Çeviren: Ari
Daha önce yapışık olan Ye Zhou ve Shang Jin, neredeyse bir haftadır ayrı takılıyorlardı. Yalnızca finans sınıfındaki öğrenciler değil, sınıfları ile aynı zamanda dersleri olan öğrenciler ve yurttaki diğer öğrenciler bile bir şeylerin yanlış olduğunu fark etmişlerdi.
Yakın zamanda ise BBS’de “Kara Sınav Haftası Yeniden Geliyor…” başlıklı yeni bir yazı yayımlandı.
LZ: Ben, gönderi sahibi, hiçbir şey söylemek istemiyorum, sadece sessizce durmak istiyorum!
1L: Shang Ye ile aynı yurt binasında kalan biri olarak söylüyorum: uzun süredir Shang Ye’ye dokunmadılar…
2L: Shang Ye ile aynı yurt katında bulunan biri olarak söylüyorum: Shang Jin’in çileği yerinde değil…
3L: Shang Ye ile aynı odada kalan biri olarak söylüyorum: Shang Jin artık yurtta kalmıyor…
4L: Shang Ye ile aynı okuldan biri olarak söylüyorum: Bu dönem sonunda yüzde seksen başarısız olacağım…
5L: Söyleyecek bir şeyim yok, sınava çalışmak için acele etmeliyim!
Ancak öğrenciler bunu fark ettiğinde okuldaki derslerin çoğu çoktan bitmişti.
Shang Jin sınıftan çıktığında artık gölgesini bile göremiyorlardı.
Bu olay finans sınıfındaki insanları üzdü. Kendileri için fırsatlar yaratmak isteseler bile onu da yapamıyorlardı!
Her gün Ye Zhou’yu gören insanlar bir şey söylemek istiyorlardı ama tereddüt ediyorlardı. Bu durum Ye Zhou’yu aşırı derecede sinirlendirmişti. İlk ışıklarla kalkıp yemekten sonra kendini kütüphaneye attı, yurda sadece kütüphane kapandığında geri döndü.
Yine hafta sonuydu. Pencere pervazındaki çilek çiçekleri birbiri ardına solmaya devam ediyordu, farklı büyüklükteki küçük, mavimsi-yeşil çilekler saksının etrafından sarkıyordu. Shang Youyou küçük meyveleri saydı ve dudaklarını yaladı. “Ge, bunlar yenilebilir mi?”
Shang Jin parmağını cep telefonu ekranında kaydırdı ve “Henüz değil.” diye yanıtladı.
“Ne zaman yiyebiliriz?”
“Kırmızı olduğunda.” Ana sayfasındaki birçok insan, sınav haftası öncesinde Shang Jin’in ortaklığı bozduğunu haykırıyordu. Sınav haftası geldiğinde ne yapacaklardı?
Shang Jin, telefonu bir kenara koyarak Shang Youyou ile birlikte pencere kenarındaki çilekleri izledi.
“Ge, uyumak istiyorum.”
Shang Jin, Shang Youyou’yu üst kata çıkardı ve başucuna oturup uykuya dalmasını bekledi.
Qin Fei bir haftadır hastanedeydi ve doğum yaptığına dair hiçbir haber duymamıştı. Shang Jin, Shang Youyou’nun saçına dokundu. Küçük kız belli ki annesini istiyordu ama bunu onun önünde söyleyemeyecek kadar çekingendi.
Shang Jin yarın Shang Youyou’yu Qin Fei’yi görmeye götürmeyi düşündü. Fakat ertesi gün Shang Jin aramadan önce babası onu aradı.
“Qin Fei dün gece doğum yaptı. Sonra Youyou’yu küçük kardeşini görmeye getir.”
Telefonu kapatan Shang Jin, Shang Youyou’nun kapısını dikkatlice ittiğini gördü. Evde sadece Zhang Teyze, Shang Youyou ve o varken Shang Jin, Shang Youyou’nun onu bulmak istediğinde kapıyı açabilmesi için kapı aralık olarak uyuyordu.
Shang Jin telefonu bıraktı ve yumuşak bir şekilde “Buraya gel.” dedi.
Shang Youyou, küçük bacaklarının üzerinde yatağa koştu ve üstüne çıkabilmek için zıpladı. Shang Jin ona sarıldı ve bir an için Shang Youyou’ya nasıl söyleyeceğini bilemedi.
“Ge?”
“Youyou, küçük kardeşi görmeye hastaneye gideceğiz, olur mu?”
Shang Youyou’nun başlangıçta heyecanlı olan yüzü düştü. Yorganın köşesini tuttu ve ileri geri çekerek cevap vermedi.
“Unut gitsin. Gitmek istemiyorsan gitmeyiz.” Artık Qin Fei’nin vücudu daha zayıftı ve herkesin dikkati küçük kardeşteydi, eğer Shang Youyou giderse yine ihmal edilmiş olacaktı. Gitmemek daha iyiydi. Shang Jin babasını tekrar aradı ve Shang Qingping hiçbir şey söylemedi. Üçüncü kez baba olmasına rağmen yine de çok heyecanlıydı.
Shang Jin yataktan kalktı ve Shang Youyou’yu yukarı taşırken konuyu değiştirdi, “Çileğin kızarıp kızarmadığını görelim.”
Shang Youyou boynuna sarıldı ve başını salladı.
Kahvaltı sırasında beklenmedik bir telefon geldi.
Shang Jin, numaranın geldiği yere baktı. T Şehri mi?
“Hey Shang Jin, beni hatırlıyor musun?”
Ses biraz tanıdıktı. T Şehri’nden aranılan Shang Jin diğer kişinin kimliğini hemen tahmin etti, “Shang Ming?”
“İyi bir hafızan var.” Shang Ming gerçekten yorgun hissediyordu. Beyninin neden bu telefon görüşmesini yapma fikrini ürettiğini bile bilmiyordu. “Daha önce bana Ye Zhou ile her şeyi halledeceğini söylemiştin. Her şeyi hallederken ertesi gün yanıma gelmesini mi sağlıyorsun?”
“Geçen cumartesi T Şehri’ne mi geldi?”
“Akıllı insanlarla konuşmak kolay, açıklamama gerek kalmıyor.” Shang Ming kayıtsızca önündeki sayfayı çevirdi. “Aslında Ye Zhou’nun iyi notları olduğuna bakma, tek yönlü bir zihni var. Bir şeye kesin olarak inandığında yaşam ve ölüm onu değiştiremez. Tıpkı başlangıçta sıralamalara kafayı taktığı zamanki gibi. Ona defalarca uzatmasının ne anlamı olduğunu söyledim. İkinciyse ne olmuş yani? Hâlâ birinciyle aynı okula ve aynı sınıfa gidebiliyor. Zekanız neredeyse aynı, o halde önemsiz bir sıralamayı takmanın ne anlamı var? Ama hiç dinlemiyor.”
“Bunda bir sorun yok. En azından bir hedefi var.”
“Bu tür bir açıklamayı sadece sen, bu ebedi birinci yapabilirdi.” İnsanları birbiriyle kıyaslamak onu gerçekten ölesiye kızdırıyordu. Shang Ming sıralamalar hakkında dırdır etmeye devam etmedi ve kısa kesti, “Shang Jin, dürüst olmak gerekirse bence sen de Ye Zhou’nun sana karşı nasıl olduğunu içten içe biliyorsun. Sen akıllı bir adamsın, bu yüzden gerçek samimiyetle sahte arkadaşlığı ayırt etmek senin için kolay olmalı. Gerçekten hoşlandığı biri olsaydı, gece gündüz onunla yaşadığın için bunu hissetmeyeceğine inanmıyorum.”
“Biliyorum, zaten bu yüzden ona yavaş yavaş düşünmesi için zaman vermedim mi?” İlk başta, Ye Zhou’nun sevdiği başka birinin olduğunu duyduğunda Shang Jin’in de bir dürtü oluşmuştu. Shang Ming’in dediği gibi, Ye Zhou birini gerçekten sevseydi bir yıldır Ye Zhou ile aynı çatı altında yaşarken hiçbir ipucu bulmaması imkansızdı.
“Öyleyse sakin ruh halini bozduğum için özür dilerim.” Shang Ming, Shang Jin’in anlaşılmaz özgüveninden ölümüne nefret ediyordu. “Madem o kadar eminsin… Ye Zhou’nun ayın 20’sinde Tang Dongdong ile lunaparka gitmesine de kesinlikle aldırmayacaksındır?”
Shang Jin nadir görülen bir boğulma hissetti.
O sırada Shang Ming gülerek telefonu kapatmıştı.
O anda arkadaşı tarafından ihanete uğrayan Ye Zhou kütüphanede hapşırdı. Tarihe baktı, 20’sine on günden fazla zaman vardı. Lunapark neden 20’sinde açılmak zorundaydı? Kim gidip final sınavı varken oynayabilirdi! Neden ayın başında değildi!
Ye Zhou masaya uzandı, gözlerini ovuşturdu ve telefonunu açmadan edemedi. Parmağı WeChat kişileri arasında gezindi. Shang Jin’in fotoğrafının yerini bir çilek çiçeğinin aldığını gördü. Ye Zhou bu çileği biraz kıskanıyordu, çünkü Shang Jin bu çileğe karşı fazla iyiydi. Aslında çilek fidesini Shang Jin’e gelişigüzel yetiştireceğini düşünerek hediye etmişti. Bu kadar titizlikle yetiştirmesini beklemiyordu.
Okulda dersler bittikten sonra iki gün boyunca Shang Jin’i görmemişti. Shang Jin onunla iletişim kurmadı ve o da iletişime geçmek için önce davranmadı.
İstemediğinden değildi ama yapamıyordu.
Şu an Shang Jin’in koşulsuz sevgisine cevap verecek hâlde değildi.
Sözde ilk görüşte aşkının sahibi kalbinde pek bir ağırlık taşımasa bile onunla Shang Jin arasında herhangi bir karışıklık hissi istemiyordu.
Kendi kalbindekileri söylemeden önce, herhangi bir suçluluk veya yük olmadan Shang Jin’in önünde durmalıydı.
Ama neden ayın 20’si bu kadar uzaktı!!
Ye Zhou saçını çekiştirdi ve bir zaman yolculuğu makinesinin olmasını diledi, gözlerini kapatıp açacaktı ve hemen 20’sine gidecekti.
Final sınavları, çileğin ilk meyveleri bir yuan madeni para boyutuna ulaştığında gelmişti.
Sınav haftasının ilk günü öğrencilerle çevrili Shang Ye tamamen terk edilmişti. Önünden geçenler bile ele geçirileceklerinden korkarak umutsuzca uzak duruyorlardı. Yas tanrısı onları en zor sınav kağıtlarıyla karşılaştırmıştı. Ye Zhou ve Shang Jin’i gördüklerinde ikisi arasındaki ilişkinin düzelip düzelmediğini gözlemleyerek sürekli göz ucuyla ikisine bakıyorlardı.
Sonuç elbette büyük bir hayal kırıklığıydı.
Üç günlük sınavlardan sonra dinlenme periyodu başlamıştı ve Ye Zhou’nun uzun zamandır beklediği ayın yirmisi tam da bu dinlenme periyoduna denk gelmişti.
Lunaparkın açılış gününde güneş parıldıyordu. Ye Zhou beyzbol şapkasını takıp Su Yin ile eğlence parkına giden otobüse bindi.
Yüz ifadesi her zamanki gibiydi, hiç heyecanlı değildi. Elbette Su Yin, Ye Zhou’nun Shang Jin ile olan tartışmasını duymuştu. Bir yandan ayrıntıları bilmek için can atıyordu. Öte yandan onu sinirlendirmekten ve mutsuz etmekten korkuyordu. Bu yüzden Tang Dongdong hakkında konuştu. “Ye Zhou, Tang Dongdong hayaletlerden korkar. Bir süre sonra perili eve gitmeyi önereceğim. Dayanabilir misin?”
“Neden dayanayım?”
“Yani… bu tür şeylerden korkmuyorsun, değil mi? Eğer ikiniz de korkuyorsanız ve…”
Ye Zhou onun sözünü keserek, “Korkmuyorum.” dedi.
“Bu iyi. Ve Ye Zhou…” Su Yin şüpheyle, “Niye biraz heyecansız gibisin?” diye sordu.
Ye Zhou, “Nasıl olabilir? Uzun zamandır bu günü bekliyordum.”
Su Yin belli ki buna inanmamıştı. Ye Zhou da ona açıklama yapmadan başını çevirdi ve sessizce pencereden dışarı baktı.
Saat on birde ikisi de otobüsten indiler. Lunapark açılmıştı ve hafta sonu olduğu için giriş bir insan denizi gibiydi.
Tang Dongdong beyaz pamuklu bir tişört giymişti, her zamanki gibi görünüyordu. Gülümsedi ve Su Yin’e doğru el salladı. Yanında Ye Zhou’yu yanında gördüğünde ise gülümsemesi donmuştu.
“Merhaba, benim adım Ye Zhou. Daha önce kısa bir süre karşılaşmıştık.” Ye Zhou, Tang Dongdong’un bir süre onu baştan aşağı süzmesine izin verdi.
Su Yin, Tang Dongdong’u çekti ve “Daha önce bir arkadaşımı getireceğimi söylememiş miydim?” dedi.
Tang Dongdong, Ye Zhou’ya baktı ve isteksizce “Merhaba.” dedi.
Su Yin, Tang Dongdong’un bir adım arkasına geçti, Ye Zhou’ya doğru eğildi ve fısıldadı, “Alışması biraz zor ve tanımadığı insanlara karşı biraz soğuk. Bir kez tanıdıktan sonra daha iyi olacak.”
Ye Zhou umursamazca, “Önemli değil.” dedi.
Şu an Tang Dongdong’un onu nasıl görüp görmediği zaten önemsizdi.
Su Yin, Tang Dongdong’un protestosuna rağmen onu doğrudan en az kalabalık olan yere, perili eve götürdü.
“Asla olmaz! Olmaz!” Tang Dongdong tüm vücuduyla reddediyordu ama Su Yin hareketsiz kalıp onu kışkırtmak için psikolojik yöntemler kullanmaya devam etti.
“Hayaletten korkan yetişkin bir adam, çok komik! Benim, bu zayıf kadının, içeri tek başına girmesini ister misin? Vicdanın hiç sızlamayacak mı?”
Bu açıklamadan sonra perili evin önünde tereddüt eden adam sessizce sıraya girdi.
Ye Zhou dudaklarını bastırdı. Hangi zayıf kadın bu kadar güçlü olabilirdi? Yanına gitti ve “Unut gitsin. Madem sevmiyor, gitmeyelim.”
O anda Tang Dongdong, Ye Zhou’ya tıpkı Buddha’ya bakarmış gibi baktı.
Ancak sonunda Tang Dongdong Su Yin’e direnemedi ve zorla perili eve sürüklendi. Onlarla birlikte perili eve giren başka bir grup kız daha vardı. Ye Zhou içinden şimdiki kızların erkeklerden gerçekten daha cesur olduğunu düşündü. Gelenlerin çoğu kadındı.
Takımdaki iki erkek olarak Ye Zhou ve Tang Dongdong öne itilmişlerdi.
Perili evlerin çoğunun ortak bir özelliği vardı: karanlıktı. Burada da aynıydı. Sadece karanlık değildi, aynı zamanda ara sıra esen serin bir rüzgar da hissediliyordu. Geçitte bazı korkutucu müzikler çalıyordu. Ye Zhou sakince telefonunun ışığını çıkardı. Daha iki adım bile atamadan kolundan tutulmuştu.
Cep telefonunun ışığında Tang Dongdong’un yüzünün yan tarafını gördü. Ye Zhou önüne döndü ve çıkışa doğru ilerlemeye devam etti.
Birden alnına bir şey çarptı. Ye Zhou alnına dokundu ve telefonunu başının üzerini aydınlatmak için kullandı. Kanlı bir el havada asılı duruyordu. Tam o anda geçitteki karanlık hızlı bir ışıkla bölündü, beyaz ışık aniden tüm odayı aydınlatıp yine aniden söndü ve etraf tekrar karanlığa gömüldü. Işığın hızlıca yanıp sönmesi, perili evdeki insanların iç mekanı net bir şekilde görmeleri için yeterliydi. Başlarının üzerinde ve yanlarında asılı birçok kırık el-ayak ve hasta kıyafetlerine bürünmüş bir ‘ceset’ vardı. Gök gürültüsünün ardından bir çığlık sessizliği bozdu. Bu bir sinyalmiş gibi tüm perili ev kesintisiz şekilde bir sürü kızın çığlığıyla yankılandı.
Ye Zhou, başının üzerindeki şeylerden korkmamıştı ama kızların çığlıklarından korktu. Kulakları yol boyunca kızların çığlıklarıyla çınladı. Çıkışta kafası iyice şişmişti.
Çıktıktan sonra herkes bir felaketin ardından hayata yeniden dönmüş gibi hissetti.
Su Yin derin bir nefes aldı ve “Harikaydı!” dedi.
Ye Zhou merakla, “Sırf çığlık atmak için mi perili eve girdin?” dedi.
“Evet, bazen bağırmak istiyorum.”
Tang Dongdong hâlâ ölümcül solgun bir yüzle Ye Zhou’nun kolunu tutuyordu.
Ye Zhou, Su Yin’e baktı ve “O iyi mi?” diye sordu.
Su Yin onun bu kadar rahat olmasından nefret etti ve ona sinirle baktı. Bu insan nasıl olur da böyle bir fırsatı kullanmazdı? Çok iyi bir şansı vardı ama beklenmedik bir şekilde kullanmıyordu.
“Ben biraz su almaya gidiyorum.” Ye Zhou bunu söyleyerek Tang Dongdong’u Su Yin’e bırakmak istedi. Su Yin iç çekti, “Ben gidip alacağım.”
Ye Zhou halka açık bir bankta oturması için Tang Dongdong’a eşlik etti. Bir süre sonra Tang Dongdong sonunda sakinleşmişti. Asıl yüzünü takınarak, “Nasıl hiç korkmuyorsun!” dedi.
“Çünkü hepsi sahte.”
“Sahte olduğunu biliyorum ama yine de korkuyorum.” Tang Dongdong mahcup bir şekilde gülümsedi, “Zayıfça mı geliyor?”
“Hayır, herkesin korktuğu bir şey vardır.” Ye Zhou, yanından geçen küçük bir köpeğe işaret etti. “Şu çocuğa bak. Boyu çok uzun ama küçücük köpek yanından geçtiğinde irkildi.”
Tang Dongdong gözlerini kırpıştırdı ve gülümsedi. “Bunu bana söyleyen ilk kişisin.”
Bu gülümseme cep telefonundakiyle aynıydı. Küçük bir hayvanın sevimliliğini taşıyordu ama sadece sevimliydi.
Tang Dongdong, perili evden korkmuş gibiydi ama diğer heyecan verici oyuncaklarda oynarken herhangi bir endişesi yoktu. Sadece perili evdeyken hoşnutsuzdu. Heyecanla, “Ye Zhou, hadi başka bir şeye gidelim.” dedi.
Su Yin, hız treni yolculuğunu bitirdikten sonra neredeyse kusacaktı. Bankın arkasına yaslandı ve hızlı kalp atışlarını sakinleştirdi. “Siz gidin, dayanamıyorum!”
Ye Zhou, Su Yin’i yalnız bırakmak konusunda kendini rahat hissetmedi, “Dinlenene kadar bekleyelim sonra tekrar gideriz.”
Su Yin umutsuzca onu itti ve “Ben iyiyim. Siz gidin.” dedi.
Ye Zhou, “Neden güçlü gibi davranıyorsun? Acelemiz yok.”
Tang Dongdong tekrarladı, “Evet, burada bekleyin. Yukarı çıkıp içecek bir şeyler alacağım.”
Tang Dongdong gittikten sonra Su Yin, Ye Zhou’nun omzunu patpatladı ve “Fena değil, senin hakkındaki izlenimi çok iyi.” dedi.
Ye Zhou alay etti, “Yapabileceğim bir şey yok. Çekiciliğim karşı konulamaz.”
Bugün eğlence parkının açıldığı ilk gündü ve zamanın çoğunu sırada geçirmişlerdi.
Kapanış saati 5:30’du, saat 4’te Su Yin dönme dolaba bakıp ekibin lideri olarak “Gidip dönme dolaba binelim ve mola verelim.” önerisinde bulundu.
“Evet evet.” Tang Dongdong bacaklarını dövdü ve “Bugün gerçekten yeterince yorucuydu.” dedi.
Ye Zhou onların görüş hattını takip etti ve dev dönme dolabın havada yavaş yavaş döndüğünü gördü. “Ben binmeyeceğim.”
Su Yin şaşırmıştı. “Neden? Bu bir dönme dolap!” Romantizmde dönme dolap kesinlikle önemli bir rol oynardı!
“Doğru, yani gerek yok.” Ye Zhou cebindeki telefona dokundu ve “Bir dahaki sefere geleceğim.” dedi.
Tang Dongdong kıkırdadı. “Ye Zhou, acaba sevdiğin biri mi var?”
Ye Zhou inkar etmeden gülümsedi.
“Anlıyorum, anlıyorum!” Tang Dongdong, dedikodu yapmak isteyen Su Yin’i yanına çekti ve “Ama bugün çok iyi bir gündü, neden onu da getirmedin?” dedi.
“Henüz söyleyemedim.”
Tang Dongdong, Ye Zhou’nun omzuna dokundu ve “Güçlen Xiongdi!” dedi.
“Teşekkürler, güçleneceğim.”
O anda, Ye Zhou sonunda aklındaki ağırlıktan kurtulmuştu.
Yorum