Çeviren: Ari
“Ge, daha önce beni lunaparka götürmek istediğini söylememiş miydin?”
“Bir dahaki sefere götüreceğim.” Shang Jin, pencerenin yanında otururken kitabı bacağına bıraktı. Shang Youyou memnuniyetsizce somurtuyordu. Oysaki birkaç gün önce anlaşmışlardı ama durum bugün aniden değişmişti.
Bir sürü olgunlaşmış çilek pencere pervazına asılıydı, parlak kırmızılardı ve toplanmayı bekliyorlardı.
Çilekleri gördükten sonra Shang Youyou şikayet etmeye devam etti. Çilekler kırmızıya döndüğünde yenebilecekleri konusunda anlaşmışlardı. Sonuç olarak günlerce bunu dört gözle beklemişti ve sonunda ilk çilek olgunlaşmıştı. Ama ağabeyinin sözleri güvenilmezdi!
Sadece bu da değildi, bir süre önce lunapark açıldığında onu lunaparka götüreceğini söylemişti. Dişini sıkarak büyük bir güçlükle bugünü beklemişti ama abisi bir anda gitmeyeceklerini söyledi.
Shang Youyou, Shang Jin’in önünde yürüdü ve hıhladı. Masanın etrafında bir kez dönerek Shang Jin’in yanından geçtiğinde bir kere daha hıhladı.
Shang Jin başını kaldırmadı ve elindeki kitabı okumaya devam etti.
Bu sefer Shang Youyou’nun hıhlaması daha da yüksekti, iki elini göğsünde bağlamıştı. Göz ucuyla Shang Jin’i izlerken ona hiç bakmadığını gördü. Shang Jin ellerini kaldırıp indirdiğinde Shang Youyou hemen kollarını kavuşturdu ve çok kızgınmış gibi yaptı ama abisi yalnızca kitaptaki bir sayfayı çevirdi.
Shang Youyou’nun hem ayaklarını yere vurup hem de burnunu çektiğini gören Shang Jin kitabını bırakıp onu çağırdı. “Buraya gel.”
Shang Youyou, Shang Jin’in onu çağırdığını görünce inatla yine ‘hıh’ladı.
Shang Jin tekrar seslendi, “Youyou, buraya gel.”
Shang Youyou, Shang Jin’e doğru gitti ve isteksizce, “Ne…” dedi.
“İki gün sonra Ye Zhou Ge’nın doğum günü. Bunu ona verelim, tamam mı?” Shang Jin kitabı masaya koydu ve onunla konuşmak için Shang Youyou’yu kucağına aldı. “Yani bu bir hediye o yüzden onu yiyemeyiz.”
Shang Youyou, anlayarak başını salladı. Shang Jin’in parmağıyla oynarken “Peki lunapark?” diye sordu.
“Bugün çok fazla insan vardır ve hava çok sıcak, bu yüzden seni oraya sonbaharda götüreceğim.” Shang Jin küçük parmağını uzattı ve “Hadi serçe yemini edelim. Geçen sefer doğru düzgün düşünmemiştim.”
Shang Youyou parmağını uzattı ve isteksizce kabul etti.
Shang Jin, Shang Youyou’yu eğlence parkına götürme niyetindeydi ama Ye Zhou’nun Tang Dongdong ile gideceğini duyunca vazgeçmişti.
Ye Zhou’ya zaman verme kararı, Ye Zhou hakkında temel bir anlayışa sahip olduğu ve ona güvendiği içindi.
Eğer bugün gerçekten gitseydi, Ye Zhou ile karşılaşmış olsun ya da olmasın, ona olan güveni büyük ölçüde sarsılacaktı.
Lunapark beş buçukta kapandı. Su Yin ve Tang Dongdong o akşam gece pazarına gitmek istemişlerdi. Ye Zhou, Su Yin’in sinsi bakışlarını görmezden gelip doğruca okula geri döndü.
Ertesi gün ders yoktu ve Ye Zhou bütün günü kütüphanedeki kitapları inceleyerek geçirdi. Bu süre boyunca kalbi yerinde duramadığı için çalışmalarını biraz etkilemişti.
Ayrıca son günlerde çileklere çok daha az ilgi gösteriyordu. Neyse ki onlara büyürlerken iyi bakmıştı, iyi güneş ışığı ve sıcaklıkla birleştiğinde çilekler üç ila dört santimetreye kadar büyümüştü. Shang Jin’den ödünç aldığı malzemeyle fırçaladığı her çileği çalışkan küçük arılar ziyaret etmesine rağmen, garip şekilli çilekler yoktu.
“Zhou, çilekleri toplamazsan çürüyecek.” Zhou Wendao çoktan kızarmış iki çileği işaret etti. “Organik çileklerinin tadına bir bakayım.”
Ye Zhou samimiyetsizce gülümsedi ve “Olur, bir tanesi yüz yuan.” dedi.
“Çok pahalı.”
“Dışarıda satın almak isteyen bir sürü insan var!”
“Shang Jin ile aranız iyi olsaydı öyle olurdu…” Zhou Wendao aniden ağzını kapattı. Gerçek düşüncelerini nasıl dile getirebilirdi? Shang Jin ve Ye Zhou tartışmışlardı. Tam olarak ne olduğunu bilmese de küçük bir tartışma olmadığı açıktı.
Ye Zhou sessizce çileğe baktı.
Zhou Wendao içinden feryat etti: Bittim, bittim. Bu sefer gerçekten yanlış konuşmuştu.
“Git ders çalış. Yarın sınavımız var.”
Zhou Wendao rahat bir nefes aldı ve iki adım sonra aniden durdu. “Zhou, yarın senin doğum günün değil mi?”
Ye Zhou’nun kalbi çarptı. “Evet.”
“Yarın sınavı bitirdikten sonra birlikte yemek yiyelim! Doğum gününü kutlayalım.”
“Gerek yok.” Ye Zhou’nun ilk tepkisi, 403 yurdunun geçen yıl bu zamanlarda yemek yemek için bir araya geldiğini hatırlayarak reddetmek olmuştu. Bu yıl özel olarak geçireceğini düşünmesini sağlarsa Zhou Wendao’nun konunun özüne ineceğinden korkuyordu, bu yüzden daha fazla açıkladı: “Yarın ve yarından sonraki gün sınav var ve ders çalışmamız lazım. Sınavlardan sonra istediğimiz zaman yiyebiliriz.”
“Yalnızca sınav değil mi,” dedi Zhou Wendao umursamadan, “Ayrıca, sınav varken yemek yemiyor musun? Herkesi arayacağım. Yarın akşam…”
“Ehー” Ye Zhou alnını tuttu. Zhou Wendao’nun çenesi çok hızlıydı.
Ye Zhou’nun doğum gününde birçok kişi doğum gününü kutlamıştı. Fakat çoğu Ye Zhou’nun doğum gününü bilse de, sınıfta Shang Jin ile karşılaştıklarında ona söylemeye cesaret edemedi.
Sınavdan sonra Ye Zhou insanlarla çevrildi ve kantine götürüldü. Herkes hazırlıksızken, Xu Yangjun kalabalığın arasından belirdi. Ye Zhou ağzını açamadan Zhou Wendao bira istedi ve Ye Zhou menüyü onlara verdi. Bir kenara oturup telefonunu çıkardıktan sonra eski arkadaşlarının gönderdiği doğum günü tebriklerine bakmak için WeChatini açtı.
Her birini inceledikten sonra Shang Jin’in sohbet kutusuna tıkladı.
Ye Zhou: Saat 20:00’de bambu korusunda buluşalım.
Hangi bambu korusu olduğuna gelince, Ye Zhou Shang Jin’in hangisi olduğunu bilmesi gerektiğine inanıyordu.
Shang Jin’in yanıtı gecikmedi.
Shang Jin: Tamam.
Ye Zhou rahat bir nefes aldı. Bu birkaç gün içinde Shang Jin onun kendi başına verdiği kararlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu. O gece Ye Zhou’nun kalbi çok gergindi.
Ne de olsa Shang Jin ona itiraf etmek için kendinden ödün vermişti ama o bundan bir yılan gibi kaçınmıştı. Şimdi diğerini arayan oydu ve eğer rahatsız olsaydı Shang Jin onu tamamen görmezden gelebilirdi.
“Zhou, neye bakıyorsun? Herkes burada, neden telefonuna gömüldün?” Zhou Wendao, Ye Zhou’nun boynunu tuttu. Yemekler gelmeden önce birayı açtı ve döktü. “Gel, gel, gel, önce doğum günün şerefine içelim.”
“Tamam, tamam, eğer içmek istersem sonra içeceğim.” Ye Zhou’nun aklı o geceki meseleye takılıydı bu yüzden onlarla oynama havasında değildi. Zhou Wendao’yu başından savmak için küçük bir yudum aldı.
Ama Zhou Wendao onu nasıl bu kadar kolay bırakabilirdi? Tekrar zorlamayı düşündüğü sırada Wen Renxu yanına gelip onu çekiştirdi. “Bugün Ye Zhou’nun doğum günü, senin değil. Doğum gününde içmek istersen herkes sana eşlik eder. Ye Zhou’nun doğum günü olduğu için bugün onu dinlemeliyiz.”
Başka bir gün olsa Ye Zhou onların heyecanını kırmak istemezdi ama bugün aynı değildi. Bir kadeh şarabı havaya kaldırdı ve gösterişli bir şekilde, “Yarınki sınavlarda daha iyi olmanız için, bugün herkes en fazla bir şişe içebilir.” dedi.
Bunu duyunca masadakilerin yarısı kederle başlarını eğdi.
“Ne yapıyorsunuz? Çok içmeyin.”
Geç gelen Xu Yangjun pastayı masanın ortasına koydu. “Zhou, herkesin adına doğum günün kutlu olsun!”
“Teşekkürler.”
–
Ye Zhou ertesi günün sınavlarını bahane etmeye devam ettiğinden akşam yemeği saat 19:30’da sona ermişti.
Kimsenin ona dikkat etmediği bir an aradan sıyrıldı. Bahçelerin gerisindeki kır çiçeği dolu alandan her boyutta ve çeşitte bir kır çiçeği demeti toplayıp kurdeleyle birbirlerine bağladı. Sonra bir elinde çiçek buketini, diğerinde bisikletin gidonunu tutarken kalabalıktan uzaklaşarak hızla bambu korusuna doğru yol aldı.
Geldiği zaman bambu korusunda kimsecikler yoktu, buketi taş bankın üzerine koyup bir kenara oturdu ve parmaklarını masaya vurmaya başladı.
Beş dakika bekledikten sonra sonunda ayak seslerinin hışırtısı duyuldu.
“Geldin.” Ye Zhou sanki o geceye dönmüşler ama rolleri değiştirmişler gibi hissetti.
Sessiz bambu korusunda neredeyse kendi kalp atışlarını duyabiliyordu. Ye Zhou, o gün Shang Jin’in de şimdiki gibi endişeli olup olmadığını merak etti.
Her şeyi elinde tutmayı seven bir insan olarak ilk kez seçme hakkını başkasına devretmişti. Bu ortalama bir insandan daha fazla cesaret ve kararlılık gerektiriyordu.
Ye Zhou için de bugün aynısı geçerliydi.
“Shang Jin, geçen sefer kaybettiğini söylemiştin…” Ye Zhou dudağını yaladı ve devam etti, “Bu yanlış, kaybetmedin. Ben de kazanamadım.”
Shang Jin taş sıraya oturdu, gözleri sessizce Ye Zhou’ya sabitlenmişti.
Ye Zhou saçlarını karıştırdı ve bir an için nereden başlayacağını bilemedi.
“Tang Dongdong…”
Bu ismi duyunca Shang Jin kaşlarını çattı.
Ye Zhou aceleyle, “Daha önce hiç kimseyi sevmedim. Tang Dongdong ile ilk tanıştığımda kalbim hızla atıyordu ve bunun ilk görüşte aşk olduğunu düşündüm. Bilgi almak için Su Yin’e gittim ve hatta Tang Dongdong’un fotoğraflarını takas etmek için senin fotoğraflarını kullandım… Bir yanlış anlaşılmaya başladık ve bu yüzden hiçbir şeyi açıklamak istememiştim.”
“Ayrıca… Başta senden hoşlanmadığımı kabul ediyorum. Çok mükemmeldin ve beni hep aşağı itiyordun. Her zaman sıralamaya takılıp kalan ve kendini sadece bu şekilde kanıtlayabilen benim aksime her şeyde elinden gelenin en iyisini yapabiliyordun. Bu yüzden senden nefret ettim ve aynı zamanda sana imrendim, elimden gelenin en iyisini yaptığımda bile elde edemediğim şeyi kolayca elde edebilmeni kıskandım.” O gün Su Yin ile de yaptığı konuşmanın açıklaması buydu ama Shang Jin’in ifadesine bakıldığında pek bir etkisi olmadığı görülüyordu.
Shang Jin ayağa kalktı ve “Bugün bana söylemek istediğin buysa o zaman bunu duymama gerek yok.” dedi.
Ye Zhou onun gitmek istediğini görünce telaşla ayağa kalktı ve sesini yükseltmeden edemedi, “Evet, seni kıskanıyorum ama… daha çok senden hoşlanıyorum. Eğer sensen, senin için bu hayatta ikinci olmaya razıyım. Dağ olsan bile asla geçemem. Sonsuz ikinci olduğum için her zaman gülünç olsam bile…”
Shang Jin hafifçe hareketlendi.
Ye Zhou’yu çok uzun zamandır tanıyan Shang Jin, onun takıntısını kesinlikle biliyordu. Birçok insan birinciliğin ikinci sıraya benzediğini düşünürdü ancak Ye Zhou onu hiç elde edemediği için birinciliğe olan özlemi sıradan insanların anlayamadığı bir şeydi. İkincilik onu sihirli bir lanet gibi takip ediyordu. Şimdiyse neredeyse vazgeçecek gibi sözler söylüyordu; çabaladığı hedeften vazgeçip kaderini isteyerek kabul etmişti.
“Tang Dongdong’dan hoşlandığımı düşündüğümü söylemekten utanıyorum ama onu çok az düşündüm. Senden nefret ettiğimi söylememe rağmen her şeyde senin için endişeleniyordum. Kendi kalbim konusunda bile net değildim. Shang Ming’in aptal olduğumu söylemesine kızmamalı.”
Ye Zhou çiçekleri eline aldı ama tereddüt etti. “Shang Jin, bu aptala bir şans verebilir misin?”
Ye Zhou buketi tuttu ve Shang Jin’in kararını bekledi.
Bir adım…
İki adım…
Shang Jin, Ye Zhou’nun önünde durdu.
Ye Zhou onun kendi elinden iki çiçek çekmesini izledi. Shang Jin yumuşak bir şekilde “İki tane yeter.” dedi.
Onunla gerçekten ilgileniyorsa iki kır çiçeği alması bile yeterli, itirafı başarılı olacaktır.
Ye Zhou aniden söylediklerini hatırladı. Geçen sefer anlamadığı detay netleşmişti. Shang Jin’in onun için iki çiçek koparmasına şaşmamalıydı.
Yani Shang Jin iki çiçeğini alarak onunla gerçekten ilgilendiğini mi gösteriyordu?
Ye Zhou dikkatle Shang Jin’e baktı. Shang Jin, elindeki iki çiçekle Ye Zhou’nun kafasına hafifçe vurdu ve “Çiçekleri nereden topladın? Çok çirkinler.”
Açıkçası bu sözleri söyleyerek dayak istiyordu ama Ye Zhou aniden yüksek sesle gülmeye başladı.
Yorum