Çevirmen: Yuuki
Savaş sona ermişti. Gökyüzü kararmıştı, kar hızlı ve şiddetli bir şekilde yağarak yere saçılmış kan izlerini ve cesetleri örtüyordu. Dünya uçsuz bucaksız bir beyazlığa gömülmüştü, sanki gökleri sarsan savaş sesleri hiç var olmamış gibiydi.
Düşük seviyeli kültivatör takımları artık savaş alanını temizlemeye başlamıştı. Chu Yu, Chu Ailesinin müritlerinden birine kendi sayılarını kontrol etmelerini emretti. Kayıp kimse olmadığını doğruladığında ciddi bir rahatlık hissetti.
Neyse ki, ana savaş alanından yeterince uzaklaşmışlardı yani Chu Yu’nun saldırıya uğradığını sadece Xie Xi biliyordu. Chu Yu, Xie Xi’yi gözü önünde tutmazsa şeytani kültivatörlerin kampına kaçıp gideceğinden korkuyordu bu sebeple Xie Xi’yi tekrar yatıştırmak için pes perdeden konuştu.
Chu Ailesinin kampına geri döndükten sonra Chu Yu, elinde şemsiyeyle girişin önünde dikilen Chu Sheng’i fark etti.
Tüm bu zaman boyunca beklemiş miydi?
Chu Yu neredeyse şaşkınlık içinde yıkılacaktı. Hızlıca oraya doğru yürüdü. “Ağabey!”
Chu Sheng’in gözleri parladı. “Kardeşim, iyi misin? Ne oldu? Bir yerini incittin mi? Korktun mu?”
Soru yağmuru, Chu Yu’yu biraz sersemletmişti ama dişini sıktı ve birer birer her soruya sabırla cevap verdi.
Bununla Chu Sheng ‘in yüreğine birazcık su serpilmişti. Çok geçmeden Chu Yu’yu tutup odasına götürdükten sonra uzun uzun azarlamaya başladı. Chu Yu, Chu Sheng’in talimatlarını dinlemeye istekli olsa da bu son derece uzun ve detaylı konuşmaya şu anda gerçekten dayanamazdı. Alnına masaj yaptı ve bilerek yorgunluğunun belli olmasına izin verdi.
Chu Sheng, onun her hareketini izliyordu. Chu Yu’nun yorgun göründüğünü fark edince çenesini kapadı ve odasına dönüp dinlenmesine müsaade etti.
Chu Yu odasına döndüğünde yatağına yaslanan Xie Xi’yi görünce şaşırdı.
Öncesinde Xie Xi’nin gözleri, sanki kılıcıyla birini öldürmeye hazırmış gibi öfkeyle kızarmıştı fakat şimdi daha sakin gibiydi. Chu Yu ona yaklaştı, gülümseyerek: “Sakinleştin mi?”
Xie Xi’nin dudakları inceldi. Usulca Chu Yu’ya sarıldı, titreyerek: “…Shixiong, neredeyse… aklımı kaçıracağımı düşündüm…”
Eğer Chu Yu gözleri önünde öldürülseydi…
Xie Xi bunu hayâl edemedi.
Chu Yu usulca Xie Xi’yi göğsüne çekti ve sırtını sıvazladı. Wei Ciyin’in ilkte gülümseyerek iyi niyetli olduğunu söyleyip sonraki saniyede de ‘iyi niyet’ini göstererek ona saldırmasını beklemiyordu.
Ayrıca belli ki Wei Ciyin’in, Chu Yu’nun yardımına ihtiyacı vardı bu sebepten Wei Ciyin’in ona aniden sinsi bir saldırı başlatacağını hesap etmemişti.
Bir süre Chu Yu’ya sokulduktan sonra Xie Xi, Chu Yu’yla birlikte yatağa uzandı. İkisi de ağır ağır nefes almaya başlayana kadar Chu Yu’yu öptü ancak ardından durdu ve devam etmedi. Sadece Chu Yu’yu sıkıca kollarında tuttu, çenesini Chu Yu’nun başının üstüne dayadı ve kollarını beline sardı. Hâlâ ağır ağır nefes alırken belli belirsiz bir şeyler mırıldandı.
Çok güvensiz hissediyordu. Rahat hissedebileceği tek zaman Chu Yu’nun, onun kollarında güvende olduğu zamandı. Ancak o vakit Chu Yu’nun elinden alınmadığından ve gitmediğinden emindi.
Chu Yu, Xie Xi’nin mırıltılarını dikkatle dinledi fakat tek anlayabildiği: “…Shixiong… Shixiong…”
Chu Yu da ona sarılırken iç geçirdi ve hafifçe cevap verdi.
Neyse ki kalmayı seçmişti. Eğer gitseydi kim bilir Xie Xi ne tür bir duruma düşerdi…
Birbirlerine sıkıca sarıldıkları için gerginlikleri yavaş yavaş azaldı. Chu Yu’nun kalbinde bir ağırlık vardı ve başı dönüyordu. Aşina olduğu kokuyu içine çekerken dalgınlıkla uykuya daldı.
Gecenin bir yarısı Chu Yu aniden uyandı.
Uçurumdan düştüğü bir rüyadan uyanmış gibi hissediyordu. Bedenini hareket ettirdikten sonra göz kırpıştırdı. Bir şeyler yanlıştı.
…Neden Xie Xi’yi tutamıyordu?
Chu Yu hareket ettiği an Xie Xi uyandı ve, hâlâ sersem bir hâlde, can havliyle kollarındaki kişiye sarılırken ‘Shixiong’ diye seslendi. Aniden Xie Xi’nin yüzündeki ifade değişti ve yataktan kalkıp, sanki aşırı korkmuş gibi Chu Yu’dan uzaklaştı.
Chu Yu bu hareketinden dolayı şaşırmıştı.
Bu çocuk genelde ona sürekli yapışmaya bayılırdı. Aniden neden Chu Yu’ya düşmanmış gibi bakıyordu ki?
Xie Xi’nin ifadesinin bütünüyle yanlış olduğunu görünce Chu Yu kalktı ve kaşlarını çattı. “Shidi? Sorun ne…?”
Chu Yu’nun yüzü kaskatı kesildi.
Ağzından çıkan ses açıkça yumuşak ve çocuksuydu.
Xie Xi’nin ifadesine tekrar baktığında Chu Yu ölümle burun buruna gelmiş gibi hissediyordu. Önce kafasını eğip bedenine sonra da başını kaldırıp Xie Xi’ye baktı. Evet, başını kaldırması gerekiyordu.
…Küçülmüştü.
Geniş gözlerle birbirlerine baktılar. Chu Yu, kendisine ne olduğunu görmek için sessizce bronz aynasına baktı.
Bronz aynada yansıyan şey, kar beyazı yeşimden yapılmış küçük bir mantı gibi görünen genç bir oğlandı. Büyük yuvarlak gözlerle aynadaki kendine bakarken yalnızca beş veya altı yaşlarında gibi görünüyordu. Yumuşak siyah saçları omuzlarına düşmüştü ve üzerindeki giysiler fazlasıyla büyüktü; önü açılmıştı, omuzlarının ve göğsünün yarısından fazlasını ortaya seriyordu. Açıkta kalan beyaz yeşim gibi teni oldukça sıcak görünüyordu ve geceliği artık ayaklarına kadar iniyordu.
Xie Xi şu anda inanılmaz bir şey görmüş gibi görünüyordu. Bir süre Chu Yu’ya baktıktan sonra temkinli bir şekilde uzandı ve Chu Yu’nun yeşim gibi yanaklarını dürttü.
Chu Yu’nun cildinin yumuşak ve pürüzsüz dokunuşu, Xie Xi’nin parmak uçlarından kalbinin en derinliklerine yayıldı. Xie Xi’nin parmakları titredi ve kısık bir sesle: “…Shixiong?”
Bu kişi küçülmüş olsa da Xie Xi artık onun Chu Yu olduğunu anlayabilirdi.
Bir kez daha, Chu Yu’nun bedeni kaskatı kesildi ve depresif hissetti. Başını elleri arasına alıp homurdanırken kaş çattı. “O aptal Wei Ciyin…”
Bedeni küçülmüştü. Bu açıkça Wei Ciyin’in işiydi.
Ne şaka ama!
Önceden o, minik bir Xie Xi büyütmüştü şimdi ise Xie Xi mi minik bir Chu Yu büyütecekti?
Chu Yu’yla aynı düşmanlara karşı aynı nefreti beslemesi gereken Xie Xi, bir süre Chu Yu’ya baktı ancak çok geçmeden kahkahaya boğulmaktan kendini alamadı.
Önceden Chu Yu, her zamanki soğukkanlılığıyla ve yakışıklı görünümlüyle sinirini dışa vurmuş olsaydı Xie Xi hep onu yatağa yatırmak ve bir süre sertçe öpmek isterdi. Chu Yu küçüldüğü için somurttuğunda yüzü, ona sarılmak ve onu şımartmak isteyecek kadar çocuksu ve sevimli oluyordu.
Xie Xi elinde olmadan Chu Yu’nun geçmişteki hareketlerini kopyalamak istedi. Tereddütlü bir şekilde Chu Yu’nun yanaklarını mıncırdı. Çok yumuşaktı ve iyi hissettiriyordu.
Chu Yu’nun sürekli onun yüzünü mıncırmayı ve ovmayı sevmesine şaşmamalı…
Xie Xi’nin gözleri parladı. Yeni bir oyunun kilidini açmıştı. Chu Yu’yu kollarına alırken çabalarını görmezden gelip mıncırmaya ve onunla oynamaya devam etti.
Chu Yu kaş çattı: “Xie Xi, dayak mı istiyorsun?”
Sesi çocuksu ve yumuşaktı, Xie Xi’yi caydırması gereken güçten tamamen yoksundu.
Xie Xi, bu yeni eğlenceye bayılmıştı ve miniği kollarında sıkıca tutarken oynamaya devam etti. Gülümseyerek: “Shixiong’un küçükken bu kadar şirin olmasını beklemiyordum.”
“Sen de şimdi olduğundan daha sevimliydin.”
Chu Yu göz devirdi ve bir süre çabaladı ancak yine de kurtulup kaçamadı.
“Shidi, eğer bu şekilde kalırsam…” İmalı bir şekilde Xie Xi’nin alt kısmını işaret ederken sahte sevimli bir tonda konuştu ve gülümsedi: “… Kendin ‘ilgilenmek’ zorunda kalacaksın, değil mi?”
Xie Xi’nin yüzü kaskatı kesildi. “…”
Chu Yu ona bakıp göğsünü gere gere gülümsedi.
Xie Xi bir an için gözlerini alçalttı, ardından birdenbire üzerine eğildi ve Chu Yu’nun küçük dudağından öptü. “Artık küçülmüş olsan da Beş Genç Bayan hâlâ işini yapabilir ve sayfa yirmi de uygulanabilir, değil mi?”
Chu Yu: “…Xie Xi, bana karşı böyle sapkın davranmaya cüret edersen sonrasında yatağıma çıkmayı aklından bile geçirme.”
Xie Xi iç geçirdi ve genç Chu Yu’yu görünce hissettiği tuhaf heyecanı dizginledi. Bir süre sonra Chu Yu’nun cübbelerinden birini aldı, onu sarıp sarmaladı ve ardından dışarı götürdü.
“Eğer o çılgın Chu Sheng, Shixiong’u bu şekilde görürse korkarım ki yere yığılana kadar kan kusacaktır. Önce Shizun’u görmeye gidelim.”
Chu Yu, boynuna tutundu ve kasvetli bir şekilde baş salladı.
Bundan iyi bir şey çıkmayacağını biliyordum.
Wei Ciyin, o denli kötü şöhreti olan biriydi ki alenen ortaya çıkamazdı bu yüzden Chu Yu onu gizlice bulmak zorundaydı. Ancak… Wei Ciyin, onu Yun Cuo’da bekleyeceğini de söylemişti. Herhalde bu, Mei Yin Vadisi’nin savaştan ilk çekilen taraf olacağı anlamına gelmiyordu, değil mi?
Uzun, nafile bir tahmin sürecinden sonra Chu Yu, Xie Xi’nin kucağında geriye doğru yaslandı ve gözlerini kapadı. Elinde kalan tek umut ışığı, ruhsal gücünün hâlâ yerinde olmasıydı ancak şu anda bastırılıyordu ve bu nedenle gücünün tamamını kullanamıyordu.
Chu Yu’nun hareket ettiğini görünce Xie Xi elinde olmadan alnına bir öpücük kondurdu, fısıldayarak: “Shixiong… aslında…”
Chu Yu bakışlarını kaldırıp ona baktı.
“Defalarca hayâl ettim…” Utangaç bir şekilde: “Shixiong’un, şu anki hâline benzeyen bebeğimizi doğurduğunu hayâl ettim…”
Chu Yu’nun yüzü korkunç bir şekilde buruştu ve kaşları çatıldı.
Bu lanet çocuk, onu homo yapmamış ve türü BL’e çevirmemiş gibi bir de Mpreg etiketi eklemek ve Chu Yu’ya çocuklarını doğurtmak mı istiyordu? Kesinlikle bunun yaşanmasına müsaade etmesinin mümkünatı yok!
(ÇN: Mpreg, İngilizce “male pregnancy” (erkek hamileliği) ifadesinin kısaltmasıdır. Mpreg hikâyelerinde biyolojik olarak erkek olan bir karakter hamile kalır.)
Küçük avluya vardıklarında orada kimsenin olmadığını gördüler. Chu Yu önceden birkaç gün burada kalmıştı bu sebepten Lu Qingan’ın, muhtemelen Üçüncü Shidi’yi birlikte eğitim yapmaya götürdüğünü biliyordu. Taş bir kürsünün üzerindeki karı temizleyip oturmak üzereydi ki Xie Xi tarafından kaldırıldı.
“Taş kürsü çok soğuk. Shixiong, kucağımda otur.”
Bu tanıdık ses, Chu Yu’nun kafasının üzerinden geldi. Xie Xi’nin kollarında tutulan ve kucağında oturan Chu Yu tekrar iç çekti.
Ona kültivasyon yöntemleri öğretirken bu şekilde Xie Xi’yi kollarında tutardı. Ya da sakin bir ruh hâlinde olduğu zaman çay içer ve kucağındaki Xie Xi’yle birlikte, orijinal Chu Yu’nun yeteneklerini kullanarak Qin çalardı. O zamanlarda çocukla çok eğlenirdi.
(ÇN: Qin veya Guqin, Çin’e özgü yedi telli bir müzik aletidir. Bölüm sonuna fotoğrafını koyarım.)
Şimdi ise roller değişmişti.
Artık eğlenen kişi Xie Xi’ydi.
Xie Xi de bunu düşünüyormuş gibi görünüyordu. Birkaç kez hafifçe güldü ve Chu Yu’nun minik yüzünü çimdikleyerek: “Shixiong, beni bu şekilde tuttuğunu hâlâ hatırlıyorum. Kalp atışlarını duymak için kulağımı göğsüne koyardım…”
Chu Yu şaşırdı. Eğildi ve Xie Xi’nin kalp atışlarını dinledi.
Kar çoktan yağmayı kesmişti. Tüm zemin kar örtüsüyle kaplanmıştı, ay ışığının bir kısmını yansıtarak ortamı sessiz ama karanlık olmayan bir hâle getiriyordu. Chu Yu nefes alışını yatıştırdı, gözlerini kapadı ve dinledi.
Uzun müddet sonra bakışlarını kaldırıp “Shidi’nin kalp atışları neden bu kadar hızlı?” diye sordu.
Xie Xi ona baktı, koyu gözleri şefkatle doluydu; sanki Chu Yu, onun tüm dünyasıymış gibiydi. “Çünkü Shixiong kollarımda.” diye fısıldadı.
Chu Yu sessizdi.
Chu Yu: “…Sen bir sübyancısın.”
Xie Xi’nin ağzı seğirdi. Tam kendini savunmak üzereydi ki küçük avlunun kapısı biri tarafından açılırken gıcırdadı.
İlk giren kişi; avludaki kürsülere ve masalara göz gezdiren, soğuk ve uzun Lu Qingan’dı. Hafifçe çatılmış kaşlarıyla Chu Yu’ya dik dik baktı.
Üçüncü Shidi’nin yorgunluktan hâli kalmamıştı, elleri ve ayakları güçten düşmüştü. Bolca terliyordu, eğitimden yarı ölü bir hâlde çıkmıştı. Konuşurken sesi boğuktu: “Shizun… Sorun ne?”
Lu Qingan’ın bakışlarını takip etti ve neredeyse dehşet içinde yerinden zıplayacaktı. “İ-İkinci Shixiong, döndün!”
Xie Xi ifadesiz bir yüzle, ciddi bir yüz takınmakta zorlanan Chu Yu’yu tutarak sessizce taş masada oturdu.
Ancak o zaman Üçüncü Shidi, Xie Xi tarafından tutulan Chu Yu’yu gördü. Gözleri genişledi. “İ-i-ikinci Sh-sh-shixiong! Bu, bu… Senin gayrimeşru çocuğun mu?!”
Xie Xi ayağa kalkarken yüksek bir güm sesi çıktı. Yer yarılmıştı.
Üçüncü Shidi, bunun bir inkâr olduğunu anlamıştı ve rahat bir nefes aldı. “Korkudan ölüyordum neredeyse… O zaman bu kim?” Dikkatlice Chu Yu’nun hatlarına baktı. Ne kadar bakarsa bu çocuğun o kadar tanıdık geldiğini düşünüyordu. Uzun bir süre üzerine düşündükten sonra kafasında bir ışık parladı.
“Shizun bu, Da Shixiong ve İkinci Shixiong’un çocuğu olabilir mi? Ah, hayır, Da Shixiong doğuramaz ki…”
Chu Yu ellerini geri çekti, hızlıca eğildi ve bir kartopu yapıp soğuk bir tonda “Üçüncü Shidi.” diye seslendi.
Üçüncü Shidi şok oldu ve kendini işaret ederek: “Hı?”
Chu Yu kararlı bir şekilde kartopunu fırlattı.
“Şlap!” Kartopu Üçüncü Shidi’nin göğsüne çarptı, Üçüncü Shidi de sanki ölmüş gibi yere yığıldı.
Chu Yu çok uğraşmamıştı ancak Üçüncü Shidi yine de korkmuştu.
Şehir eşkiyası gibi davrandıklarını görünce Lu Qingan başını iki yana sallayıp Chu Yu’ya yaklaştı. Birkaç saniyeliğine Chu Yu’nun yüz hatlarını inceledikten sonra: “Yu-er, neler oluyor?”
Yu-er diye çağırılınca Chu Yu biraz ürperdi. Usulca yakasını çekti, tam şu anki durumunun sebebini açıklamak üzereydi ki aniden bir gülme sesi duydu.
“Ha ha ha ha ha ha ha!”
Chu Yu: “…”
“Ha ha ha ha ha ha ha!”
Aniden kar kaplı ağaçlardan birinin altından soluk bir gölge belirdi. Siyah kıyafetli genç bir adam, gülmekten iki büklüm olurken ağaca yaslandı ve Chu Yu’yu işaret etti.
Chu Yu kaş çattı. “Shen Nian… Kıdemli, görüşmeyeli uzun zaman oldu.”
Shen Nian’ın gülmekten gözünden yaşlar geliyordu. Kendini durmaya zorladıktan sonra Lu Qingan’a yaslandı, kolunu omzuna atıp ona gülümsedi. “An-an, baksana. Minik Yu-er gerçekten de minik bir Yu-er oldu.”
Lu Qingan’ın yüzü ifadesiz kalmaya devam etti ancak diğer kişinin kolunu üstünden attı. Soğukça: “Bana bir kere daha o şekilde seslen de seni bir yüz yıl daha uyutayım.”
Shen Nian: “Sakın yapma! Dediğim gibi kardeşim, daha önce tanışmış mıydık? Neden seni gördüğümde özellikle mutlu oluyorum? Bilhassa seninle yatmak istiyorum… Bana dik dik bakma. Demek istediğim, eşime mi benziyorsun?”
Lu Qingan’ın yüzü donuktu. Gözlerinde korkunç bir bakışla kılıcını kınından çıkardı.
Shen Nian, çenesini kapayacak kadar zekiydi. Chu Yu’ya daha yakından baktı, göz kırpıştırdı ardından pat diye söyleyiverdi: “Mei Yin Vadisi’nden biriyle mi karşılaştın?”
Ardından hafifçe bir şeyler mırıldanırken kafasını kaşıdı.
Chu Yu, Shen Nian’ın anılarının eksik olduğunu biliyordu. Ayrıca yanlarındaki, titreyen Üçüncü Shidi’yi gördü, şu anda yere çömelmiş, sırrı duyabilecek kadar yakında duruyordu. İsteksizce “Evet.” dedi.
Shen Nian başını iki yana salladı ve geriye kalan anılarını karıştırdı. “Minik Chu, kim yaptı sana bunu? Bu teknik pek zararlı olmasa da biliyorum ki yalnızca tetikleyen kişi tarafından çıkarılabilir, yani sana yardım edemem. Eğer sonsuza dek böyle kalmak istemiyorsan gidip o kişiyi bulman gerek.”
Kısa bir duraklamadan sonra gülümseyerek ekledi: “Ancak hep Shizun’unki gibi mahkeme duvarı suratınla karşılaştırınca, bu minik görünüm çok daha büyüleyici.”
Lu Qingan’ın ifadesi daha da soğudu.
Qin/Guqin:
Yorum