Çeviren: Ari
Ye Zhou aşağı indikten sonra hemen bir taksi çağırdı ve on beş dakikadan daha kısa bir sürede yurt girişine vardı.
Aynı saniyede birkaç adım atarak üç dakikalık yolculuğu bir dakikaya indirdi. Nefes nefeseyken 405’in kapısını iterek açtı. Ye Heng koltuğunda oturmuş bir kitaba bakıyordu.
“Ge…” Ye Zhou nefes nefese, “Sen… neden… geldin…” diye sordu.
“Zhou, biraz su iç.” Liu Yutian aceleyle Ye Zhou için bir bardak su doldurdu.
Ye Heng masadan bir peçete aldı ve alnındaki teri silmek istedi. Ye Zhou içgüdüsel olarak başını çevirdi ve sonra bunun biraz kaba olduğunu hissetti. Peçeteyi eline alıp ağzını silerek teşekkür etti. Tek nefeste suyu yudumlarken Ye Zhou’nun nefesi düzeldi ve Shang Jin’in sandalyesini çekip oturdu. “Ge, neden bana önceden söylemedin?”
“İş için geldim. Burada olduğunu düşünerek seni görmeye gelmiştim.”
Ye Zhou rahatladı. “Öyleyse, ne zaman gidiyorsun?” Sözcükler ağzından çıktığında Ye Zhou kendini tokatlamadan duramadı. Bu soru neydi!! İstemsizce en çok bilmek istediği şeyi sormuştu. Ancak, “Hayır yani demek istediğim, otel rezervasyonu yaptın mı? Eğer yapmadıysan rezervasyon yapmana yardım edebilirim.”
Bir saniyeliğine yaralanan Ye Heng, Ye Zhou’nun endişesiyle hemen iyileşti ve “Yarın sabah gidiyorum.” dedi. Dışarıda bir ev kiraladığını duydum. Evine gelirim ve orada seninle kalırım. Biz kardeşler olarak uzun zamandır görüşmüyoruz ve akşam güzel bir sohbet etmeliyiz.”
Liu Yutian ve Ye Zhou bir ağızdan, “Ne??” dediler.
Ye Heng ikisine de baktı ve “Sorun ne?” dedi.
Liu Yutian içerlemiş bir şekilde, “Hiçbir şey, hiçbir şey.” dedi.
Ye Zhou güçlü bir gülümsemeyle, “Ge, evim küçük ve berbat. Oraya gidersen oturacak yer bulamazsın, kalmaktan bahsetmiyorum bile. Sana bir otel ayarlayacağım!”
“Gerçekten gerek yok. Sadece tek yatak odalı bir ev. Görülecek bir şey yok.” Ye Zhou rahatsız hissederek konuyu değiştirdi, “Ge, buraya ilk gelişin. Sana etrafı gezdireceğim.”
Ye Heng tabii ki çok mutlu oldu.
“Önce tuvalete gireyim,” dedi Ye Zhou kuru bir kahkahayla, “O kadar acelem vardı ki tuvalete gitmeyi unuttum.”
“Devam et, acele etme.”
Banyo kapısını kapatır kapatmaz Ye Zhou musluğu açtı, cep telefonunu çıkardı ve Shang Jin’i aradı.
Dört veya beş kez çaldıktan sonra arama Shang Jin’e ulaşmıştı. “Efendim?”
“Acele et ve kalk, sonra evi topla. Orada sadece bir kişi yaşıyormuş gibi toparlarsan çok iyi olur. Son olarak bir otel rezervasyonu yapmama yardım et. Doğru, bu gece yurda geri dön!”
Shang Jin hiçbir şey sormadı ve direkt anladığını söyledi.
Bunu açıkladıktan sonra Ye Zhou sonunda rahatlamıştı. Musluğu kapatıp kapıyı açtı. Bitmiş gibi yaparak dışarı çıktı ve ellerini lavaboda yıkadı. Ye Heng’in yanına ulaşıp, “Gidelim Ge.” dedi.
Ye Heng ondan şüphelenmedi, Liu Yutian’a başını salladı ve yurttan çıkmak için Ye Zhou’yu takip etti.
Alt kattalarken Ye Zhou, Shang Jin’den otelin adresini gösteren bir mesaj aldı. Elinde olmadan Shang Jin’in iş verimliliğine hayran kalmıştı.
Ye Heng, Ye Zhou telefonunu bırakana kadar bekledi ve “Zhou Zhou, okulda iyi misin?” diye sordu.
“Oldukça iyiyim.”
Ye Heng sessizce Ye Zhou’nun ifadesini gözlemledi ve “İyiysen neden taşındın?” diye sormaya devam etti.
“Eh…” Ye Zhou’nun bakışları değişti ve belli belirsiz, “Bir sebebi yok.” dedi.
Ye Heng de konunun özüne inmedi. “Yıl sonunda A Şehri’ndeki şubeye geçeceğim. O zamana kadar kesinlikle buraya yerleşmiş olurum. Yurtta yaşamak istemediğine göre yarın gidip evlere bakalım. Daha büyüğünü kiralayabiliriz ve sen başka yere taşınabilirsin. Şu an kiraladığın evde senin için endişeleniyorum. Transfer olduğumda yeni bir ev arayabiliriz. Satın almamız veya kiralamamız önemli değil. Birlikte yaşarız.”
‘Ayağına kurşun sıkmak’ denilen şey… Kiraladığı yerin ortamının çok iyi olduğunu söylemek için artık çok mu geç kalmıştı?
Ye Zhou beceriksizce, “Ama o yer için yarım yıllık kira ödedim…” dedi.
Ye Heng abartılı bir şekilde, “Önemli değil. Abin ne kadar harcarsan harca sana geri ödeyecek.”
Mesele para sahibi olmak ya da olmamak değildi ki…
Ne kadar çok konuşursa o kadar batıyordu, bu yüzden Ye Zhou konuyu çok açık bir şekilde değiştirdi. “Önce seni kampüsün içinde gezdireceğim.”
“Elbette. Başta neredeyse buraya başvuruyordum. O zamanlar iki okul arasında tereddüt etmiştim.” Ye Heng, Ye Zhou’nun omzunu okşadı ve “Artık A Üniversitesi’nde olduğuna göre bu pişmanlıklarımı telafi etmek gibi sayılabilir.” dedi.
Çevre tanıdık olduğundam Ye Zhou, Ye Heng’in yanında biraz rahatsız olsa da ona okulunu tanıtabilirdi.
Bu, Ye Heng’in Ye Zhou’yu ilk kez böyle konuşkan görüşüydü. Önceki düşüncelerinden şüphe etmeye başladı.
Saat üç buçuk tam ders çıkışıydı. Okul binasının yanından geçen bir sürü öğrenci vardı.
Aynı yurttan bir çocuk Ye Zhou’yu gördü ve “Ye Zhou, ne yapıyorsun? Neden Shang Jin ile birlikte değilsin?” diye sordu.
Ye Zhou, Ye Heng’e bir bakış attı ve çabucak cevapladı, “Bugün abim geldi ve onu gezdiriyorum.”
“Tamam, o zaman ilk ben gideceğim!”
Ye Zhou diğer tarafın ayrılmasını izlerken rahatlayarak iç geçirdi.
Yol boyunca, bu tür birçok insanla karşılaştılar. İlk cümlenin tamamı “Shang Jin nerede?” idi. Ye Zhou’yu içten içe sorguladı: Shang Jin’e her zaman o kadar bağlıydı ki, tek başına çıktığında herkesi şaşkına mı çeviriyordu?
“Görünüşe göre herkesle iyi anlaşıyorsun.” Ye Heng, aklından bir yük kalkmış gibi hissetti. Ye Zhou’nun zorbalığa uğraması konusu en çok endişelendiği şeydi ama şimdi gerçeklerin kendi hayal gücünden çok farklı olduğu görülüyordu. Kardeşi çok iyiydi, nasıl herkes tarafından sevildiğini ona söylememişti? Kendisi üniversitedeyken bile tek başına bir sokakta yürüyemezdi ve yol boyunca insanların onu selamlamasını hiçbir zaman sağlayamamıştı.
Bunu söylediği gibi, Ye Zhou’nun arkadaşlarından biri daha geldi.
“Hey, Ye Zhou, yalnız mısın?”
Ye Zhou sporcuyu gördü ve hemen onu tanıdık bir şekilde selamladı, “Spor sahasından mı ayrıldın?”
“Evet, basketbol oynamaya gitmiştim.” Sporcu onu gelişigüzel bir şekilde selamladı ancak Ye Zhou’ya doğru eğilen Ye Heng’i görünce dikkatli bir şekilde sordu, “Shang Jin nerede?”
Yine Shang Jin’di. Ye Zhou’nun göz kapağı seğirdi ve ısrarla, “Kendi işleri var. Çabuk gitmelisin!” dedi.
Fakat Ye Zhou içten içe ne kadar endişeliyse, sporcu da Ye Zhou’nun o kadar suçlu hissettiğini düşündü. Başını salladı ve çaresizce, “Sen ve Shang Jin yine tartıştınız mı?” dedi.
“Hayır tabi ki!” Ye Zhou sporcuyu itti ve “Devam et ve git, bu benim abim.” dedi.
Sporcu rahat bir nefes aldı. “Ah, demek öyle. Zamanını gezmeye ayırmışsın. Seni rahatsız etmeyeceğim.”
Tüm konuşmayı dinleyen Ye Heng artık istese bile rol yapamazdı. Şüpheyle, “Shang Jin kim?” diye sordu. Doğru hatırlıyorsa Ye Zhou’nun oda arkadaşının telefon ekranındaki kişi de Shang Jin olmalıydı.
Ye Zhou’nun telefonunu aradıktan sonra karşı tarafa ulaşamamışlardı. Sonunda Shang Jin’i aradılar ve onu buldular.
Ama Ye Zhou kafasını kaldırmadı ve basitçe “Sadece bir arkadaşım.” dedi.
“Demek öyle.” Ye Heng onun gergin bir şekilde sıktığı yumruklarına baktı. “Okulunun kütüphanesinin çok büyük olduğunu duydum. Nerede? Beni görmeye götürür müsün?”
Ye Zhou başka bir şey isteyemezdi. Yürürken anlattı, “Genellikle kütüphaneyi ziyaret etmeyi severim. Bir sürü kitap var ve pek çok kitap dışarıda satılmıyor. Ayrıca…”
Ye Zhou’nun konuşmasını dinlerken Ye Heng aniden durdu ve sessizce onu izledi.
Ye Zhou kendi yüzüne dokunup, “Sorun ne?” diye sordu.
Ye Heng güldü. “Sadece görevimi çok fazla ihmal ettiğimi düşünüyorum. Halbuki yirmi yıldır senin abinim ama seninle ilk kez tanışıyormuşum gibi hissediyorum.”
“Nasıl… neden…” Ye Zhou başını indirdi ve tekrar konuşmaktan utandı.
“Hadi biraz dinlenelim.”
Ye Zhou, Ye Heng’i okul kafesine götürdü ve iki fincan kahve sipariş etti.
Kampüsü gezerken konu bulmaya devam edebilirdi ama durduktan sonra biraz garip hissettirmişti.
Ye Heng, Ye Zhou’nun sıkıntısına özellikle işaret ediyormuş gibi bir gülümsemeyle, “Neden konuşmuyorsun?” dedi.
Ye Zhou kahvesinden bir yudum aldı ve “Hiç.” dedi.
Ye Heng onu daha fazla utandırmadı. “Aslında buraya gelmeden önce hep evde olduğun kadar mutsuz olmandan endişe ediyordum. Bugün okulda rahat olduğunu ve bu kadar çok arkadaşın olduğunu görünce çok mutlu oldum.”
Ye Zhou kafasını kaşıdı ve “Çünkü herkesle anlaşmak çok kolay.” dedi.
“Evdeyken kendini rahat hissetmiyorsundur, o yüzden eve gitmek istemediğin için seni suçlamıyorum.”
Ye Zhou’nun dudakları kıpırdadı ama reddetmedi.
“Zhou Zhou, ailemiz hakkında ne düşünürsen düşün hatırlamalısın ki,” dedi Ye Heng ciddiyetle, “Sen abinin gururusun. Abin böyle olağanüstü bir küçük kardeşi olduğu için her zaman çok mutlu.”
Ye Zhou’nun burnu sızladı. Onun gururu da ağabeyi değil miydi? Bir keresinde Ye Heng’in onur listesindeki resmini gösterdiğini ve sınıf arkadaşlarına ağabeyini gururla tanıttığını neredeyse unutmuştu. Gururunun hangi noktada çirkin bir kıskançlığa dönüştüğünü, onu bir dağ gibi ezdiğini bilmiyordu. Ağır baskı altında ayağa kalkabileceğini her hissettiğinde, bir sonraki saniyede yere yığılmıştı.
Oysaki görüş alanı içindeydi ama asla geçilmezdi.
Fakat bilmeden bu dağ asla bir dağ değildi, aynı zamanda çölde aynı yerde sessizce bekleyen bir yol levhasıydı. Sadece ona bakmaktan kaçınmıştı.
Ağabeyini tek taraflı olarak düşmana çevirmiş, kendini hapse atmış ve en yakınını, en sevdiğini yaralamıştı.
Ye Zhou başını eğdi ve fısıldadı, “Özür dilerim…”
“Biz bir aileyiz. Özür dileyecek bir şey yok.” Ye Heng, Ye Zhou’nun kafasını okşadı ve “Söylediklerim doğru. Kalbimde, benden çok daha iyisin.” dedi.
Ye Zhou onun teselli sözlerine inanmadı. “Mümkün değil. Açıkçası Ge benden daha güçlü. Küçüklüğünden beri yaptığın her şeyde en iyisisin.”
“Bence de sen birçok insanla arkadaş olma konusunda daha yeteneklisin. Dürüst olmak gerekirse, ben kesinlikle yapamam.”
“Daha önce de söyledim, çünkü herkesle anlaşmak kolay…”
Ye Heng bir kaşıkla kahveyi karıştırdı ve “O zaman şimdi Shang Jin hakkında konuşalım.” dedi.
Ye Zhou şaşkına dönmüştü. Konu biraz hızlı değişmemiş miydi??
Yorum