Çeviren: Ari
Ye Zhou, son zamanlarda çilekleri her gün uzunca süre gözlemleyen Shang Jin’in biraz garip olduğunu keşfetmişti.
Her iki saksıda da çok fazla çiçek vardı ve Shang Jin özenle çilekleri kafesten çıkarıp her bir çiçeği görmek için yaprakları ayırmıştı.
Ye Zhou merakla sordu, “Neye bakıyorsun?”
Shang Jin, “Çiçeğe.”
“Bakmayı bitirdin mi? Kütüphaneye gitmeyecek misin?” Ye Zhou saate baktı. Cuma öğleden sonra ders yoktu ve ikisi öğle yemeğini yerken birlikte kütüphaneye gitmek için anlaşmışlardı. Shang Jin’in bu çilek fideleri tarafından esir tutulmasını beklemiyordu. Ye Zhou çilek fidesi hediye ettiğine bir kez daha pişman oldu.
“Bitti” Shang Jin, çileklerin sağlıklı ve böceksiz olduğundan emin olduktan sonra ellerini yıkamaya gitti. Ders kitaplarını aldı ve Ye Zhou ile kütüphaneye gitmek için çıktılar.
Kavşaktan geçerlerken Shang Jin, çok uzak olmayan bir market gördü. “Beni burada bekle. Bir paket şeker alacağım.”
“Çok şeker yiyorsun, dişlerinin çürümemesine dikkat et!”
Shang Jin duymazdan geldi ve markete doğru yürüdü.
Haziran güneşinin altında pişen Ye Zhou, bir ağacın gölgesini buldu ve altında durdu. Cep telefonunu çıkarıp ana sayfasını dolaştı.
“Ye Zhou, iki gündür seni bulmak istiyordum!”
Ye Zhou yukarı baktı. Su Yin bir şemsiye tutup ağacın gölgesinin altına gelmişti. Şemsiyeyi bıraktı ve “Gel şuraya oturduktan sonra konuşalım.” dedi.
“Ehー” Ye Zhou, bambu korusunun yanındaki taş bir sıraya itilip oturtulduğunda henüz ağzını açamamıştı.
“Geçen sefer ne dediğimi hâlâ hatırlıyor musun?”
Ye Zhou cep telefonunu çıkardı ve aceleyle Shang Jin’e bir mesaj göndererek Su Yin’e “Ne?” diye cevap verdi.
“Güney Mahallesi’ndeki büyük lunapark 20 Haziran’da açılacak. Tang Dongdong ile gideceğime söz verdim. Gelecek misin?” dedi Su Yin heyecanla. Cep telefonunu çıkardı ve web sitesini açtı. “Bu sayfayı geçen sefer sana göndermiştim, bakmadın mı?”
Birkaç gün önce Su Yin ona bir bağlantı göndermişti. O sırada Su Yin’in bazı toplu paylaşım görevleri yaptığını düşündüğü için bağlantıyı açmamıştı.
“Peki geliyor musun?”
Ye Zhou hemen cevap vermedi.
Su Yin kaşlarını kaldırdı ve “Başka birine aşık olmadın, değil mi?” dedi.
Ye Zhou aceleyle, “Sen… sen neyden bahsediyorsun? Nasıl olabilir!”
“Geçen yıl olsaydı ve senden Tang Dongdong ile görüşmeni isteseydim, kesinlikle tereddüt etmeden başını sallardın. Şimdi yarım gün boyunca nasıl tek kelime söylemezsin?”
Ye Zhou öksürdü ve uzağa baktı. “20 Haziran’ın sınav haftası olduğunu ve çalışmam gerektiğini düşünüyordum.”
Su Yin şüpheliydi. “Gerçekten mi?”
“Gerçekten, gerçekten.” dedi Ye Zhou ve kavşağa doğru yürümek için ayağa kalktı.
Su Yin onu çekip tereddütle sordu, “Elimde Tang Dongdong’un yeni fotoğrafları var. Benimle Shang Jin’in fotoğraflarını takas etmeye devam etmek ister misin?”
Ye Zhou’nun ayak sesleri durakladı. Kalbinde nasıl bir duygu olduğunu anlayamamıştı -içgüdüsel olarak takas etmek istemiyordu- ama bu gerçekten fikrini değiştirdiğini göstermez miydi? Tekrar oturdu ve cep telefonunu kapattı.
“Artık Shang Jin ile yaşıyorsun. Yüzünün HD fotoğrafları olmalı, değil mi?” Su Yin telefonun Bluetooth’unu açtı ve albümünü aradı. “Geçen seferki gibi bulanık gizli çekimler istemiyorum.”
Ye Zhou’nun cep telefonunda gerçekten de Shang Jin’in bir fotoğrafı vardı: Shang Youyou geçen sefer geldiğinde iki kardeşin çekildiği fotoğraftı.
Su Yin telefonu önüne koydu ve “Tang Dongdong’un hangi fotoğrafını istiyorsun?” dedi.
Ye Zhou cep telefonunu cebine koydu. Shang Jin ve Shang Youyou’nun fotoğrafını başkalarıyla paylaşmayı istemiyordu. Kızmış gibi yaptı ve “Nasıl olur da Shang Jin’in fotoğraflarına sahip olabilirim? Başkaları beni tanımıyor olabilir ama sen de mi tanımıyorsun? Shang Jin’den ne kadar nefret ettiğimi bilmiyorsun galiba. Shang Jin benim düşmanım. Hiçbir şey olmadan neden düşmanımın fotoğrafını çekeyim ki!” Bu cümleyi bitiren Ye Zhou, diğerinin ona inanmayacağından ve telefonunu kapmak isteyeceğinden korktu, bu yüzden okul çantasını aldı ve arkasına bakmadan gitti.
“Eee… ne!” Su Yin cıkladı, “Yoksa yoktur. Neden kaçıyorsun?”
Ye Zhou, kavşaktaki ağaç gölgesine yürüdü, Shang Jin’i etrafta göremedi, tıpkı Shang Jin’in bambu korusundayken onu aradığını görmediği gibi… Hâlâ markette değildi, değil mi? Çıkarıp telefonunu tuşladı. Telefon iki kez çaldıktan sonra Shang Jin tarafından açıldı.
“Shang Jin, neredesin?”
“Kütüphane girişinde.”
“Beni neden beklemedin! Sana bambu korusunda olduğumu söylemiştim!”
“Gittim ve bulamadım.”
“Peki o zaman hemen geliyorum.” Ye Zhou telefonu kapattı ve dudaklarını büzdü. Su Yin ve onun bulunduğu yer bambu korusunun hemen girişindeydi. Bulmak çok kolaydı. Shang Jin’in gözleri onu bulamayacak kadar nasıl kötü olabilirdi?
Ancak Shang Jin’in sesini dinlerken yaprakların hışırtısını nasıl duyabiliyordu ki? Bugün hava çok rüzgarlı değildi ve kütüphane girişinde sadece uzun bir kafur ağacı vardı. Belki de işitsel bir halüsinasyondu? Ye Zhou başını salladı ve hızla kütüphaneye doğru yürüdü.
Ye Zhou ayrılalı uzun süre olmamıştı ki Shang Jin az önce sohbet ettikleri bambu korusunun derinliklerinden yürüdü.
Şekeri alır almaz Ye Zhou’nun mesajını görmüştü. O zaman, bunun hakkında fazla düşünmeyip bambu korusuna doğru yürümüştü. Sonra oraya varmadan önce tanıdık bir ses duydu.
Kısa cümlelerin fazla açıklamaya ihtiyacı yoktu. Bunu geçen yıl Ye Zhou’nun bir dizi anormal davranışıyla ilişkilendiren Shang Jin de büyük ölçüde her şeyi anlamıştı.
İlk yıl onunla hiçbir ilgisi olmayan Ye Zhou’nun gizlice fotoğraflarını çekmesine şaşmamalıydı. Ortaya çıktığında telaşla konuyu tekrar tekrar açıklamasına da şaşmamalıydı.
İşin komik yanı, Ye Zhou’nun açıklamasını bir örtbas olarak algılaması ve duygularını yavaş yavaş ona bağlamasıydı.
Her şey bir yanlış anlaşılma yüzünden başladıysa sonrasındaki ilişkilerinde Ye Zhou’nun hislerinin ne kadarı gerçek, ne kadarı sahteydi?
Shang Jin alay etti. Düşman mı?
Şüphe tohumları ekildiğinde, Shang Jin bunu bu kadar basit bir şey olarak görmüyordu.
Öğleden sonra Shang Jin kütüphaneye gitmedi ve doğruca yurda geri döndü.
Çiçeğin üzerindeki iki saksı çilek tam olarak açmışlardı. İlk başta, çiçek açmalarını ve meyve vermelerini dört gözle bekliyordu, böylece Ye Zhou’nun doğum günü geldiğinde çileklerle dolu bir kap alıp Ye Zhou’ya hediye edebilecekti.
Çünkü Ye Zhou bir keresinde hediyelerin fiyatla değil, onlara verilen niyetle ilgili olduğunu söylemişti.
Shang Jin gibi bir adam için dikkatini vermek, para vermekten çok daha zordu. Ama kendini ilk kez bir şeye adamasını sağlayan şey tam olarak Ye Zhou’nun bu ifadesiydi.
“Giderken neden bana söylemedin?”
Shang Jin kafasını çevirdi ve açıkça sormak istedi, ancak Ye Zhou’nun gülümsemesi karşısında sadece yüzünü çevirebilmişti. “Okumaktan biraz başım döndü o yüzden geri döndüm.”
Ye Zhou gergin bir şekilde, “Başın mı döndü? Şimdi iyi misin?” diye sordu.
Shang Jin, Ye Zhou’nun gözlerine sabit bir şekilde baktı. Endişesi yalandan değildi. “Belki de iyi uyuyamadım.” diye mırıldandı.
“O zaman bu gece erken yatmalısın.” Ye Zhou okul çantasını bıraktı ve ödünç aldığı kitabı rafa koydu. “Yemek yedin mi? Madem başın dönüyor, senin için alayım mı?”
“Ye Zhou.”
“Hm?”
“Hiç. Gerek yok, birazdan kendim ineceğim.” Dışarı çıkan Shang Jin, göz ucuyla odanın içine baktı. Ye Zhou masasının yanından geçerken devrilen fincanını dik bir şekilde yerleştiriyordu. Bu tür küçük ayrıntılar istese bile taklit edilemezdi.
Shang Jin çiçeklikteki çilek fidelerine baktı ve kafesi alt kata kadar taşıdı.
Akşam yemeğinden sonra, Shang Jin çilek fidesi saksısını bambu korusuna götürdü. Parlak ay ışığı taş masayı aydınlatıyordu. Küçük çiçeklerle dolu saksıyı çıkardı, taş masanın ortasına koydu ve Ye Zhou’ya bir metin mesajı gönderdi.
Ye Zhou, Shang Jin’den mesajı aldığında Shang Jin’in akşam yemeği yemesinin neden bu kadar uzun sürdüğünü merak ediyordu, genelde şafaktan gün batımına kadar yemeğini yerdi. Şimdi ona dışarı çıkması için bir mesaj yollayarak afallamasına neden olmuştu.
Başkalarının isteklerinin nedenini Ye Zhou asla sormazdı. Bu sefer de öyleydi. Shang Jin ondan gitmesini istediğinde başka bir şey sormadan diğer tarafın acil bir şeyi olduğundan korktuğu için bisikletini hızla bambu korusuna doğru sürdü.
Bambu korusunda Ye Zhou, Shang Jin’in öğlen oturduğu taş bankta oturduğunu gördü. Soğuk ay ışığı, açıklanamaz bir şekilde melankoli duygusunu taşıyarak Shang Jin’in üzerine düşürmüştü.
Ye Zhou bisikleti yana yatırdı ve üzerlerine bastığında yapraklar hışırdadı.
“Geldin.”
Ye Zhou yanına oturdu ve “Sorun ne? Yurtta söyleyemeyeceğin bir şey mi var?”
Shang Jin iki çilek çiçeğini aldı ve Ye Zhou’ya verdi.
“Umm, ne yapıyorsun!” Ye Zhou onları almadı. Gece gündüz Shang Jin ile birlikte yaşayan Ye Zhou, Shang Jin’in bu çiçeklere ne kadar değer verdiğini çok iyi biliyordu. Ama o anda iki çiçeği koparmaktan çekinmemişti.
“Kır çiçekleri olmasa da.”
Ye Zhou: “???”
Shang Jin çilek saksısına baktı ve “Bana verdiğinde bu küçük şey sadece üç ya da dört küçük yapraktı. Belli ki çok kırılgandı ama çok güçlüydü de. Rüzgar yağmur, kuşlar ve böcekler onu yok edemedi.”
Ye Zhou gülümsedi ve “Çünkü ona iyi baktın. Aşağıya düştüğünde umursamasaydın bugün bu muhteşem çiçeklenmeyi nasıl görebilirdin?”
“Belki. Bazen bir düşünce ile diğeri arasından farklı bir sonuç çıkabilir.” Shang Jin, iki çiçeği zorla Ye Zhou’nun ellerine tutuşturdu. “Yani bugün ikimizin sonucu, senin düşüncelerine bağlı.”
“Sen… neyden bahsediyorsun…”
Shang Jin derin bir nefes aldı. Açıkçası Ye Zhou ile bu konuda konuşmadan önce daha iyi hazırlanabilirdi ama bugün meseleyi duyduğunda duygularını saklamakta ne kadar iyi olursa olsun, Ye Zhou’nun karşısında hiçbir şey olmamış gibi davranamazdı.
Şimdi söylediği kelimeler bile içgüdüsel olarak ağzından dökülüyordu. Açıkçası daha iyi argümanlar bulmak için üzerinde kafa yorabilirdi.
“Yanlış anlaşılma olarak başladık ama ben ciddiyim.” Shang Jin, Ye Zhou’nun gözlerine baktı ve “Ye Zhou, senden gerçekten hoşlanıyorum. Bu çilek gibi, aramızda rüzgar, yağmur, kuşlar ve böcekler olsa da asla pes etmeyeceğim…”
Ye Zhou’nun gözbebekleri aniden açıldı ve hemen ayağa kalktı. Dudakları bilinçsizce titriyordu, zihni bomboştu. Shang Jin’in ona itiraf edeceğini hiç düşünmemişti.
Ya bir gün Shang Jin sana itiraf ederse?
Shang Ming’in sözleri kulaklarında çınladı.
“Hayır… imkanı yok.” Ye Zhou bilinçaltında, “O zaman sana senden gerçekten hoşlanmadığımı söylememiş miydim? Nasıl yapabilirsin…”
Shang Jin başını eğdi, karanlık bakışlarını engelliyordu. “Tang Dongdong muydu? Hep Tang Dongdong’u mu seviyordun?”
Ye Zhou şaşırmıştı. “Nereden biliyorsun?”
“Doğru gibi görünüyor.” Shang Jin açıklama yapmadan alaycı bir şekilde güldü ama sonra şöyle dedi: “Ye Zhou, her zaman beni yenemeyeceğini söyleyip durdun ama yanılıyordun. Bu sefer yenilgiyi kabul ediyorum.”
Yorum