Çevirmen: Ari
Bölüm 21: Köylüler
Çeviri uygulamalarının bile tanıyamadığı yabancı bir dil…
Sistem gerçekten işini biliyordu.
“…Peki ya internet?” Yu Wen telefonunun ekranına dokundu ve endişeyle, “İndirdiğim dosya yeterli olmadığı için mi? İnternete bağlanmak yardımcı olur mu? Gözetmen bu konuda yardımcı olabilir mi?”
Herkes bunu duyar duymaz Qin Jiu’ya döndü. Gözetmen, oturma odasındaki bir rafın önünde durmuş, canı sıkkın bir şekilde tütsülüğe bakıyordu. Sanki kafasının arkasında bir çift göz varmış gibi arkasına bile dönmeden, “Ödül kartını çeken siz değilsiniz. Ne diye bana bakıyorsunuz?” dedi.
Odadaki tütsü kokusu çok güçlüydü. Kapağı açtı, yanmış bir şey çıkardı ve bir kenara attı. İnce parmaklarıyla tütsülükle oynarken yanmaktan korkuyormuş gibi görünmüyordu.
Qin Jiu’nun sözlerini duyduklarında bu sefer herkes You Huo’ya bakmaya başladı.
Ama You Huo konuşamadan, bu öneriyi öne süren Yu Wen pes etti, “Boş verin. Sözlüğün tamamı önceden indirilmiş olmalıydı. Bunu öylesine önerdim. Bütün çeviri uygulamalarında Romanca yoksa, internete bağlansak bile muhtemelen bulamayacağız. Ve hiçbir şey bulamazsak kart da bir hiç için boşa harcanmış olacak.”
Chen Bin sağa sola baktı ve “Ne kartı?” diye sormadan edemedi. “Bu gruba katıldığımdan beri bahsettiğinizi duyuyorum ama soramayacak kadar utandım.”
Kart çekildiğinde gruptakilerin hepsi oradaydı. Zaten herkes bunu bildiğine göre saklamanın bir anlamı yoktu.
Bu yüzden basit bir şekilde Chen Bin’e ödül kartını ve kullanımını anlattılar.
Bunu duyan Chen Bin şaşkına dönmüştü, “…Gerçekten ödül alınabiliyor mu? Bununla ilgili söylentiler duymuştum ama hepsinin yalan olduğunu düşündüm. Ne yaptınız? Bu fırsatı nasıl yakaladınız?”
Herkes utanarak içlerinden şöyle düşündü: Bunun nedeni sistemin grubu rastgele oluşturması ve bizim altın bir kalçaya sarılmamıza izin vermesi.
Chen Bin oldukça anlayışlıydı. Herkesin yüz ifadesinin değiştiğini görünce daha fazla soru sormadı.
Liang Yuanhao’ya baktı ve onun dudaklarını sıkıca birbirine bastırdığını gördü. Yüzünde kötü bir ifade vardı. Aslında kendisi de pek harika görünmüyordu.
Ödül kartını kendileri görmeseler de duymuşlardı.
Onlara ödüllendirilme fırsatı verilmesine sebep olan şey ne olursa olsun, bu onlara bir şeyi kanıtlıyordu- Bu grup çok güçlüydü.
Ya da daha spesifik olursak, grupta çok güçlü biri vardı.
O kişinin kim olduğuna gelince, apaçık ortadaydı.
Fakat ikisi de tesadüfen o büyük ustanın yaptığı şeyin tersini yapmayı seçmişlerdi.
Chen Bin, Liang Yuanhao’yu nazikçe dürttü ve diğerleri bir şeyler tartışmaya devam ederken gizlice fısıldadı: “Pişman mısın?”
Liang Yuanhao kötü bir ifadeyle, kabaca şöyle dedi: “Sonuçlar henüz belli değil. Bir kez haklı olması, her zaman haklı olacağı anlamına gelmez. Pişman değilim.”
Chen Bin yere bakmadan önce yüzünü buruşturdu. “Ben biraz pişmanım.”
***
Yu Wen, “Ge, gözetmenin yardımını istiyor musun?” diye sordu.
“Hayır.”
You Huo kanepenin kolluğuna oturarak telefonuyla oynamaya devam etti.
O sırada Qin Jiu, tütsü brülörünün kapağını kapatıyordu.
Daha sonra gelişigüzel bir şekilde renkli bir havlu alarak parmaklarını sildi ve You Huo’nun arkasına doğru yürüdü. İki eliyle kanepenin arkasına bastırarak, “Gerçekten istemiyor musun? Bu kart çok uzun zamandır bende ve kullanmak için sabırsızlanıyorum.” dedi.
You Huo yanıt olarak başını kaldırmadan homurdandı.
Qin Jiu daha da eğlenmiş hissediyordu.
Bu aday gerçekten ilginçti. Sınav kurallarıyla ilgili olan basit soruları sormaktan çekinmiyor, hatta gözetmenlere kaba davranabiliyordu ama iş yardım kartına geldiğinde kullanmak istemiyordu. Yardım istemek, onun için başını öne eğmek gibiydi.
Çiğnemesi ne zor bir kemik parçası.
Gözetmen 001 içten içe böyle düşündü.
O sırada, You Huo telefonuna birkaç kez dokundu ve Kara Dul’un genç bir kadınınkine benzer sesi odada yankılandı.
İngilizce gibi değildi. İngilizce olsaydı hepsi anlayabilirdi. Fazla bilmiyor olsalar bile birkaç kez yavaşça oynatırsalar konuşmanın yaklaşık %70-80i herkes tarafından anlaşılabilirdi.
Ama romanca hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı, bu yüzden kaydı tüm gün boyunca başa sarsalar bile hiçbir şey elde edemezlerdi.
Umutsuzluk içinde, anlaşılmaz bir sesin yankılanıp durduğu oturma odasında sessizce oturdular.
Sesi onuncu kez oynattıklarında, birisi aniden parmağını şıklattı.
Herkes birden transtan çıktı, “Ne oldu? Sorun ne?”
Parmağını şıklatan Mike’tı.
Ağzını açtı ve heyecanla haykırmadan önce Kara Dul’un söylediği son birkaç kelimeyi dikkatle dinledi.
Çok hızlı konuştuğu için kulağa rastgele söylenmiş kelimeler gibi geliyordu.
Lao Yu ve diğerlerinin kafası karışmıştı. Döndüler ve You Huo’ya, “Ne diyor?” diye sordular.
You Huo kaşlarını çattı, “Kara Dul’un Romanca, Farsça ve Rusça kelimeleri karıştırarak konuştuğunu söylüyor.”
Sonra döndü ve Mike’a sordu: “Emin misin?”
Mike dört ülkenin kanını taşımasına rağmen iyi bir görünüşe sahip olmasa da, yine de temel dil becerilerine sahipti. Sakince büyükbabasının Rus olduğunu açıkladı. Rusça’da yetkin olmamasına rağmen kelime dağarcığı fena değildi. Farsçaya gelince, üniversitede bununla ilgili birkaç seçmeli ders almıştı. Romanların göç sürecinde sıklıkla yaşadıkları halklardan ve yerlerden etkilenerek farklı yabancı dilleri kendi dillerine dahil ettiklerini biliyordu.
Ayrıca Kara Dul’un sınava girenlerin konuştuğu dil olan Çince’yi anlaması gibi, yerel dilleri de öğrenmişlerdi.
Köy muhtarı, Kara Dul’un birkaç Rusla birlikte savaştan kaçmak için geldiğinden bahsetmişti. Muhtemelen o Rus arkadaşlarından etkilenmişti ve kendisi de bunun farkında değildi.
Bunu duyduklarında herkes heyecanlandı.
Yu Wen, Mike’a hayranlık dolu yavru köpek gözleriyle bakarken, “Çabuk! Acele et ve bize söyle! Ne duydun?” diye sordu.
Bu soruyu duyan Mike biraz utandı. Hafifçe tombul yüzü pembeleşti ve birkaç kelime söylemeden önce birkaç kez iç çekti.
“Mezar”
“Çiçek”
“İğne”
“Güneş”
You Huo, gruba dönüp “Bu kadar” demeden önce Mike’ı dinledi.
Herkes: “……”
Lao Yu, “Sorular neydi?” diye sordu.
Yu Wen ifadesiz bir şekilde cevap verdi: “1. Kara Dul’un adı ne? 2. Kara Dul’un ailesi nerede ve 3. Kara Dul’un evinde kaç kişi var?”
Bu dört kelimenin hiçbiri soruyu cevaplamıyordu…
İçlerinde kabaran tüm umut bir anda söndü.
Herkesin hevesli ifadesi solmuş ve yüzleri tekrar donuklaşmıştı.
***
Onlar farkına bile varamadan güneş çoktan batıya doğru hareket etmiş, ormanın ardına saklanmıştı. Loş bir gün batımı sonrası parıltısı yayıyordu.
Pencerenin yanında oturan Yu Yao aniden perdelerin ötesine baktı ve sessizce mırıldandı, “Köylüler…”
“Ha?” Yu Wen yanına gitti, “Hangi köylüler?”
Yu Yao perdeleri tamamen açtı ve küçük yuvarlak pencereden ileriyi gösterdi, “Nehrin diğer tarafında bazı insanlar var. Muhtemelen köylülerdir?”
Donmuş nehir güneş ışınlarıyla parlıyordu. Nehrin diğer tarafında, evlerinden çıkan insanlar vardı. Kollarında sepetlerle dikkatlice nehre doğru ilerliyorlardı.
“Gerçekten de öyle.” Chen Bin mırıldandı, “Köy muhtarı alacakaranlıkta bir şeyler yapmak için dışarı çıkacaklarını ve etrafın daha canlı gözükeceğini söyledi ama…”
Sadece iki-üç kişiyle nasıl canlı gözükebilirdi ki???
Her halükarda, insanların olduğu yerde ipuçları da olacaktı.
You Huo siyah ceketini giydi ve yüzünün alt yarısını kapatmak için fermuarı çenesine kadar çekti. Daha sonra kapıdan çıkmak için ilerledi.
Diğerleri de arkasından onu takip ediyordu. Qin Jiu telaşsızca You Huo’nun yanına yürüdü ve yarım adım gerisinde kaldı.
“Kıyafetlerini puan kullanarak mı aldın?” You Huo gözlerini kısarak ona baktı.
“Senden bazı ‘hediyeler’ aldığım ve çok cömert olduğum için sana birkaç tavsiyede bulunmama izin ver.” Qin Jiu ellerini ceketinin cebine soktu ve yanında yavaşça donmuş nehir boyunca yürüdü, “Bu sınavdan sadece bir avuç insan geçer. Her halükarda, gözetmen olarak görev yaptığım süre boyunca pek fazla kişi görmedim. Sınava girenler için, puanları bu kadar pervasızca harcamamak en iyisidir.”
You Huo’nun düz burnu ceketinin altındaydı ama nefes verirken hâlâ beyaz bir sis çıkıyordu.
Karşı kıyıya geçtiğinde açık renkli gözleri yakınlarda duran orta yaşlı bir kadına takıldı.
Kadın tipik bir şekilde giymişti. Boynundan ayaklarına kadar onu saran son derece uzun bir kışlık paltosu vardı ve başı büyük bir eşarbın içine neredeyse tamamen gömülmüştü.
Nehrin kenarına beceriksizce çömeldi ve yanındaki adama işaret ederek, “Buraya gel ve buzu kes.” dedi.
You Huo, Qin Jiu’ya bir bakış atmadan önce bir süre onları izledi, “Git ve tavsiyelerini başka birine ver. Buna ihtiyacım yok.”
Ardından iki köylüye doğru yürümeye başladı.
İki köylü You Huo’yu gördüklerinde bir an afalladılar. Fakat sonra sert ifadeleri yavaş yavaş bir gülümsemeye dönüştü, “Yeni ziyaretçilerden misin? Köy muhtarı daha önce bahsetmişti.”
You Huo, köy muhtarının evine baktı. Kapıları ve pencereleri sıkıca kapatılmıştı.
“Evet, bu sabah geldik.” Diye cevapladı.
Köylüler başlarını sallasalar da pek memnun gözükmüyorlardı, “Karşı tarafta mı yaşıyorsun?”
“Evet.”
Köylüler: “….”
İkisi de bir an sustular ve bir süre sonra, “Bize sormak istediğin bir şey var mı? Yeni geldiğine göre hâlâ rahatsız hissediyor olmalısın?”
You Huo yukarı baktı: “Sorun değil.”
Köylüler: “…”
Buzu kazmaya devam etmek için geri dönmeden önce bir süre birbirlerine baktılar. Biraz kazdıktan sonra tekrar You Huo’ya döndüler.
“Kara Dul’un evine mi gittiniz?” Orta yaşlı kadın sormadan edemedi.
You Huo başını salladı, “Evet, bütün öğleden sonra oradaydık.”
“Ah…… peki ne yaptınız?”
You Huo, “Birkaç oyuncak bebek yaptık. Onları hiç gördünüz mü?”
İki köylü de biraz korkmuş görünerek duraksadı.
Daha sonra You Huo konuşmaya devam etti, “Ve bazıları hiç yapmadı.”
Tuhaf olan, köylülerin yeniden titremeye başlamasıydı.
Bir an sonra kadın başını kaldırıp şöyle dedi: “Görmedik, genelde Kara Dul’a sadece ziyaretçiler gider. Nehrin karşısına nadiren geçiyoruz.”
You Huo: “Daha önce de ziyaretçiler geldi mi?”
Kadın başını salladı, “Evet. Onlar da sizin gibiydiler ve her zaman gruplar hâlinde gelirlerdi.”
You Huo, “Peki onlara ne oldu?” diye sordu.
Kadın bir an afalladı. Daha sonra başını salladı ve, “Aslında… onların ayrıldığını hiç görmedim.” dedi.
Nehri yeni geçen diğer adaylar bunu duyduklarında neredeyse donmuş nehirde kayıyorlardı.
Qin Jiu yürüdü ve You Huo’nun yanında durdu. Başını hafifçe eğerek, “İnsanları eğlendirmeyi gerçekten seviyorsun” dedi.
You Huo: “…”
Tam karşılık verecekken diğer köylü adamın elindeki metal alet çınlayarak yere düştü.
İkisi de ona döndü, adam birkaç saniye You Huo’ya, ardından birkaç saniye Qin Jiu’ya baktı ve yavaşça konuştu, “Sanırım… ikinizi bir yerde görmüşüm.”
You Huo şaşırmıştı: “Kimi? Bizi mi?”
Yorum