Everyone Thinks That I Like Him 2. Bölüm
Çeviren: Ari
Olaylı gün sonunda geçti. Göz altları siyah halkalarla dolu olan Ye Zhou ders kitaplarını nefretle tutuyordu. Shang Jin ile anlaşmazlığa düşmemiş olmamayı diledi, aksi takdirde onunla bir iletişimi olduğu sürece diğer taraf onu her şekilde alt edebilirdi!
Dün bile…
Ye Zhou karanlık geçmişini hatırlamak istemediğinden, tavuk yuvası gibi olan saçlarını çekiştirdi.
Sınıfa girdiğinde toplanıp muhabbet eden öğrenciler sessizleşti, gözleri Ye Zhou’yu hedef aldı.
Neler oluyor?
İlk önce kimin öksürmeye başladığı bilinmezdi ama birbiri ardına tıpkı bir böcek sonatı gibi sınıfın her köşesinden sahte öksürükler duyulmaya başladı. Öğrenciler ona derin anlamlarla dolu olan gözlerle bakıyorlardı.
Ama sadece bir gece de ne olmuştu ki?
Ye Zhou beşinci sıraya yürüdü. Çoğunlukla oturduğu sandalyesi tanıdık bir sınıf arkadaşı tarafından işgal edilmişti. Xu Yangjun’a baktı. Xu Yangjun hemen gözlerini kaçırdı ve yeni masa arkadaşıyla ciddi bir sohbet içerisindeymiş gibi yaptı. Bu sefer Zhou Wendao’ya baktı. O daha da umursamazdı, kafasını bile kaldırmadı ve ona göz göze gelmeleri için fırsat vermedi.
“Hıh!” Ye Zhou, ne içtiklerini bilmediği arkadaş grubuna baktı ve yanındaki boş sandalyeye yürüdü. Neyse, derse her yerden katılabilirdi.
Sonuç olarak rüzgâr gibi bir figür belirip hemen alanını işgal ettiğinde kitaplarını boş bir masanın üzerine yerleştirmek üzereydi. Sonra o kişi içtenlikle, “Üzgünüm, Zhou. Bugün gerçekten burada oturmak istiyorum.” dedi.
“Peki, otur o zaman.” Sınıfta çok fazla sandalye vardı. Hâlâ herhangi bir yere oturabilirdi. Başka bir boş sandalye gördü ancak daha tek bir adım bile atamadan biri tarafından kapıldı.
Karşı tarafta oturan kişi konuştu: “Aiya, ileri matematik benim zayıf noktam. Dikkatlice dinlemek için sınıfın ön taraflarında oturmak istiyorum.”
“İyi.” Ye Zhou öfkesini bastırdı ve üçüncü sıradaki boş sandalyeye yürüdü. Yine daha önce olduğu gibi birisi tarafından engellendi. Artık bu tür bir anormalliği görmezden geliyormuş gibi yapmak istese bile rol yapamazdı.
“Ne yapmaya çalışıyorsunuz?” Ye Zhou ders kitaplarını önündeki masanın üzerine fırlattı. Hiddetle etrafına bakarken sesini kontrol altında tuttu. Xu Yangjun’a bakarak tehditkar bir şekilde, “Sen. Söyle!” dedi.
Xu Yangjun ona bir “biliyorsun” bakışı fırlattı. Çenesini kaldırdı ve Shang Jin’in yanındaki sandalyeyi işaret etti ve “Bence oradaki boş sandalye oldukça iyi.” Dedi.
Kafayı mı yedin!
Tam zil çaldığında kimsenin onu rahatsız edecek enerjisi kalmadığını tahmin etti. Ders kitaplarını hızla aldı ve Shang Jin’in her zaman oturduğu sandalyeden uzak bir köşeye oturdu. Shang Jin çalan zille içeri girdi ve sınıf bir kez daha her taraftan sahte öksürüklerle doldu.
Ye Zhou kafasını kaldırmadı. Shang Jin onları tamamen görmezden geldi ve sınıf nihayet normale döndü.
Ye Zhou telefonunu açtıktan sonra Zhou Wendao ile olan sohbet kutusuna tıkladı.
Ye Zhou: Tam olarak neler oluyor?
Zhou Wendao: Zhou, sınıftaki bir gecelik acil toplantımızdan sonra Shang Jin’i etkileme şansının çok yüksek olduğu sonucuna vardık, o yüzden savaşıyoruz! Biz de sana yardımcı olacağız! Her şeyi isteyerek yapıyoruz. Bize teşekkür etmene gerek yok!
Kim sana teşekkür etmek istiyor ki??
Ye Zhou o kadar sinirlenmişti ki telefonunu yere fırlatmak istiyordu! Bir zaman makinesi alıp dün o aptalca şeyi yapan kişiyi vurarak öldürmeyi diledi.
Oysaki gelişigüzel bir bahane bularak ortalığı yatıştırabilirdi. Neden gerçeği söylememek zorundaydı ki?
Konuşmayı bitirdikten sonra herkes bu cümlede üç anahtar kelime yakalamıştı: gizlice fotoğrafını çekmek.
Olayı böyle bir cümle içinde anlatmak elbette onun gazabından yararlanacak olan iki masa arkadaşı da dahil olmak üzere tüm dedikoducu sınıf arkadaşlarından kaçmazdı.
Xu Yangjun, Ye Zhou hâlâ sersemlemişken cep telefonunu yıldırım hızıyla kaptı. Bir grup erkek ve kadın Xu Yangjun’u çevreleyip yakından bakmak için boyunlarını uzattı.
Aklı başına yeni gelen Ye Zhou telefonu geri almak istedi, birkaç kez denedi ama yine de kalabalığın arasından sıyrılamadı. Tam kollarını sıvayıp masaya tırmanmaya hazırlanırken kalabalık sessizleşti.
Biri haykırdı, “Bu Shang Jin değil mi?”
Şu anda Ye Zhou’nun zihninde dönen yalnızca tek kelime vardı: Bittim.
Ye Zhou cuma günü Su Yin ile fotoğraf alışverişinde bulunmak için bütün hafta Shang Jin’in gizlice fotoğraflarını çekmişti. Bu yüzden telefonunda Shang Jin’in yürürken, yemek yerken ya da kitap okurken fotoğrafları vardı, albümündeki son fotoğrafların hepsi Shang Jin’le doluydu.
Ye Zhou’nun, fotoğraf albümünü gören sınıf arkadaşlarının gözündeki izleniminin anında akıllı ve zekiden, çılgın bir sapığa dönüşeceğini bilmesi için düşünmesine gerek yoktu.
Ama yine de son nefesiyle mücadele etti. “Ondan gerçekten hoşlanmıyorum… Bana inanmalısınız!”
Sert kanıtlar karşısında Ye Zhou’nun sözleri nafileydi.
Ve bu olaya karışan diğer taraf bir anda kalabalığın odak noktası oldu.
Her zaman her şeye kayıtsız kalan Shang Jin, bu duruma göz yummadı. Bunun yerine beklentileri karşıladı ve ayağa kalktı. Adım adım kalabalığın ortasına yürüdü.
Shang Jin her adım attığında koridorda duran öğrenciler birer birer kenara çekilerek onun için bir yolu açıyorlardı. İlk sıradan beşinci sıraya kadar sadece iki metrelik kısa bir mesafe vardı ancak Ye Zhou bu yolun asla bitmemesini umdu. Shang Jin yarım dakikadan daha kısa bir sürede Xu Yangjun’un yanına ulaştı, sakin bir şekilde Ye Zhou’nun cep telefonunu aldı ve fotoğraf albümüne baktı.
Bu sırada Ye Zhou çevredeki kalabalık tarafından iyice kuşatıldı, Shang Jin ile aralarında yalnızca Xu Yangjun’un vardı.
“Bu… Ben… Gerçekten senin hakkında böyle bir düşüncem yok…” Açıkça doğruyu söylüyordu ama nasıl oluyor da kulağa gerçekten de suçluymuş gibi geliyordu?
Shang Jin elini kaldırdı ve dudakları kıvrılırken telefonu ona geri verdi.
Güm… Güm…
Ye Zhou dudaklarını büzdü. Kesme tahtasındaki bir balık kadar uysal görünüyordu. Dahası, gerçekten de artık ölü bir balıktı. Kesilmekten başka seçeneği yoktu. Ye Zhou’nun fotoğraf çekme niyeti kasıtlı olmasa bile herhangi bir heteroseksüel kişinin ilk tepkisi bu konuyu öğrendikten sonra iğrenmek olurdu.
Ye Zhou’nun beklentilerinin aksine Shang Jin kötü niyetli bir şey demedi, aksine çok sakince iki kelime söyledi:
“Sorun değil.”
Bu basit iki kelime Ye Zhou’nun kalbindeki gerilimi kademeli olarak dağıttı. Bu Shang Jin’in sesini çok tatlı ve güzel bulduğu ilk zamandı! Ancak Ye Zhou mutlu olur olmaz, Shang Jin başka bir cümle ekledi ve bu onun “kabusunun” başlangıcı oldu.
“Beni takip etmene izin veriyorum.”
Boom!!
Ye Zhou aniden kalbinin patlayan sesini duydu. “Zhou, ders kitabını tuvalet kağıdı gibi buruşturuyorsun…” Arkasında oturan sınıf arkadaşı hatırlatmak için fısıldadı ve Ye Zhou’yu anılarından uzaklaştırdı.
Elini gevşetip başını kaldırdı. Boş karatahtanın ne zaman doldurulduğunu bilmiyordu. Sinirlenerek başını kavradı ve dağınık dikkatini toplamaya çalıştı.
Teneffüste kağıt bir top Ye Zhou’nun kafasına çarptıktan sonra masasına sıçradı.
Şüpheyle arkasına baktığında kimsenin bakışlarıyla karşılaşmadı. Kağıt topu alıp yavaşça düzleştirdi.
“Ye Zhou, Ye Zhou, sen en iyisisin, erkek tanrıyı konuşmadan ele geçiriyorsun! Devam et, tüm sınıf seni destekliyor!” Bu cümlenin altında sınıftaki hemen hemen herkesin imzası vardı. Ye Zhou başını çevirdiği an herkes ona tezahürat yapmaya başladı.
Ye Zhou yalnızca kalbini avuçladı ve hiçbir şey söyleyemedi. Bu yanlış anlaşılma, gürültü arttıkça daha da mı büyüyordu?
Yorum