Everyone Thinks That I Like Him [Novel] 43. Bölüm
Çeviren: Ari
Atıştırmalık sokağından geçip boğazını doldurduktan sonra Ye Zhou tamamen memnundu ve Shang Jin ile birlikte yatakhaneye geri dönmüşlerdi.
Banyoya duş almak için ilk giren Ye Zhou oldu. Burnundaki barbekü kokusunun tadını çıkarıp tazelenmiş hissederek kapıyı açtı. Shang Jin bilgisayarının önünde oturmuş oyun oynuyordu.
Ye Zhou, Shang Jin’in yanına yürüdü ve başını salladı. Saçındaki birçok su damlası Shang Jin’in vücuduna ve bilgisayar ekranına sıçradı.
Shang Jin bilgisayardaki su damlacıklarını kağıt havluyla silip “Köpek misin?” dedi.
Ye Zhou döner sandalyesine oturdu ve Shang Jin’e doğru kaydı. “Bugün çok mutlu görünüyorsun.”
“Ben mi?” Shang Jin dikkatsizce “Ben her gün böyleyim.” diye yanıtladı.
Ye Zhou çenesini yasladı ve Shang Jin’in ifadesini gözlemledi. Farklı bir şey yokmuş gibi görünüyordu ama bütün gece Shang Jin’in tüm vücudundan rahatlamış bir hava yayıldığını hissetmişti. Ye Zhou nedenini söyleyemediği için birkaç adım geri çekildi ve yerine geri döndü.
Shang Jin dudaklarının kenarını yukarı kaldırarak, göz ucuyla onun sırtına baktı.
Ye Zhou cidden yeterince zekiydi: bugün gerçekten de her zamankinden biraz daha neşeliydi, özellikle de akşam Ye Zhou ona Xie Shuhan’ın onu öldürmek için bir ziyafete davet edip etmediğini sorduğunda. O sırada Ye Zhou’nun zayıf ifadesine baktığında biraz şirin olduğunu hissetmişti.
Beklenmedik bir şekilde ‘şirin’ kelimesini bir erkek için kullanıyordu ve hiçbir uyumsuzluk hissetmiyordu.
Xie Shuhan’ın ortaya çıkışı, aniden dünyada onun kontrolü altında olmayan birçok insan ve mesele olduğunu fark etmesini sağlamıştı. Ye Zhou’yla kalan iki yılını eskisi gibi birlikte geçireceğini düşünüyordu ama gerçekler ona bir ders vermişti.
Ye Zhou bir keresinde istekleri için savaşmakta kendisine güveneceğini söylemişti. Zorluklar ne olursa olsun sonuçların başarılı olması için pes etmeden önce denemesi gerekiyordu.
Shang Jin pencere pervazına döndü ve yan yana yerleştirilmiş iki çilek fidesine baktı. Bir aydan fazla süren yetiştirmenin ardından büyüyen yapraklar akşam rüzgarında sallanıyordu.
Ara sınavların gelmesi, öğrencilerin okulda oldukça uslu olmasını sağlamıştı ve Xie Shuhan bir daha Ye Zhou’yu sinirlendirmek için gelmemişti.
Sürekli yurdun önündeki Shang Ye’yi ziyaret eden bir insan akışı vardı. Shang Jin ve Ye Zhou, bu arabayı bu sınav döneminde herkesin ‘iyiliği’ uğruna sürmediler, birileri Shang Ye’ye tapmak için gelse de onu bulamadı.
Ara sınavlardan sonra Xie Shuhan tekrar 405 yurduna koştu.
Liu Yutian ve Wen Renxu koşullara çok çabuk adapte olmuşlardı o yüzden ayrıldılar. Shang Jin hiçbir şey görmemiş veya duymamış gibi yaptı, bilgisayarın önünde oturup internette gezinirken hiçbir çekincesi yoktu.
Ye Zhou sabırla sordu, “Ne oldu?”
Xie Shuhan ciddi bir şekilde, “Ye Zhou Xuezhang, üzgünüm!” dedi.
Ye Zhou nedenini anlamamıştı.
“Şu an gerçekten kendimden utanıyorum. Senden hoşlandığımı söyledim ama sınavlarla karşılaştığımda biraz meşguldüm…” Xie Shuhan bir torba limon taşıyordu. “Sanırım bu sefer ki sınavların hepsinden çaktım, hatta öncekinden daha da kötü… Arkadaşım eğer dırdır etmeye devam edersem önümüzdeki birkaç yıl içinde daha da kötüleşebileceğini söyledi. Mezun olup olamayacağımı söylemek çok zor…”
Ye Zhou, A Üniversitesi öğrencilerinin böyle feodal batıl inançları olduğu için içtenlikle sevinmişti. Teselli etti, “Bu kadar karamsar olma. Kesinlikle mezun olabilirsin.”
Xie Shuhan iç çekti. “Sanat öğrencisi olarak geldim. Aksi takdirde bu sonuçlarla A Üniversitesi’ne nasıl girebilirdim?”
Ye Zhou bir kıdemlinin tonunu kullanarak, “Üniversiteye yeni girdin. Hâlâ zamanın var. Bundan sonra derslerine odaklanmalısın. Notlarının ne kadar yüksek olduğunu önemseme, en azından derslerinden kalmamalısın. Mezun olmak zahmetsiz bir iş değil. Biz öğrencilerin işinin ders çalışmak, savaşmak olduğunu unutma.”
Teşvikleri alan Xie Shuhan başını salladı ve “Evet! Eminim yapacağım!”
Ye Zhou uzandı ve Xie Shuhan’ın elini tuttu.
Shang Jin’in göz kapakları sonuna kadar açıldı, göz ucuyla iki kişinin birbirine sıkıca kenetlenmiş ellerine baktı.
“Sıkı çalış, sınav tanrısı seni kutsayacak!”
O anda Xie Shuhan’ın gözlerinde bu sözleri yumuşak bir şekilde söyleyen Ye Zhou’nun tüm vücudu altın bir ışık tabakasıyla kaplanmış gibi görünüyordu. Ama çok uzun süre bakıp da, aşık olmasına izin verilmeden eli çekildi.
“Sonsuza kadar birinciyim ve ikinciden daha etkili olmalıyım.” Shang Jin de elini tuttu ve “İyi çalış. Senin hakkında iyimserim.”
Ye Zhou çekincesiz bir şekilde Shang Jin’in sırtını dürttü ve “Kendinle daha az gurur duy!” dedi.
Xie Shuhan hareketlenip ellerini ovuşturdu, “Shang Jin Ge, Ye Zhou Xuezhang, kesinlikle beklentilerinizi karşılayacağımdan emin olabilirsiniz!” dedi.
“Başarılar.” Shang Jin kapı çerçevesine yaslandı ve Xie Shuhan’ı kapıdan dışarı gönderdi.
Ye Zhou kollarını kavuşturdu. “Daha önce sormak istedim: Onunla nasıl ‘kardeş’ oldunuz?”
Shang Jin kasten, “Kim bilir…” dedi.
“Tam olarak neden?”
Shang Jin güldü ve cevap vermedi.
Neredeyse Mayıs ayıydı ama hava daha da kötüleşmişti. Karanlık havada yağmur çiseliyordu, rüzgar hiç de hafif değildi. Yurt penceresi asla açılamıyordu ve yıkanan giysiler biraz nemli kokuyordu, çileklerin yaprakları bile cansızlaşmıştı.
“Uzun zamandır güneşi görmedim.” Ye Zhou pencereyi açtı. Öğleden sonra yağmur nihayet durmuştu, rahatlatıcı, serin bir esinti vardı. “Bu gece pencereyi açsan iyi olur, değil mi?”
Liu Yutain onun yanına yürüdü ve derin bir nefes aldı. “Bu gece yağmur yağacağını sanmıyorum. Açsak iyi olur, dışarıdaki hava daha taze görünüyor.”
Ertesi gün uzun süredir görülmeyen güneş yüzünü gösterdi. Saat henüz yedi olmamıştı ki güneş pencereye en yakın yatağa sessizce süzüldü.
Ye Zhou kaşlarını çatıp gözlerini yarım yamalak araladı. Sağ eli rastgele yatağın yanına gitti, gözlerini kapadı ve telefonunu açtı. “Uyan…”
Shang Jin yatakta yan döndü. Liu Yutian ve Wen Renxu giyinene kadar bekledikten sonra yavaşça doğruldu. Pencere kenarındaki çilek fidelerini görünce yataktan kalkıp iki saksı çilek fidesini güneşin altına yerleştirdi.
“Herhangi bir değişiklik görüyor musun?” Ye Zhou onun yanında toplanıyordu. “Onları her gün izliyorsun.”
“Büyümelerini izlemek inanılmaz.” Shang Jin alttaki yaprağa dokundu. “Her zaman her şeyi kendi ellerimle kavramanın en iyisi olduğunu hissediyordum ancak bazen beklentilerimin ötesine geçen bir şeye sahip olmak da oldukça iyi.”
Ye Zhou sessizce Shang Jin’in dudaklarının kenarındaki gülümsemeyle çilek yapraklarına ciddiyetle bakmasını izleyip gülümsedi, “Her şeyin elinin altında olması daha sıkıcı. Bu tür bir canlıyı kontrol etmek o kadar kolay değil. Nasıl yetiştireceğini bilsen bile hangi gün ve hangi saatte çiçek açacağını kontrol edemezsin. Hayatın sana sunduğu sürprizlerin tadını çıkarmak daha iyidir.”
Shang Jin bakış açısını geri çekti ve “Hayatın sadece sürprizleri değil, şokları da var.” dedi.
“Bugün biraz güneşlensinler.” Ye Zhou küçük saksıları koruyucu ağa koydu ve tekrar etti, “Bırakalım tüm gövdeleri güneşlesin.”
İki adam kıyafetlerini yıkamayı bitirdikten sonra Shang Ye ile sınıfa gittiler. İkinci yılın bir sonraki dönemi bir önceki döneme göre daha dolu geçiyordu. İkinci derste gökyüzü karardı. Başlangıçta gökyüzünün yağmurdan sonra açılacağını düşündüler ancak sabah güneşinin sadece kısa ömürlü olmasını beklemiyorlardı.
Ye Zhou havayı soludu, kitap sayfaları rüzgarda hışırdıyordu. Cep telefonunu ders kitaplarına bastırmak için kullandı ve not almaya devam etti.
Üçüncü derste sağanak yağmur yağmaya başlamıştı. Birçok öğrenci sınıfın önünde durup yağmura bakarlarken harekete geçmekte tereddüt ediyorlardı.
“Neyse ki bugün Shang Ye ile geldik.” Yağmur cam pencereye vuruyordu. Ye Zhou masaya uzandı ve önünde oturan Shang Jin’i dürtmek için kalemini kullandı. “O kadar büyük bir fırtına ki, şemsiye kullansan bile sırılsıklam olursun.”
“Sabah güneşi çok aldatıcıydı.” Bunu söyledikten sonra, Shang Jin bir şeyleri unuttuğunu hissetti.
Hayatın sadece sürprizleri değil, şokları da vardı.
Bu söz kısa sürede doğrulandı.
Okuldan sonra Shang Jin sonunda ne unuttuğunu hatırlamıştı.
“Ye Zhou, dışarı çıkmadan önce çilek fidelerini pencerenin koruyucu ağına mı koydun?”
“Evet, neden…” Yarı yolda konuştuğunda Ye Zhou da cevap vermişti. “Az önceki büyük fırtına yüzünden yıkılmazlar, değil mi?”
Shang Jin daha fazla bir şey söylemeden ders kitaplarını aldı ve dışarı koştu.
“Hey! Bekle beni.”
Alt katta Shang Jin çoktan ortadan kaybolmuştu.
“Birinci sıradaki koşucu cidden müthiş…” Ye Zhou sıkıntıyla dilini şaklattı. Arabayla uzaklaştıysa nasıl… ha? Otoparkta, Shang Ye hâla orijinal yerinde huzur içinde duruyordu. Arabayı Shang Jin almamış mıydı?
“Ne kibar bir insan!” Ye Zhou çılgınca kafasını tuttu ve yağmurdan sığınan öğrencilerin hayran bakışları altında Shang Ye’nin önüne koştu. Açıkçası yağmurda bir dakikadan daha az zaman harcamak giysilerin büyük bir kısmını ıslatacaktı.
Şiddetli yağmurda öğrencilerin çoğu saçak altına saklanmışlardı. Rüzgarda ve yağmurda şemsiyeleri olan az sayıda öğrenci dışında, yağmurda çılgınca koşan kişi Ye Zhou tarafından kolayca fark edildi.
Ye Zhou kararlı bir şekilde, “Hadi!” dedi.
Shang Jin fazla bir şey söylemedi, arabanın kapısını açtı ve içeri girdi. Ye Zhou iki kompartımanı ayıran pencereyi açtı ve soluk bir ten rengiyle, “Madem bu kadar şiddetli bir yağmurda geri dönmek istiyorsun, neden arabaya binmedin?” dedi.
Shang Jin arka bölmede bir peçete buldu ve yüzündeki suyu gelişigüzel bir şekilde sildi. “Eğer ben arabayı alsaydım, sen ne yapacaktın?”
Ye Zhou’nun kalbi aniden iki kez çarptı ve çabucak iyileşti. “Birlikte gidebilirdik.”
“Tek başıma yapabilirdim. Böyle şiddetli bir yağmurda yurda dönüp kantine gitmek daha fazla zaman kaybettiriyor.”
Ye Zhou mutsuzdu ve hatta Shang Jin’e hediye etmek için neden saksı bitkileri aldığı konusunda kendisine biraz sitem ediyordu. “Sadece saksı değil mi? Düşerse düşer.”
“Bitkiler hiçbir şey söylemediği için canlı olduklarını inkar edemezsin. Belki başkalarının gözünde önemsizler ama bana verdiğinde paha biçilmez bir değerle doluydu. Ayrıca bitkiler ve hayvanlar aynıdır. Onları kabul ettiğimize göre onlardan sorumlu olmamız gerekiyor.”
Sırtı Shang Jin’e dönükken Ye Zhou’nun kulakları hafifçe kızarmıştı. Daha önce Zhou Wendao çilek fidelerinin değersiz olduğunu söylemişti ancak Shang Jin’in onları paha biçilmez hazineler olarak tanımladığını duyunca Ye Zhou’nun kalbinde, hediyesinin diğeri tarafından sevildiğine dair bir tür his belirdi.
Yurt girişinde Shang Jin, Ye Zhou’yu yurt binasına itti ve “Yukarıya bak. Çilek fidelerinin düşüp düşmediğini görmek için arkadaki çiçek tarhına gideceğim.”
Ye Zhou yukarı koştu, kendi çilek fidesi pencere pervazında devrilmiş vaziyetteydi. Toprak dışarıya saçılmıştı ve fide fırtınadan etkilenmişti. Yanındaki saksının tanıdık gölgesi orada değildi. Bu durumu gören Ye Zhou’nun kalbinde bazı korkular oluştu. Neyse ki yurdun arkasında bir çiçek tarhı vardı ve insanlar genellikle yanından geçmiyordu. Shang Jin’in tahmini gerçekten doğruydu.
Ye Zhou bir şemsiye aldı ve aşağı koştu.
Yatakhanenin arkasındaki çiçeklikte, Shang Jin tek dizinin üzerine çökerek fidenin köklerini dikkatlice toprakla kapladı ve saksı parçalarının üzerine yerleştirdi.
Bütün karmaşaya baktığında birçok şeyin kendisi tarafından kontrol edilemeyeceğini bir kez daha anlamıştı.
Ye Zhou sessizce arkasında durup şemsiyeyi başının üzerinde tutarak, “Acele et.” dedi.
Shang Jin rahatlayarak gülümsedi. Her şey onun kontrolünde olmasa bile, bu kişi her zaman yanında olduğu sürece sorun değildi.
Yorum