Çevirmen: Ari
Bölüm 132: Tanıdık Bir Yabancı
Di Li neredeyse nefes almayı bırakacaktı.
Aniden bir şey hatırladı– Bu floresan adamı nerede gördüğünü hatırlamıştı!
Bir fotoğrafta görmüştü.
Bu adam hakkında güçlü bir izlenim edinmemesinin nedeni kötü hafızası ya da diğer tarafın pek bir şey yapmaması değildi. Onu sadece bir fotoğrafta görmüş olmasıydı.
Sınavın ilk aşamasında Shirley’nin evindeydi.
Çalışma odasındaki cam dolabın içinde çeşitli eşyalarla dolu bir karton kutu vardı; kırık aletler, kadranlar, tenis topları, buruşmuş notlar ve bir sürü fotoğraf albümü ve fotoğraf çerçevesi.
Bunların çoğu Shirley’nin anne ve babasının geride bıraktığı eski şeylerdi ve o sırada çözmeleri gereken problemle pek ilgileri yoktu, bu yüzden adayların çoğu bunlara dikkat etmemişti.
Ama Di Li farklıydı.
Bu küçük öğrencinin, yalnızca fen lisesi öğrencilerine özgü bir sorunu vardı– Çok sayıda soru çözdükten sonra, hiçbir şeyi gözden kaçırmamak için her şeyi kelime kelime iki kez kontrol etme alışkanlığı edinmişti.
Shirley’nin evini keşfederken bir arama köpeği gibiydi. Önemli olsun ya da olmasın, her şey onun tarafından incelenmişti. Ne olursa olsun, her şeyin zihninde haritalanmış olmasını istiyordu.
Bu bir grup fotoğrafıydı. Fotoğrafta Shirley’nin ailesi ve floresan çift vardı ve evin arka bahçesinde çekilmişti.
Onlar komşulardı.
Arkasında bir şeyler yazıyordu ama Di Li şu an hatırlayamadı.
O sırada her ihtimale karşı telefonuyla her şeyin fotoğrafını çekmişti.
Sadece telefonunu çıkarıp kontrol etmesi gerekiyordu ama…
Floresan adamın parmağı pencereyi hafifçe araladı ve sıkı kilit deforme oldu. Onu dışarıda tutmaya yetmeyecekti.
Neredeyse içeri girecekti!
Di Li ayağa fırlayıp koştu.
İçeriye uzanan kolu yakaladı ve sürgülü pencereye çarptı.
Ne içeri girebilen ne de dışarı çıkabilen diğer kişi ise dördüncü kattaki pencereye tutunarak onunla boğuştu.
Floresan adam rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. Pencerenin ardındaki yüzü yavaşça geniş bir sırıtış sergiledi. Di Li, ağzının ince ve keskin dişlerle dolu olduğunu açıkça görebiliyordu.
Kahretsin.
Bir anda tüyleri diken diken oldu.
Di Li hayatında hiç olmadığı kadar yüksek sesle bağırdı, “GE— BURADA!!! AYNA İNSAN!!! VAR!!!”
GÜM—
Bağırdığı anda kapı gürültüyle açıldı.
Çok hızlılar?!
Di Li için her şey bulanıktı. Gördüğü tek şey iki figürün hızla geçmesiydi.
Floresan adamın yüzündeki gülümseme dondu.
Geri çekilmek istedi ama çok geçti.
Bir sonraki saniye kolu daha büyük bir güçle kavrandı ve cama doğru çekildi.
Pat!
Cama öyle şiddetli çarpılmıştı ki, yüzü yaralandı.
Floresan adam odaya baktı ve You Huo’nun ifadesiz yüzüyle karşılaştı. Tekrar mücadele etti.
Pat!
Bir çarpma daha.
Floresan adam: “……..”
Ne zaman çırpınsa cama çarpıyordu! Başı dönüyordu, öfkesi de artıyordu.
O lanet pencere sonunda tamamen açıldı ve floresan adam zorla odaya sürüklendi. Kahretsin… ondan bile daha güçlüydü!
Döndü ve pencereden bağırdı, “Benim için endişelenme! Koş!”
Qin Jiu dışarı baktığında üçüncü ve dördüncü kat arasındaki duvara sıkıca yaslanmış başka bir floresan figür gördü.
“Koş!!! Ne yapıyorsun?! Duvara tırmanabileceğini mi düşünüyorsun?!” Floresan adam boynunu uzattı ve bir kez daha karısına bağırdı.
Bu bağırışın ardından Qin Jiu’nun dışarı atladığını gördü.
Floresan adam: “……”
You Huo geriye baktı ve homurdandı, “Gerçekten duvara tırmanabiliyor.”
Floresan adamın yüzü öfkeden kıpkırmızı oldu.
Kısa bir süre sonra eşiyle yeniden bir araya geldiler.
İkisi sıkıca birbirine bağlandı ve projeksiyon odasının ortasına bırakıldı. Her biri birer ok tutan bir grup insan tarafından çevrelenmişlerdi.
Yanlış bir şey söyledikleri anda sanki bir kirpiye dönüşeceklerdi.
Herkesin yüzü gergindi ve ara sıra kapıya bakıyorlardı.
Bir süre sonra kapı açıldı.
Chu Yue içeri girdi ve şöyle dedi: “Onları geri getirdim. Üçü de yaşıyor. Biraz kan kaybetmişler ama çok fazla değil bu yüzden yarayı tedavi etmek zor olmayacak.”
Daha sonra You Huo ve Qin Jiu’da yardım etmeye yöneldi.
Çok geçmeden yan binadaki üç talihsiz öğrenci de odanın köşesinde yatıyorlardı.
Wu Li ilk yardım çantasıyla içeri girdi ve Yang Shu ile birlikte yaralarıyla ilgilendi.
Di Li, “Yerde yatmaları iyi mi? Yan taraftaki odada bir yatak var veya bir kanepe de iyi olabilir.” dedi.
“Burada yap.” Qin Jiu pencereye doğru yürüdü ve dışarı bakmak için perdeyi kenara itti, “Bu üç çocuğun üzerindeki kan çok güçlü. Ayna İnsanları çekme ihtimali var. Tekrar pencereden tırmanabilirler.”
İşini bitirince bir sandalye alıp You Huo’yla birlikte odanın onlardan uzak bir köşesine oturdu.
Di Li şaşkına dönmüşken, sandalyelerin takırtısını duydu. Bu iki doktor dışında, diğer herkes bilinçli olarak uzaklaşmıştı.
“Neden uzaklaştınız?” diye sordu Di Li.
Yu Wen burnunu sıkıştırdı, “Kan kokuyor. Çok uzun süre koklarsak acıkırız. Kontrolü kaybetmemek için uzaklaşıyoruz.”
Di Li: “Ah…”
Tam bunları söylerken floresan adam heyecanla bağırmaya başladı.
“Ne demeye çalışıyorsun?” You Huo öne eğildi ve eldivenlerini ağzının içinden çıkardı, “Konuş.”
Floresan adam yere tükürdü ve şöyle dedi: “Siz de Ayna İnsan mısınız??? O zaman bana bunu neden yapıyorsunuz?”
Bu, insanın hassas noktasına dokunma taktiğiydi.
You Huo eldivenleri tekrar yerine soktu.
Floresan adam: “……..”
Di Li başını okşadı ve telefonunu çıkardı, “Neredeyse unutuyordum. Bu ikisi başta buradaki kasabalılarmış ve daha sonra Ayna İnsan olmuşlar. Aday değiller. Onlar Shirley’nin komşuları. Shirley’nin anne ve babasının günlüklerinde onlardan bahsettiğini ve bir grup fotoğrafı olduğunu hatırlıyorum. Bir fotoğraf çekmiştim. Bir bakayım…”
You Huo ve Qin Jiu’nun yanına doğru yürürken başparmağıyla hızla fotoğrafları karıştırdı.
Diğerleri de geldi. Yu Wen telefonunu işaret etti ve yorum yapmadan edemedi, “Aman Tanrım, neden yatağın altındaki çorapların fotoğraflarını çektin ki?”
Di Li, sanki çok açıkmış gibi cevap verdi, “Her ihtimale karşı nasıl yerleştirildiği ve nasıl sıralandığı dahil, her şeyin fotoğraflarını çektim ve önemli olabileceğini düşündüklerim için birkaç tane daha çektim. Her şeyi hesaba katmasaydım, şimdiye kadar nasıl hayatta kalabileceğimi düşünüyorsun? Tahmin ederek mi?”
Hayatının on sekiz yılını tahmin ederek geçiren Yu Wen utanç duydu.
“Çimler… çimler…” diye mırıldandı Di Li. Sonra gözleri parladı, “Buldum.”
Gerçekten de bir grup fotoğrafıydı. Shirley’nin ailesi solda dururken floresan çift sağda duruyordu. Arka planda çimli bir alan ve küçük bir bina vardı.
You Huo bu fotoğrafı gördüğü anda kaşlarını çattı.
Fotoğraftaki floresan çift şimdiki kadar rahat giyinmemişti. Doktorların ve bilim insanlarının giydiği türden beyaz önlükler giymişlerdi.
Belki de fazla hassas davranıyordu, birden annesini hatırladı.
Di Li bir ‘ah’ sesi çıkardı: “Bunun fotoğrafını neden çektiğimi hatırladım.”
“Neden?” diye sordu Yu Wen.
Di Li: “Çünkü ikisi de öne çıkan özelliklere sahip olan tek kişiler.”
Yu Wen: “?”
“Hem yararlı hem de yararsız olanlar dahil tüm fotoğraflara baktım. Diğerleri her zaman kazak, tişört, kot, elbise giyiyordu… Neyse, hepsi sıradan giyiniyordu ve bu kadar çok fotoğrafa baktıktan sonra, hafızam bulanıklaştı. Ne demek istediğimi anlıyor musun? Bu yüzden mi başını sallıyorsun?”
Yu Wen başını kaşıdı, “Şey… Lütfen devam et.”
Di Li devam etti: “Şöyle söyleyeyim. Kasabalılar birbirlerinden alakasız NPC’ler. Shirley’nin günlüğünde Zhang San’ın marangoz olduğu yazıyorsa, Zhang San marangozdur. Li Si’nin öğretmen olduğu yazıyorsa, Li Si öğretmendir. Aldığımız tüm bilgiler Shirley ve ailesinden geliyor ve bunlar olmadan ayırt edilemezler. Yani onlar önemsiz karakterler. Anladın mı?”
“Ama bu çift kimliklerini belli eden beyaz önlükler giyiyordu. Diğer kasabalılardan farklılardı, bu yüzden alışılmadık geldi.” Di Li mırıldandı, “O zamanlar önemli figürler olduklarını düşünmüştüm ama dikkatli bakmamışım.”
İlk başta beyaz önlüklere odaklanmış, görünümlerini ise hiçe saymıştı.
Bu yüzden daha sonra floresan kıyafetlerle ortaya çıktıklarında onları hemen tanıyamadı.
Geri kaydırıp bir fotoğraf daha çıkardı.
Arkasında Shirley’nin anne ve babasının yazdığı sözler vardı. Bu fotoğrafın Lee ve karısıyla birlikte çekildiği yazıyordu.
“Yakın zamanda işlerini bitirip tatile geldiler. Lee’nin aklında bir şeyler var gibi görünüyor ve her zaman morali bozuk. Belki de onu endişelendiren veya mutsuz eden iş ile ilgili meselelerdir? Ama yine de çok arkadaş canlısıydılar.”
“Lee?”
Floresan adam birkaç boğuk çığlık attı.
You Huo, ağzını tıkayan eldivenleri çıkarıp floresan adamın nefes almasına izin verdi.
Dudaklarının köşesinde hâlâ kan izleri vardı ama bunun dışında, insanlık dışı görünümlü Ayna İnsanlarla ilişkilendirilmesi çok zordu. Di Li’nin de söylediği gibi, bu çift diğer Ayna İnsanlardan tamamen farklıydı ve bu kasabaya uymuyorlardı. Gerçek bir insanın çizgi filme atıldığında hissedilecek türden bir farklılıktı.
“Buralı mısınız?” diye sordu You Huo.
Lee’nin gözleri bir an boş kaldı. “Burası mı?”
Qin Jiu ekledi: “Brandon Kasabası.”
Lee başını sallamadan önce bir anlığına afalladı, “Ah, doğru. Kelly ve ben buraya yerleştik. Aslında tatil için gelmiştik.”
Duraksadı ve ekledi, “Çok uzun bir tatil. Ondan önce her şey çok yorucuydu.”
“Peki daha önce ne yapıyordunuz?”
“Öncesinde…” Lee ne diyeceğini bilemedi. Karısına bakmak için döndü, “Şu şeyi ağzından çıkarabilir misin? Diğer Ayna İnsanlarla aynı grupta değiliz. Zararsızız.”
“Zararsız mı? Peki ya o üçü?” Yu Wen odanın köşesindeki üç öğrenciyi işaret etti.
Lee kısık bir sesle, “Çok açtık. Ama gerçekten kimseyi incitmek istemiyorduk. Sadece biraz kan içmek istedik.” dedi.
DI Li, “O zaman neden pencereme tırmandın?” dedi.
“Çünkü yeterli değildi.” dedi Lee, “Diğer Ayna İnsanları görmedin mi? Deliriyorlar ve bir insanın bütün vücudunu kurutuyorlar. Kendimizi dizginleyebiliyoruz ama yeterli miktarda besine ihtiyacımız var. Çok uzun süre aç kalırsak, kontrolü kaybedebiliriz.”
Odadaki herkese baktı ve yutkundu, “Başlangıçta bu kadar çok insan varken, her birinizden biraz alabileceğimi düşündüm. Bir gün yetecek kadar doyardım ve hiçbirinize bir şey olmazdı. Ama bunu düşünmemiştim…”
Burada talihsizlik tanrılarıyla karşılaşacağını hiç düşünmemişti.
Qin Jiu aniden ona sordu: “Neden kimseye zarar vermek istemiyorsun?”
Lee bir şey düşünmüş gibi görünüyordu ve yüzünde iğrenti ifadesi vardı. “Çünkü biz buradaki insanlardan farklıyız.”
Yüzü solgundu ama çok tutarlı konuşuyordu, “İlk böyle olduğumuzda, Kelly ve ben birbirimizin kanını içtik. Bunun nedeni… nasıl desem, bunun aslında çok özel bir konu olduğunu hissetmemizdi. Ama sonuç daha kötüydü. İçtiğimiz gün işe yarıyordu ama ertesi gün açlık hissi birkaç kat daha şiddetli oluyordu. O zamanlar delirmek üzereydik! Çok rahatsız ediciydi; dayanamadık ve sıradan bir kasabalı bulmak zorunda kaldık.”
Üç öğrenciye baktı ve pişmanlıkla şöyle dedi: “Aklımıza gelen en iyi yöntem bu: Daha az ama daha sık yemek.”
Daha az ama daha sık yemek de ne saçmalık?
Herkes suskun kalmıştı.
You Huo’nun yüz ifadesi pek iyi değildi. Lee’nin sözlerine bakılırsa yarın daha çok acı çekecekti.
Shu Xue, “Daha az ama daha sık yemek uzun vadeli bir çözüm olmayacaktır.” dedi.
“Elbette öyle değil. Ama en azından sıradan insanlar olana kadar akıl sağlığımızı koruyacak.”
“Tekrar sıradan insan olunabilir mi???”
İnsanların heyecanı Lee’yi ürküttü.
“Evet.” dedi Lee, “Bu kasabada özel bir ayna var. Tekrar sıradan insan olmanızı sağlıyor.”
You Huo ikna olmamıştı, “Emin misin?”
Lee, “Evet,” dedi. “Ama aynanın yeri sürekli değişiyor.”
“Aynanın herhangi bir özelliği var mı?”
“Üzerine altı köşeli bir yıldız oyulmuş. Detaylarını bilmiyorum çünkü görmedim ama özel olduğunu ve gördüğünüz anda tanıyacağınızı duydum.”
Sıradan bir insana dönüşebilecek olmaları iyi bir haberdi. Herkes rahatlamıştı.
You Huo ona geçmişle ilgili birkaç şey daha sordu ve kafasının çok karışık olduğunu fark etti.
Sınavın böyle mi ayarlandığını bilmiyordu, ya da… Belki de gözetmenler gibiydiler ve uzun süre sistemin etkisi altında burada kaldıktan sonra yavaş yavaş hafıza kaybı yaşamışlardı.
Herkes odalarına dönmeden önce sessizce birbirleriyle tartıştı ve o özel aynayı aramaya hazırlandılar.
You Huo ise kıpırdamadı.
Sanki bir şey tarafından dürtülmüş gibi telefonundan bir fotoğraf açıp Lee ve Kelly’ye gösterdi, “Onu tanıyor musunuz?”
Fotoğrafta annesi hastane yatağında bitkin bir halde oturuyordu.
Lee donup kaldı.
Bağlı bedenini kıpırdattı ve You Huo’ya sordu, “Onu tanıyor musun? O kim? Ben… Onunla çalışmış gibiyim ama hatırlamıyorum…”
“Hatırlamıyorum…” Lee bunu boş boş tekrarladı ve sonra aniden bağırdı, “Cüzdanım! Evet, cüzdanımı almama yardım et!”
“Nerede?”
“Gömleğimin cebinde.”
Qin Jiu elini gömleğinin altına soktu ve iç cebinden kahverengi bir cüzdan çıkardı.
Cüzdanda bir resim vardı. Çok eski bir resimdi. Yıllar önce çekilmiş gibi görünüyordu.
“İkiniz kaç yaşındasınız?” Qin Jiu, fotoğrafı You Huo’ya uzatırken sordu.
Lee şöyle dedi: “Sanırım kırk.”
Kaç yaşında olduğunu bile hatırlamıyordu ve şimdiye kadar hiç fark etmemişti çünkü bu kasabada kimse böyle sorular sormuyordu.
Eğer bu gençlerle karşılaşmasaydı ve sorgulanmasaydı muhtemelen burada dolaşmaya, yaşamak için kan içmeye ve sonra da kim bilir ne kadar süre boyunca aynayı aramaya devam edecekti.
You Huo elindeki fotoğrafa baktı. Fotoğrafta beyaz önlük giyen bir sıra insan vardı.
Lee ve Kelly’nin yanı sıra iki tanıdık yüz daha gördü.
Biri annesiydi, diğeri ise yurtdışında iyileşme sürecindeyken kendisine bakan Doktor Wu’ydu- Wu Li’nin amcası.
You Huo’nun vücudundaki bütün kan dondu.
Yorum