Çeviren: Ari
Ocak ayının başlarında Ye Zhou’nun tüm sınavları sonunda bitti.
Daha önce Shang Jin ile arası bozulduğunda eve dönmenin o kadar kötü bir fikir olmadığını düşünmüştü. Şimdi ise Shang Jin ile arası zaten iyi olduğu için Ye Zhou eve gitmek konusunda çok isteksizdi, bu sefer ağabeyi ile kesinlikle karşılaşacağını söylemeye gerek bile yoktu.
Yılbaşından kaçsa da yine de Xiaonian’dan* kaçamazdı.
Ç/N: Ay Yeni Yılından önceki ayın 24. günü.
Ye Zhou kendini yatakhaneye sürükledi ve kapıyı kapattı. Sonra bavulunu toplamaya başlayıp yaklaşan eve dönüş yolu için hazırlandı.
“Evin çok yakın, neden dönmedin?”
Diğer tüm öğrenciler sınavın bittiği gün ya da ertesi gün eve dönmek için sabırsızlanıyorlardı. Kendi sebepleri olan Ye Zhou dışında sadece Shang Jin yurtta kalıyordu.
“Yakınlarda yaşadığım için, ne zaman dönmek istersem geri dönebilirim.” Shang Jin, Ye Zhou ile konuşup oyun oynarken elleri hiç duraksamadı, “Yarın Xiaonian ve sen bugün mü gidiyorsun?”
Ye Zhou bavulu dikleştirdi, bir kenara oturdu ve iç çekerek, “Eve dönmek yurtta olmak kadar rahat değil.” dedi.
Oyundan çıkan Shang Jin dönüp konuştu: “Bırak diğer insanlar ne söylerse söylesinler. Gürültü yapmadıkları ve seni dinlemeye zorlamadıkları sürece endişelenme.”
Ye Zhou mutsuz bir şekilde, “Herkesin senin gibi tamamen duygusuz ve umursamaz bir robot olduğunu mu düşünüyorsun?” dedi.
Shang Jin cıkcıkladı. “Sadece bazı şeyler söyledim. Kişisel saldırıları kabul etmiyorum.”
Ye Zhou kafasını kaşıdı ve masanın üzerinde yığıldı. Her neyse, Shang Jin durumunu zaten biliyordu bu yüzden onun önünde kendini gizlemesine gerek yoktu. Eve gitmek istememek, eve gitmek istememekti: başka bir bahane bulmaya gerek yoktu.
Shang Jin saate bakıp, “Hazırlan, cidden geç kalacaksın.” dedi.
“Biliyorum, biliyorum!” Ye Zhou sırt çantasını kaldırdı, bavulunu sürükledi ve kapıya yürüdü. Sonra bir şeyi daha hatırladı. “Giderken küçük pedicabın üstünü ört.”
Shang Jin: “…”
Ye Zhou ona şüpheci bir bakış attı. “Duydun mu, duymadın mı?”
Shang Jin cesurca ve kendinden emin bir şekilde “Duymadım.” dedi.
Ye Zhou: “…”
Ye Zhou aşağıya inince, arabayı büyük boy bir plastik torbayla örtmeyi planlamıştı. Ama zaman kimseyi beklemezdi. Ye Zhou arabadaki karmaşık grafitiye baktı, bir an düşündü ve vazgeçti.
Nasılsa zaten çirkindi. Kirlenmesi çokta önemli değildi!
Eve gitmek istemese de tren onu zamanında ulaştırmıştı.
Trenden ayrıldıktan sonra, Ye Zhou çıkışta durdu ve geçen sefer otobüste sıkışmanın tatsız deneyimini hatırladığı için ilk düşüncesi bir taksiye binmek oldu. Fakat eğer böyle yaparsa eve otobüse binmekten yarım saat daha hızlı giderdi.
Eve erken gitmek istemediği ve otobüste sıkışmak da istemediği için…
Ye Zhou hangi yöne gideceğine karar vermekte tereddüt ediyordu.
“Zhou Zhou?”
Bu tanıdık olmayan ama aynı zamanda tanıdık olan ses duyulduğunda, Ye Zhou refleks olarak kaçmak istedi.
Korktuğunuz şey gerçekten başınıza gelirdi…
Ye Zhou derin bir nefes aldı, arkasını döndü ve zorla gülümsedi “Ge…”*
Ç/N: Ağabey.
Ye Heng ve Ye Zhou hemen hemen aynı boydalardı. İkisi de birbirine pek benzemiyordu. Ye Zhou ile karşılaştırıldığında, Ye Heng daha nazikti: gözlük takıyordu ve tavrı daha seviyeliydi. Ye Zhou’nun elinden bavulu almak için uzandı. Sonuç olarak alamamıştı.
Ye Zhou’nun sağ eli, Ye Heng’i gördüğünden beri bavulun kulpunu sıkıyordu. Ye Heng almak istediği zaman bırakmadı.
Ye Heng ona sorgular gibi baktı. “Zhou Zhou?”
Ye Zhou bir şok geçirmiş gibi görünüyordu, bavulun kulpunu tutan elini aniden çekti.
“Önce arabaya gidelim.”
“Oh…” Ye Zhou, Ye Heng’in arkasından gitti. Ye Zhou ve Ye Heng şimdi aynı boyda olsalar da, Ye Heng’in sırtı hâlâ hafızasındakiyle aynıydı: asla tırmanamayacağı büyük bir dağ kadar yüceydi.
Arabanın yanına geldiklerinde Ye Zhou gerçekten arka koltukta oturmak istiyordu ama kardeşinin gözleri bir kez ona kaydığında yolcu kapısını açtı.
Gürültülü tren istasyonu daha iyiydi: konuşmasalar bile çok garip olmazdı. Şimdi iki kişi kapalı bir alanda olduklarından ve araba kapısı onları dışarıdaki gürültüden izole ettiğinden, garip ortam yavaş yavaş büyüyordu.
Her zaman okuldaki küçük iletişim uzmanı olarak bilinen Ye Zhou, şimdi tamamen sessizliğe gömülmüştü, başını eğiyor ve cep telefonunda oynamaya odaklanmış gibi yapıyor, zamanın biraz daha hızlı geçmesini umuyordu.
Ye Heng, kırmızı ışıkta beklerken küçük kardeşinin yan profiline baktı. Sesini yumuşatmaya çalıştı ve “Okul nasıl? A Üniversitesinin altyapısının çok iyi olduğunu duydum. Hep görmek istemişimdir.”
Bu cümle bir başkası tarafından söylenmiş olsaydı Ye Zhou onu hevesle davet ederdi ve dahası, diğer kişi gerçekten gelecekse rehberlik edeceğine söz verirdi.
“Fena değil.” Bunun okul hayatına mı yoksa okulun altyapısına mı cevap verdiğini bilmeden Ye Zhou konuşmayı bitirdi ve başını telefonda oynamaya ‘odaklamak’ için indirdi, tüm vücudundan ‘benimle konuşma’ aurası yayılıyordu.
Ye Heng, “Bir kız arkadaşın var mı?” diye sormaya devam etti.
Ye Zhou başını kaldırmadı ve “Hayır.” dedi.
Ye Heng iç çekti, konuşmaya devam etmeye hiç niyeti yoktu.
Ye Zhou bunu fark etti ve içten içe rahat bir nefes aldı. Baştan beri gergin olan vücudu yavaş yavaş gevşemişti. Ye Heng, bu küçük değişikliğin epeyce farkındaydı ve daha da hüsrana uğradı.
Ye Zhou tek kelime etmeden eve döndüklerinde içeri girdi ve ailesinin bir masa dolusu tabak hazırladığını gördü.
Ye Zhou gelişigüzel bir şekilde sordu, “Xiaonian yarın. Bugün yemek neden bu kadar özenli?”
“Bunu çoktan söyledim ya. Ağabeyin bugün döneceğini söylediği için, bu yüzden seni de evde ağırlamak için biraz daha yemek yaptım.” Anne Ye mutfaktan iki tabak çıkardı. “A-Heng, bir daha yemeğini bitirir bitirmez dışarı çıkma. Oysaki sen de eve uzun süre gelmedin. Uçaktan indiğinden beri doğru dürüst dinlenmemiştin ama arabayla kardeşini almakta ısrar ettin. Eve kendi başına dönemez mi sanki.”
Ye Zhou, Ye Heng’e şaşkınlıkla baktı, onun da bugün eve dönmesini beklemiyordu.
Ye Heng cevap verdi ve Ye Zhou’ya yanına oturması için işaret etti. “Hadi yiyelim. Şapşalca orada durma.”
“Doğru, A-Heng, neden birdenbire geri döndün?” Ye Zhou’nun ailesinde “yemek yerken konuşma, uyurken konuşma” kuralı yoktu. Baba Ye kızarmış domuz eti aldı ve tavada kızartılmış yeşilliklerle karıştırarak Ye Heng’in önüne koydu. “Ulusal Gün de döndüğünde bu Ay Yeni Yılı’nda meşgul olacağını ve geri dönmeye vaktinin olmayacağını söylememiş miydin?”
“Annemin yemeklerini özlediğim için değil mi tabi ki?” Bir cümlede, Ye Anne sevinçten uçtu ve Ye Heng’in önüne birkaç büyük tabak koydu. Ye Heng, bu tabakları Ye Zhou’nun önüne sakince itti. “Biraz meşgulum. Uçağım yarın öğleden sonra.”
Anne Ye’nin aralıksız gülümsemesi yüzünde dondu ve Ye Zhou bile ona bakmak için başını kaldırdı. Anne Ye, “Bu sefer çok aceleye geldi.” dedi.
Ye Heng gülümsedi ve konuşmadı.
Ye Zhou sadece birkaç saniye şaşırdı. Ondan sonra sessizce yemeğini yedi. Yemek masasında ailesi ve Ye Heng arasındaki konuşmaları dinledi. Başlangıçta geceyi böyle uyum içinde geçirebileceğini düşünürken, akşam yemeği bitmeden önce Anne Ye’nin Ye Zhou’ya eleştirici bir soru yönelteceğini kim bilebilirdi ki? “Hep kapalı bir kutu gibisin. Ağabeyin geri geldi ve sen daha birkaç kelime söylemeyi bile bilmiyorsun. Biri görse, senin yabancı olduğunu düşünür.”
Ye Zhou çorbadan bir yudum aldı. Eve girdiğinden beri ruh hâli pek iyi değildi. “Sormak istediğim şeyleri zaten siz sormadınız mı? Başka ne diyebilirim ki?”
“Zhou Zhou, Ulusal Gün’de döndüğümde, babamın ve annemin burs aldığını söylediğini duydum. Bu gerçekten harika.” Ye Heng, Ye Zhou’nun omzunu okşadı, onun adına mutlu görünüyordu. “A Üniversitesi’nin bursunu almanın çok zor olduğunu duymuştum.”
“Evet,” Ye Zhou dudaklarını büzdü ve alçak bir sesle söyledi. Gözlerini kaldırıp Ye Heng’e baktı. Gözlerindeki küçük rahatlığı fark etmeden alçakgönüllü bir şekilde, “Bu sadece ikinci sınıf bir burs, bu yüzden o kadar da zor değil,” dedi.
“Onu övme. Sanırım artık biraz tembellik ediyor.”
Ye annenin sözleri, Ye Zhou’nun artık konuşmaya ilgi duymamasına neden olmuştu. Ye Heng daha sonra ona nasıl sorular sorarsa sorsun, ona sadece “Mmn.” ve “Hıhı” ile cevap verdi. Sonuç olarak, Ye Anne onu konuşması için kışkırtmaya devam etti.
Gece, Ye Zhou kitap okumak için yatak odasına gitmişti. Ye Heng kapıyı iki kez tıklattı ve içeri girmek için araladı. Ye Zhou yataktan doğruldu ve “Sorun ne?” diye sordu.
Ye Heng meyveyi masaya koyup yatağın yanına oturdu. Sonra Ye yanını gösterip, “Otur.” dedi.
Ye Zhou, Ye Heng’den bir metre uzağa oturdu. Gözleri etrafta gezindi, diğerine bakmadı.
“Annemin söylediği sözleri takma. Hayatın daha yeni başladı. Başkasının standartlarına göre yaşamana gerek yok. Hayatları boyunca notlarla uğraşmışlar, ondan notları özellikle önemli görüyorlar ancak her şey puanlarla ölçülemez.” Ye Heng, Ye Zhou’nun yatakta bıraktığı kitabı rastgele çevirdi. “Hayatta puanlardan daha önemli birçok şey var. Daha fazla arkadaş edinebilir, dışarı çıkıp eğlenebilir veya sevdiğin bir kızla tanışıp aşık olabilirsin. Kendini online oyunlara kaptırman bile iyidir. Her zaman kitaplara gömülme ve daha fazla sosyalleş.”
“Peki.” Ye Heng’in önünde kendini çok fazla kasmış olabilirdi bu yüzden Ye Heng onun kampüste genellikle iletişimsiz biri olmadığını bilmiyordu. Ye Zhou da onu düzeltmeyi planlamamıştı. Ye Heng bu sözleri ona ilk kez söylüyordu ve Ye Zhou’nun burnu biraz sızlamıştı.
Ye Heng, Ye Zhou’nun kafasını okşadı ve ayağa kalktı. Ayrılmadan önce, “Yarın beni uğurlar mısın?” diye sordu.
Ortaokula gittiğinden beri, Ye Heng yurt dışında okumak ya da işe gitmek için olsun, Ye Zhou her zaman onunla vedalaşmamak için türlü türlü bahaneler bulmuştu. Ye Heng de ondan hiç talep etmemişti. Ye Zhou başını salladı ve “Tamam.” dedi.
Takırt. Yatak odasının kapısı artık kapalıydı.
Ye Zhou yatakta yatıyordu ve kafası biraz karışmıştı. Cep telefonunu çıkarıp Shang Jin’in sohbet kutusunu açtı.
Ye Zhou: Sen olağanüstü başarılara sahip biri olarak her şeyde senden daha aşağıda olan bir erkek kardeşe sahip olsaydın onu nasıl görürdün?
Oyun oynayan Shang Jin, Ye Zhou’nun gönderdiği mesajı gördü. İçinde bulunduğu duruma aldırmadan cevap vermek için doğrudan telefonu açtı.
Shang Jin: Birincisi, şu anda sadece üç yaşında olan bir kız kardeşim var. Gelecekte nasıl biri olacağını bilmiyorum. İkincisi, her insanın kişiliği farklıdır. Kardeşinin senin hakkında ne düşündüğünü sormak istiyorsan buna cevap vermemin hiçbir yolu yok. Ama genelde çok gürültücüsün, bence kardeşin senin yüzünden ölesiye sinirlenmeli.
Ye Zhou’nun zihnindeki tüm küçük önemsiz şeyler bir anda yok oldu ve elindeki cep telefonunun ekranına nefretle bastı.
Ye Zhou: Senden ölesiye nefret ediyorum! Uzun süredir konuşmuyorum bile! Neredeyse tüm gün sadece havayla konuştum!
Shang Jin: Ne? Gelecekte konuşmak için sana yazmamı mı istiyorsun?
Ye Zhou: …
Yorum