne ceza aldın?”

You Huo kısaca cevap verdi: “Uyudum ve gözetmene bir kova kan hediye ettim.”

Yu Wen: “???”

“Niye gözetmene kan hediye ettin?”

You Huo ona soğukça baktı: “Kim bilir? Bundan hoşlanıyor gibiydi.”

Yu Wen bir anda ağabeyinin “onlar” değil, “o” dediğini fark etti.

“Hangisi? Sapık falan mı?”

You Huo: “001.”

Yu Wen: “Ha…”

You Huo ve o gözetmenin arası iyi değildi ve artık bunun hakkında konuşmak istemiyordu.

Etrafına bakıp kaşlarını çattı: “Son üç saattir öylece oturuyor muydun?”

“Nasıl yapabilirim?” Yu Wen cevap duvarını işaret etti. “Ge, çözümün bana ilham verdi, ben de gidip birkaç şey yazdım.”

You Huo cevap duvarına baktı.

Üzerinde Yu Wen tarafından yapılmış karmaşık karalamalar vardı.

You Huo: “…”

Yu Wen, “Öğretmenimiz aklımıza gelen her şeyi yazmamız gerektiğini söylemişti. Bilmesek bile yazarken yanlışlıkla birkaç doğru nokta yakalayabiliriz.

You Huo: “Yani sen de bu yüzden bir deneme mi yazdın?”

Dağınık karalamaları okumaya çalıştı. Satırlardan birini işaret ederek sordu. “Burada ne yazıyor?”

Yu Wen, You Huo’dan bile daha fazla zorlanarak okumaya çalıştı. “Sanırım… ‘Toplam 13 kişi var ve 12 sofra takımı var.'”

You Huo: “Soruyu neden kopyalıyorsun?”

Yu Wen: “Sınavda yazacak bir şeyim olmadığında, kelime sayısını artırmak için sorudaki kilit noktayı vurgulamaya çalışırdım.”

You Huo: “…”

Kilit noktayı sikeyim.

Başka bir daire yığınını işaret etti: “Bu ne?”

Yu Wen: “G=mg, g=9.8N/kg…”

You Huo: “Bunun optikle ne ilgisi var?”

Yu Wen: “Mesele şu ki… sofra takımının optikle ne tür bir ilişkisi olduğunu bilmiyorum.”

You Huo: “…….”

Yu Wen, kardeşinin öfkeden çıldırmasından korkuyordu, bu yüzden hemen ekledi, “Burada ayrıca optiklerle ilgili olanlar da var.”

You Huo artık bu anlamsız karalamalara bakmak istemiyordu. Doğrudan “Nerede?” diye sordu.

You Wen çekingen bir şekilde gösterdi, “İşte. Kırılma indisi, paralel çizgiler, küresel yüzey, mercek, odak uzaklığı, görüntüleme… Bu kelimelerin hepsi optikle ilgili değil mi? Basit bir-iki ayna diyagramı bile çizdim.”

You Huo ifadesizdi. Yu Wen biraz düşündü ve ardından ağabeyini duvardan uzaklaştırıp konuyu değiştirdi. “Hep mutsuz şeylerden bahsetmeyelim. Soruyu cevaplamanın yanı sıra başka bir şey daha yaptık.”

Cevap duvarı güncellendikten sonra kulübenin altını üstüne getirmişlerdi.

Soruya göre bu bir avcı kulübesiydi ve 13 sofra takımı vardı, ancak yiyecek yalnızca 12 kişiyi beslemeye yetecek kadardı.

Fakat tavan arasını, dolapları ve çeşitli şişe ve tenekeleri bile aradıktan sonra, ilk olarak bir avcı görmediler ve ikinci olarak da sofra takımı hiçbir yerde yoktu. Yemek konusuna gelince… Sadece rüyalarında görebilirlerdi.

“2 saat aradık,” Yu Wen üzgün bir şekilde devam etti, “Böyle küçük bir kulübede iki saat! Ne kadar yol kat ettiğimizi tahmin edebilirsin. Gerçekten hiçbir şey yoktu. Ne boktan bir soru.”

You Huo, “Her yeri aradınız mı?” diye sordu.

“Aslında yapmadık.” Hastane önlüğü giymiş incecik bir adam birkaç kez öksürdü ve araya girdi. “Bakmadığımız iki yer kaldı.”

Sıska parmaklarını kaldırdı ve iki kilitli odayı işaret etti.

Odaların kapısında horoz ve tavuk vardı. Boyunları bükülmüştü ve koyu boncuk gözleri bir santim bile kıpırdamadan pencereden dışarı bakıyordu.

Belki de tavuklar çok garip göründüğünden ve her ötmeye başladıklarında ya bir ihlal nedeniyle ya da cevapları toplama zamanı geldiği içindi, kimse dokunmaya cesaret edememişti.

“Anahtarı bulmaya çalıştık ama bulamadık.”

You Huo başını salladı. Yürüdü ve iki asma kilidi inceledi. Sonra arkasını dönüp duvarlara baktı.

Yu Wen, kardeşinin kapıyı kırmak için bir balta kullanacağından endişeliydi. Hemen, “Ge! Bu tür oyunları buradaki herkesten daha çok oynadım. Bunun gibi kilitli kapılar için güç kullanmamak en iyisidir.” dedi.

You Huo soğukkanlılıkla cevap verdi, “Geri zekalı gibi mi görünüyorum?”

Yu Wen geri çekildi ve konuşmaya cesaret edemedi.

Bir an sonra ürkek bir sesle, “Öyleyse neden duvara bakıyorsun?”

You Huo, “Av malzemelerine dokunan oldu mu?” diye sordu.

Herkesin gözleri dövmeli adama kaydı.

“Siktir, neden bana bakıyorsunuz!” Dövmeli adam bunu gördü ve öfkelendi. “Daha önce beni haksız yere bıçağı saklamakla suçladınız, şimdi neyle suçlayacaksınız?”

“Haksız yere mi?” You Huo kaşlarını çattı.

“O kadar çok insan bir aradayken o bıçağın nereden düştüğünü kim bilebilir?” Dövmeli adam küfrettikten sonra sinirli bir şekilde konuştu. “Yeter! Sizin gibi aptallara açıklama yapmanın bir anlamı yok!”

You Huo ona soğukça baktı.

Dövmeli adam: “……”

Bir dakikalık sessizlikten sonra dövmeli adam, “Unut gitsin. Sen… ne sormak istiyorsun? Çabuk sor!” diye çıkıştı.

You Huo çenesiyle duvarı işaret etti: “Av ekipmanını olduğu yere geri koy. Konumuna bakmak istiyorum.”

Dövmeli adam ona dik dik baktı: “Ben deli miyim? İndirdikten sonra neden geri koyayım?”

***

Üç dakika sonra, dövmeli adam bir çanta av malzemesini çıkarıp onları birer birer geri astı.

You Huo kollarını kavuşturmuş bir şekilde arkasından takip ediyordu.

“Ben köpek değilim. Peşimde dolaşmasan olmaz mı?!”

Dövmeli adam memnuniyetsiz bir şekilde şikayet ederek sonuncusunu yerine yerleştirdikten sonra köşeye tükürdü ve uzaklaştı.

Yu Wen, “Ge, av malzemelerinde ne var?” diye sordu.

You Huo son duvarı işaret etti. “İki boş çivi var.”

“Ne?” Yu Wen oldukça şaşkındı.

“Orada asılı olan şeye ne oldu?”

Oda sessizleşti.

Aniden biri, “Doğru… iki malzeme eksik. Biri bir şey mi saklıyor?” diye sordu.

Herkes başını salladı.

Lao Yu, “Başından beri böyleydi.”

Herkes ona baktı.

“Şu… Sınav başlamadan önce biraz dışarı çıktığım zaman…” Lao Yu, You Huo’ya döndü. “Uyuyordun o yüzden sana seslenmedim. Dışarı çıkmadan önce kulübede şemsiye var mı diye bakınıyordum. O sırada iki çivi boştu. Eminim.”

“Yani, kulübeye girdiğimiz andan itibaren iki av malzemesinin kayıp olduğunu mu söylüyorsun?”

“Öyleyse kimde?”

“Avcı?” Yu Wen tahmin etti, “Yani… Gerçekten bir avcı var ve şu an kulübede değil. Belki de ava çıkmıştır?”

Herkes biraz gergindi. “Dışarı çıkamayız, eğer gelmezse onu nasıl bulacağız?”

You Huo: “Zaman henüz dolmadı, değil mi?”

Herkesin zaman duygusu biraz zayıftı ama You Huo çoktan bir sandalyeyi kenara çekmiş ve ateşin önüne oturmuştu.

Diğerleri de oturdular ve ateşe bakarken şaşkınlık içinde durdular.

Yu Yao belini destekleyerek dikkatlice yana kaydı. Bir süre You Huo’ya baktı. Diğer kişinin yan profili ateşin ışığıyla aydınlandı ve bu onu her zamankinden daha nazik gösterdi, ama gözleri hâlâ soğuk ve kayıtsızdı.

Yu Yao yüzünde suçluluk dolu bir ifadeyle, “Özür dilerim,” dedi.

You Huo ona baktı.

Yu Yao kısık bir sesle, “O mürekkep… Bunu yapan bendim ama benim yerine sen cezalandırıldın. Senden her zaman özür dilemek istedim ama ben bir şey söyleyemeden yine götürüldün.”

You Huo: “……”

Yu Yao, “Özür dilemenin faydasız olduğunu biliyorum. Bir dahaki sefere bir şey olursa senin yerine ben gideceğim.” dedi.

You Huo: “……”

Başını indirdi ve Yu Yao’ya baktı. Sonra başka tarafa dönerek ellerini ısıtmaya devam etti. “Gerek yok.”

Yu Yao bir şey söylemek isteyerek ağzını açtı ama sonunda hiçbir şey söyleyemedi.

Bir süre şaşkınlık içinde orada oturdu. Sonra aniden You Huo’ya “Korkmuyor musun?” diye sordu.

You Huo bacağını düzeltti. Ateş sobası çok sıcaktı ve biraz uykuluydu.

Tembelce, “Neden korkayım?” demeden önce bir an sessiz kaldı.

“Ölümden, kuralları çiğnemekten… ya da herhangi bir şeyden. Herkes bu konuda oldukça meraklı. Çok güçlüsün. Sanki hiçbir şeyden korkmuyormuşsun gibi.”

“Korkmanın ne anlamı var?”

Yu Yao başını salladı ve sessizce, “Bu doğru. Ama elimde değil. Çok korkuyorum…” dedi.

You Huo ona bakmadan şöyle dedi, “O kadar da korkak değilsin. Duvara yazmak için o bilinmeyen mürekkebi kullanma cesaretini bile gösterdin.”

Sanki dudaklarını kıpırdatmak bile istemiyormuşçasına uyuşuk bir şekilde konuştu. Sesi alçak ve soğuktu ama sıcak ateşin yanında ısınırken hiçbir suçlama tonu yoktu.

Yu Yao başını eğdi. Ne söyleyeceğini bilmiyordu. Uzun bir süre oyalandıktan sonra “Ben aslında…”

Ama sözünü bitirmedi. You Huo’nun, tek ayağı sandalyenin kenarına dayamış ve kolu dizine yaslanmış halde uyuyakalmış olduğunu gördü.

Bir an şaşırdı ve sözlerini geri yuttu. You Huo’yu uyandırmadan yavaşça iki yaşlı kadına döndü.

“Yine nasıl uyuyakaldı?” Yaşlı kadın fısıldadı. “Az önce geldiğinde uyumamış mıydı?”

Yu Wen bunu hafifçe duydu ve You Huo’ya baktıktan sonra içinden cevap verdi: Evet ama ge ne kadar uyursa uyusun hep uykusu gelir.

Yu Yao söyleyecek çok şeyi olduğunu söylemedi. Yaşlı kadına yaslandı ve gözleri bir şey düşünüyormuş gibi uzaklara daldı.

***

Bilinmeyen bir süre geçti ve kulübedeki saat değişti.

Pekin saati, sabah dört.

Horozdan gelen ani çığlık herkesi korkuttu.

Hızlıca oturdular ve uykuya daldıklarını fark etmeden önce birbirlerine baktılar.

Yu Wen kendini uyandırmak için birkaç kez tokat attı.

Ellerini indirdiğinde garip bir ses duydu.

“Şşt…”

İşaret etti ve sessizce sordu, “Siz de bir şey duyuyor musunuz?”

“Ne?” Lao Yu, saçma sapan konuştuğunu düşünerek oğluna baktı.

Yu Wen, “Duymuyor musun?” diye sordu, “Bu… çıtırtı sesi gibi.”

Oda sessizleşti ve kimse hareket etmeye cesaret edemedi.

Hareketi dinlerken herkesin yüzünde temkinli bir ifade vardı.

Birkaç saniye geçtikten sonra çıtırtı sesi tekrar duyuldu. Bu sefer herkes net bir şekilde duymuştu.

Sanki karda ağır bir şey sürükleniyormuş gibiydi.

Hastane önlüğü giymiş sıska adam pencereden dışarıyı işaret etti ve sessizce, “Burada,” dedi.

Daha ağzını kapatamadan kapı gıcırtıyla açıldı.

Kapının dışında siyah bir gölge vardı.

Elinde bir demet ip tutan solgun yüzlü bir adam içeri girdi.

Bedeni iriydi ama çok uzun değildi. Kağıt gibi bir yüzü ve tuhaf gözleri vardı. Siyah göz bebekleri o kadar büyüktü ki beyaz kısım çok az görünüyordu.

Halatı yavaş yavaş sarmak için sırtını eğdi. Belinde büyük bir bıçak asılıydı ve her hareketinde küçük bir zil sesi duyuluyordu.

Odadaki kimse konuşmadı. Herkes onun eve bir çuval sürükleyip kapıyı kapatmasını izledi.

Sonra nihayet ateş sobasına bakmak için başını çevirdi. Kara gözleri iki kez kırpıştırdı: “Ah… Bu harika, misafirler var.”

Herkes: “…”

Gelen kişi bekledikleri avcıydı.

Elini sıktı ve “Son birkaç gündür kar yolları kapatmıştı, o yüzden… yeni misafirlerin geleceğini tahmin etmiştim.”

Misafirler: “…”

“Dışarısı gerçekten çok soğuk.” Yavaşça devam etti, “Kar çok yoğun. Bütün her şey saklanmış, bu yüzden pek av bulamadım. Sonunda bir tane bulmadan önce çok uzun süre kazdım.”

Çuvalı tekmeledi ve herkese gülümsedi. Ağzı neredeyse kulaklarına ulaşacaktı. “Yemeğe yetişebildiğiniz için gerçekten şanslısınız.”

Tekrar iç çekti ve açıkladı, “Maalesef dağ karlı olduğundan pek fazla şey yok ve bir grupla karşılaşmam hep uzun zaman alır. Hayatta kalmak için midemi sıkıştırmam gerekiyor, bu yüzden günde sadece iki öğün yemek yiyorum.”

“Bir kez sabah 4’te ve sonra öğlen 4’te. Benimle harika bir yemek yeme şansı zor bulunur.” Sonra dolabın üstündeki saate baktı, “Ah, tam zamanı. Çok beklemiş olmalısınız, açsınız değil mi? Midenizin guruldadığını duyabiliyorum. Sabırsızlanıyor musunuz?”

Misafirler: “…”

“Kaç kişi var?” Parmağını uzatıp tek tek saydı, “Yaşlı kadın, hasta adam, haydut, ayyaş, ayyaşın oğlu…”

İsimlerin hiçbiri hoş değildi ama onları işaret ettiğinde hepsinin yüzleri korkudan yeşile döndü.

You Huo’ya ulaştığında durakladı, hiç mutlu gözükmüyordu. “Neden hâlâ uyuyan biri var?”

“Neyse.” Avcı A onunla fazla ilgilenmedi. Hepsine iyice baktı ve şöyle dedi: “Görünüşe göre toplam 13 kişi var ama benim yeterince yiyeceğim yok. Sadece 12 kişi için yeterli. Ne yazık.”

Sonra dudaklarını yalayarak, “Gerçekten açım ama biraz daha beklemeniz gerekecek. Hazırlanmam lazım. İlk defa bu kadar çok misafirim oluyor.” dedi.

Yu Wen: “……”

Ben de ‘ilk defa’ bu kadar kız gibi davranan bir avcı görüyorum.

Avcı A eğildi ve çuvalı aldı.

Çuval özellikle ağır görünüyordu. İçeriğini bilmiyorlardı ve bilmek de istemiyorlardı.

Çuvalı odanın köşesine sürükledi ve kapısından tavuk sarkan odanın önünde durdu.

Anahtarlar şıngırdadı ve Avcı A bir tanesini seçip odanın kapısını açtı.

Anında etrafa çürük bir koku yayıldı.

Tarif etmesi zor bir kokuydu. Çürümüş et, toz ve çürüyen tahta birbirine karışmış gibi kokuyordu.

Herkes kapısında tavuğun asılı olduğu odanın yatak odası olduğunu düşünmüştü.

Fakat bu oda aslında bir mutfaktı.

İçeride uzun bir masa vardı. Birinin üzerine yatabileceği kadar genişti.

Diğer tarafta uzun, kırmızı ahşap bir dolap vardı. Orada çok sayıda kilit asılıydı.

Avcı A odadaki insanlara gülümsedi ve ardından hafifçe eğilerek selam verdi. “Lütfen bekleyin. Yemek yakında hazır olacak.”

Daha sonra kapıyı kapattı.

***

Ateşin başındakiler uzun süre sessiz kaldı. İçlerinden biri korkuyla “Yemek yemek istemiyorum, eve gitmek istiyorum” dedi.

“Şu an gitmeyi kim istemiyor!” Dövmeli adam, bilinmeyen bir ara kalabalığa katılmıştı. Muhtemelen Avcı A’dan korkmuştu, “Geri dönebilir miyiz ki? Götün yiyorsa git ve kapıdan dışarı fırla!”

Herkes tekrar suskunluğa büründü.

Bir an sonra Lao Yu yutkundu. “O avcının ağzı çok büyüktü. Bir insan kafasını kolayca yutabilir. İçimde insanları yediğine dair bir his var…”

Yu Yao, “O çuvalın içinde ne vardı?” diye mırıldandı.

Bu iki cümleyi düşündüklerinde, son derece ürkütücüydü.

Herkesin gözleri pencereden dışarı kaydı. Dışarıdaki kar fırtınası hâlâ durmamıştı. Sınavdan önce Lao Yu araştırmak için dışarı çıktığında her şeyin karla kaplı olduğunu söylemişti. Buradan yüz mil uzakta herhangi bir insan ya da ev yoktu…

O zaman bu av nereden geldi?

Ayrıca Avcı A, yiyeceğin kardan çıkarıldığını söylemişti.

Öğleden sonra buraya geldiklerinde radyoyu dinlemeyen bir adam vardı ve cesedi kısa sürede karın altına gömülmüştü…

Herkes o anı hatırladı ve yüzlerinde derin bir korku oluştu.

Yu Wen kusmak üzereydi.

“Kusmak istiyorsan arkanı dön.” You Huo’nun soğuk sesi çınladı, “Bir daha üzerime kusma.”

“Ge, uyandın mı?!” Yu Wen şaşkınlıkla haykırdı.

“Ne diye bağırıyorsun! Biraz daha sessiz olamaz mısın?!” Dövmeli adam sinirle Yu Wen’e bağırdı.

You Huo dövmeli adama baktı ve “Uyuyamadım” dedi.

Yu Wen: “Ah– O zaman neden her zaman gözlerini kapatıyorsun?”

“Gözlerim rahatsız.”

Yu Wen, babasının You Huo’nun gözlerinden ameliyat olduğunu ve parlak şeylere uzun süre baktıktan sonra yorgun ve rahatsız hissettiğini söylediğini hatırladı. Ancak You Huo’nun bundan bahsettiğini hiç duymadığı için çoktan unutmuştu.

Yu Wen, “Ge, Avcı A’nın söylediği her şeyi duydun mu?” diye sordu.

You Huo onaylayarak mırıldandı.

Yu Wen, “Ne yapacağız?”

You Huo tembelce, “Biraz açım. Akşam yemeğini bekleyelim.”

Yu Wen: “……”

Kimi korkutmaya çalışıyorsun?

Etiketler: novel oku Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 6: Avcı A, novel Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 6: Avcı A, online Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 6: Avcı A oku, Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 6: Avcı A bölüm, Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 6: Avcı A yüksek kalite, Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 6: Avcı A light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X