Çevirmen: Yuuki
Soğuk ve yağmurlu gökyüzü; üzerlerinde yavaş yavaş hareket eden ve sanki bilinmeze bir kapı aralıyormuş gibi görünen yoğun, mürekkep gibi kapkara bulutlarla doluydu.
Gizli bölgeden kaçmayı başarabilen insanların yüzlerindeki ifade oldukça çirkindi, özellikle de Lin Shidi tarafından taşınan Song Jingyi’ye baktıklarında. Alınlarındaki mavi damarlar seğirdi ve onu bir an önce öldürme arzularını zar zor bastırdılar.
Chu Yu usulca diğerlerinin yüzlerine şöyle bir baktı ve kalbi karanlık bir hazla doldu.
Şu anda ne kadar karmaşık hissettiklerini tahmin edebiliyordu.
Hiçbir şey kazanamadan dönmeye zorlanmışlardı. Biri kendini sakatlamıştı. Sonunda, az kalsın aynı sektten yoldaş bir mürit tarafından öldürülüyorlardı. En önemlisi de her gün Song Jingyi’nin kuyruğu gibi dolaşanların söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. Xie Xi tarafından kurtarıldıklarında yüzlerindeki ifadeyi görmek şahaneydi.
Bu plan tıkır tıkır işlemişti. Song Jingyi’nin ruh damarları sakatlanmıştı ama Song Yuanzhuo tek kelime edemezdi bile. Neticede, şahitleri vardı. Az daha Song Jingyi tarafından öldürülecek olanlar, artık Song Jingyi’ye yardım etmek için Chu Yu’ya karşı asılsız bir ithamda bulunmazdı.
Herkes, döndükten sonra Song Jingyi ve Song Yuanzhuo’nun mu yoksa Chu Yu ve Xie Xi’nin mi bahtsız zamanlar geçirdiğini bir bakışta söyleyebilirdi.
Ancak Chu Yu sadece Song Jingyi’nin kendini sakatlamasını ve işe yaramaz bir çöpe dönüşmesini istiyordu, bir iblis yaratmayı değil. Song Yuanzhuo bir dolaplar çevirdiği belliydi ama gizlice bir şey yapmazdı muhtemelen. Sonuç olarak Song Jingyi’nin ne yapacağı, sadece diğer insanlara bağlıydı.
“Shixiong…” Arkasından Xie Xi’nin yumuşak sesi geldi. Chu Yu ona bakmak için döndü. Xie Xi yine arkasına yerleşmeyi başardığında Chu Yu bunu fark etmemişti.
Xie Xi’nin bir bahane bulmasını beklemeden gülümsedi. “Yoruldun mu? Ya da ruhsal enerjin mi tükendi? Shixiong seni taşıyacak. Bana yaslanabilirsin ama ellerine sahip çık.”
Kısa bir duraklamadan sonra ekledi: “Ağzına da sahip çık.”
Xie Xi sırıttı, ardından Chu Yu’nun beline sarılmak için uzandı, derin bir nefes alarak hoş kokusunu içine çekti.
Yola çıktıklarında sabahın erken saatleriydi, Qing Tu’ya geri döndüklerinde ise çoktan gece olmuştu. Günün çatışmaları bir süre önce çoktan sona ermişti. Şeytani ve erdemli kültivatörler arasında, her günün sonunda kılıçlarını bir kenara koymak ve dinlenmek için kendi kamplarına gidip bir sonraki çatışmayı beklemek konusunda sözsüz bir anlaşma vardı.
Elbette bu, gecenin huzurlu geçeceğinin garantisi olduğu anlamına gelmiyordu asla. Aksine, çok büyük ihtimalle sinsi bir saldırı için en iyi zamandı.
Gün neredeyse bitmek üzere olduğundan Chu Yu, Chu Ailesinin müritlerine kendi başlarına geri dönmelerini söylerken birkaç söz daha ilave etti. Eğer dinlenmek için Chu Ailesinin kampına dönerse yalnızca, gece yarısı Xie Xi tarafından uykusundan uyandırılırdı. Bu nedenle, Tian Yuan Sekti’nde kalması daha iyi olurdu.
Diğer tepelerden kalan kıdemli müritler bir süre bunun üzerine konuştuktan sonra aniden Chu Yu’ya baktılar. Bir müddet kararsızlık içinde oyalandıktan sonra “Chu Shixiong, Usta Song konusunda… Song Jingyi ile alakalı bu mesele, siz…”
Chu Yu, bu insan grubunun meseleyi halletmek için onu beraberlerinde götürmek istediğini biliyordu bu yüzden soğukça araya girdi: “Sorunu kendi başınıza çözmelisiniz, müdahale etmeyeceğim.”
Sadece Song Jingyi’nin önüne biraz yem atmıştı. Yeme atlayan ve hareketleriyle kendi ölümünü arayan kişi Song Jingyi’nin kendisiydi. Chu Yu yapmaya kalkıştığı şeyi başarmıştı ve tekrar müdahale etmeye niyetli değildi. Üstelik herkes Chu Yu’nun, Song Jingyi’ye karşı bir garezi olduğunu biliyordu. Böyle bir zamanda düşene bir tekme daha atmak hoş olmazdı.
Ancak… Onlarla gitmek ve devamında yaşanacak heyecan verici sahneyi izlemek fena olmazdı.
Tian Yuan Sekti’nin kıdemlileri holde oturuyordu. Ağır yaralandığı ve yataktan zar zor çıkabildiği söylenen Song Yuanzhuo bile meydana çıkmıştı. Lin Shidi; yarı ölü hâldeki, hareketsiz Song Jingyi’yi taşıyarak diğerlerinin önünde hole girdi. Song Jingyi’yi yere fırlattıktan sonra öğretmeninin arkasına doğru yürüdü, eğilip ona bir şeyler fısıldadı.
Diğer müritler onun ardından gitti.
Song Yuanzhuo sakin sakin çay içiyordu. Yerde hareketsiz bir şekilde yatan Song Jingyi’yi görür görmez ağzındaki sıcak çayı püskürttü. Hemen ardından hızlıca ayağa kalktı, Song Jingyi’yi kaldırdı ve müridini kollarında tutarken elini onun bileğine yerleştirdi. Song Yuanzhuo’nun yüzündeki ifade birden bakılamayacak kadar iğrenç bir hâle geldi.
Chu Yu içten içe hayranlıkla bağırdı: Bu yüz ifadesi için tam puan!
O ve Xie Xi, Lu Qingan’ın arkasına geçmeden önce sessizce Song Jingyi’yi izlediler. Lu Qingan yüzünde her zaman takındığı kayıtsız ifadeyle, Chu Yu’ya baktı. Sesli olarak sormamış olsa da Chu Yu ne bilmek istediğinin farkındaydı. Bir an bunun üzerine düşündükten sonra fısıldadı: “Shidi, Semavi Yıldırım Yumurtası tarafından vuruldu.”
Lu Qingan’ın kaşları çatıldı ve Song Jingyi baktığında gözleri, belirsiz bir öldürme niyetiyle parladı.
Song Yuanzhuo, Song Jingyi’yi tuttu. Kederle gözlerinden yaşlar aktı. Uzun bir müddet elini masaya vurdu, avuç darbelerinin yarattığı rüzgar da bir öldürme niyeti taşıyordu. Öfkeyle “Kim yaptı bunu?!” dedi.
Diğer kıdemliler çoktan kendi müriterinin açıklamasını dinlemişlerdi. Hepsi önce birbirlerine sonra da baş müridini kaybetmiş kişiye baktılar. Song Yuanzhuo’nun konuştuğunu duyduklarında dudak büküp sessiz ve ilgisiz kaldılar.
Hiçbir yanıt gelmediğinden Song Yuanzhuo’nun yüzü daha da karardı ve arkasında duran Lu Qingan’a baktı. “Xie Xi, sen takım lideriydin. Yi-er neden bu hâlde?”
Lu Qingan’ın yüzündeki ifade soğuktu. “Eğer Song Shixiong öğrenmek istiyorsa kıdemlilerini dinlesin.”
Ardından ayağa kalktı ve onu takip eden Chu Yu ve Xie Xi ile birlikte çekip gitti.
Shizun, sonrasında yaşanacak sahneyi canlı canlı izlemeye pek istekli değildi. Chu Yu da Shizun’unu durdurmak istemedi. Sadece sessizce Lin Shidi’ye baktı, bu kıdemsizin düzgünce ateşi körükleyeceğini ve Song Jingyi’nin kaderini daha da beter hâle getireceğini umdu. Olayı, Song Yuanzhuo’nun başına bela açacak ve sekt ustası pozisyonundan aşağı çekecek şekilde planlayabilse, en iyisi olurdu.
Lu Qingan, normalden biraz daha enerjikti. Yenlerini temizleyerek Chu Yu ve ikinci müridini küçük avluya götürdü.
Üçüncü Shidi, can sıkıntısından çömelmiş yere daireler çiziyordu. Geri dönen üç kişiyi görünce hemen çiğnediği, kökeni bilinmeyen bir parça otu tükürdü. Elindeki ince dalı attı ve mutlu bir şekilde ayağa fırladı. “Da Shixiong, İkinci Shixiong döndünüz…”
Henüz konuşmayı bitirmemişti ki sesi, Xie Xi’nin gözlerindeki soğuk ifadeden dolayı dondu.
Üçüncü Shidi savaşta hayatını kaybetti.
Tüm gün boyunca, (gerçekten) asil, soğukkanlı, zarif ve muhteşem Shizun’unun yanı sıra; asil, soğukkanlı, zarif ve muhteşem (-miş gibi davranan) Da Shixiong’uyla yüzleşmişti. Da Shixiong’un arkasındaki asil, soğukkanlı, zarif ve muhteşem İkinci Shixiong’dan bahsetmiyorum bile. Üçüncü Shidi, bugünün hâlâ çok yorucu olduğunu hissetti…
Avluya geri döndüklerine göre Lu Qingan artık telaşlı değildi. Sakince arkasını döndü, bakışlarını Xie Xi’ye dikti ve ince dudaklarını açtı. “Kıyafetlerini çıkar.”
Chu Yu: “…”
Chu Yu: “…???”
Shizun geri dönmek için acele etmenin sebebi Xie Xi’nin kıyafetlerini çıkarmasını istemen miydi?
Xie Xi dudaklarını büzdü. Yüzü biraz solmuştu, muhtemelen Lu Qingan tarafından tehdit edildiğini hissetmişti. “…Shizun, ben iyiyim.”
Lu Qingan’ın konuşması kısa ve netti. “Çıkar.”
Xie Xi’nin teslim olmaktan başka çaresi yoktu. “Shizun, Da Shixiong ve Üçüncü Shidi’nin çekilmesine müsaade eder misin?”
Lu Qingan saygılı bir ses tonunda: “Xi-er, insanların senin için endişelenmemesini istemek iyi bir şey fakat eğer insanlar zaten endişeliyse sadece iyi niyetlerin boşa gidecek.” Bir şey düşünüyormuş gibi görünüyordu ve gözlerini kapadı. “Karşılığında bir şey istememek ille de iyi olmaz.”
Chu Yu’nun kafası bu sözlerden dolayı allak bullak oldu. Xie Xi nazikçe başını salladı ardından Üçüncü Shidi’ye baktı. “Çık.”
Üçüncü Shidi kovulacağını çoktan anlamıştı ve itaatkâr bir şekilde odadan çıktı.
Xie Xi göz ucuyla Chu Yu’ya baktıktan sonra cübbesini çıkardı.
Dönüş yolunda cübbesini yenisiyle değiştirmişti fakat iç astarı hâlâ biraz yırtık pırtıktı. Chu Yu’nun bakışları, Xie Xi yavaşça cübbesini çıkarırken ona çekilmişti. Teni, fark edilir derecede solgundu.
Chu Yu, Xie Xi’nin önündeydi ve arkasının durumunu göremiyordu ama Lu Qingan’ın kaşlarının çatıldığını ve ifadesinin daha da ciddileştiğini görünce kalp atışları hızlandı. Gergince yutkunurken mental açıdan kendini hazırlayıp hemen Xie Xi’nin arkasına geçti.
…Teni, temiz ve sapasağlamdı???
Sadece ağır şekilde yaralanmış bir cilt hayâl ediyordum???
Shizun, ne yapıyorsun?
Chu Yu sessizce Xie Xi’nin hoş sırtına ve esnek beline bakarken yavaş yavaş “…Shizun?” dedi.
Lu Qingan sessizdi. Elini kaldırdı ve Xie Xi’nin sırtına hafifçe vurdu. Aniden Xie Xi’nin arkasından mavi bir ışık parladı. Şimşek şeklinde desenler sırtı boyunca ilerleyerek soğuk, elektrikli bir ışık yaydı ve ustanın çizdiği yolu yavaşça takip etti.
“Bu nedir?” Lu Qingan fısıldadı: “Semavi Yıldırım Yumurtası birine isabet ederse o kişinin ruh damarları hasar alır. Bu da belirtisi.”
Chu Yu şaşkına döndü: Bir kültivatörün ruh damarları, gücünün kökeniydi. Eğer ruh damarları hasar görürse ana karakterin bir geleceği olmazdı!
Lu Qingan ciddiyetle devam etti: “Lakin ruh damarlarını onarmak imkansız değil. Qing Tu’nun ötesindeki Ming Nehri’nde, yaralı ruh damarlarını iyileştirebilen bir Ebedi Pınar var. Yu-er, Xi-er’i hemen Ming Nehri’ne götürmelisin. Sırtındaki desen yok olduğunda dönün.”
Chu Yu çok fena sarsılmıştı. Hızlıca başını salladı ve Lu Qingan’ın daha fazla ipucu vermesini umarak gözlerini kırpıştırdı.
Lu Qingan, bir an düşündükten sonra başını salladı. “Chu Ailesiyle ilgilenmene yardım edeceğim, bunun hakkında endişelenmek zorunda değilsin.”
Lu Qingan, eylemleri gök gürültüsü kadar güçlü ve rüzgar kadar çevik olan kararlı bir insandı. Verdiği bu güvence taş gibi sağlamdı.
Eğer ana karakter sakatlanırsa roman tamamen mahvolurdu…
Song Jingyi’yi yok etme arzusuna rağmen Chu Yu öldürme dürtüsüne karşı koydu. Başını sallayarak onaylarken Xie Xi’nin yanına gidip cübbesini giymesine yardım etti. Nazikçe çocuğun başını okşadı, sıkıntılıydı.
“Neden bana söylemedin?”
Xie Xi sessizce ikisi arasındaki konuşmayı dinlemişti. Yüzündeki ifade biraz tuhaftı. Kısa bir duraksamadan sonra Chu Yu’yu kollarına aldı ve mırıldandı: “Shixiong’un benim için endişelenmesini istemedim.”
Chu Yu neredeyse gözyaşlarına boğulacaktı.
Bu öfke nöbetleri geçirmeyi, yılışık ve sevimli davranmayı seven şımarık çocuk aslında diğerlerini anlamakta çok iyi olan sadık bir köpek gibiydi. Biri, elinde fenerle tüm ülkeyi baştan başa arasa böyle bir çocuk daha bulamazdı. Böyle bir çocuk yetiştirebilmek güzeldi. Homo olmasına gelince, o da iyi bir şeydi.
Chu Sheng’i düşününce Chu Yu arkasında bir mektup bırakmaya karar verdi. Bitirdiğinde biraz daha üzerine düşündükten sonra ciddiyetle birkaç satır daha ilave etti: ‘Hemen Shidi’mle bir kurtarma görevine gitmek zorundayım. Ağabey sakin kal, aşırı tepki gösterme ve aceleyle Ming Nehri’ne gelme.”
Chu Yu ardından Xun Sheng’i aktif etti ve Xie Xi’yle birlikte oradan ayrıldı.
Lu Qingan mektuba iki kez baktı, oldukça sakindi. Serin ay ışığında soğuk, ciddi yüzü daha da soğudu ama sonra dudakları aniden kıvrıldı.
Bakışlarını soğuk ve sessiz avluda gezdirirken gülümsemesi gittikçe soldu. Eli bilinçsizce belindeki Bu Heng kılıcına gitti. Sersemlemişti ki birdenbire tanıdık kibar bir ses kulaklarına doldu.
“Cık cık. Seni yıllardır görmedim. Ancak sen hâlâ insanları kandırmayı mı seviyorsun?”
Lu Qingan’ın yüzü dondu.
Ses hâlâ gülüyordu. “Ha? Seni tanımıyormuşum gibi görünüyor ancak açıklanamaz bir şekilde muhteşem bir dolandırıcı olduğunu hissediyorum. Küçük müridine bir bakınca senin tarafından kandırıldı ve boşa kürek çekmeye gönderildi.”
Lu Qingan’ın Bu Heng’in kabzasını tutan parmakları kireç gibi oldu ve dudakları titredi. Konuşabilmesi bir süre almıştı. Titreyerek “…Shen Nian?” dedi.
Kendi bedeninde beslediği, ölmek üzere olan o ruh, sonunda derin uykusundan uyanmıştı.
***
Chu Yu, Xie Xi’yle birlikte bir kez bile dinlenmeden Qing Tu’dan Ming Nehri’ne uçtu. Gözleri yorgunluktan neredeyse kızarmıştı.
Xie Xi suçluluk duyuyordu ama bir şey söyleyerek Chu Yu’ya zahmet vermeye çok çekiniyordu. Yalnızca Chu Yu’ya sürtünebildi, güçsüzce ona seslendi: “Shixiong…”
Chu Yu, Xie Xi’nin başını okşadı ve ciddi bir ses tonuyla: “Çok mu acı verici?”
Xie Xi donakaldı. Bu nezakete o kadar açtı ki öylece bırakmaya dayanamazdı. Chu Yu’nun belindeki kollarını sıkılaştırdı ve mırıldandı. “Çok acıyor.”
On yıldır Xie Xi, sayısız ruhsal eziyete maruz kalmıştı. Gece ve gündüz, Chu Yu’yu yanında tutmanın pek çok yolunu düşünmeye çalışırdı, hatta isteyip istememesine bakmadan onu hapsetmeyi düşünecek kadar aşırıya bile kaçmıştı. Şu anda istediği her şeyi o kadar kolay alıyordu ki neredeyse bunun gerçek olduğuna inanmamaya cesaret edecekti.
Sadece her şey o kadar güzeldi ki sanki tekrardan Anıt Mezar Harabelerindeki illüzyona girmiş gibiydi.
Chu Yu bir an bunun üzerine düşündü. Uçan kılıcının metrelerce altındaki dağlar ve nehirlere bakıp bir sonuca vardı. “İnip biraz dinlenelim mi?”
Xie Xi hemen başını salladı.
Qing Tu’dan bu yana Chu Yu’ya dinlenmesi için ısrar etmişti ama Chu Yu’nun sıkıntılı kalbi, uyumak ya da dinlenmek için durmasına el vermemiş ve devam etmesine neden olmuştu.
Ming Nehri, Qing Tu’nun güneyindeydi ve o bölgenin yanında akıyordu. Ne çok küçük ne de çok büyük bir nehirdi. Xie Xi’yi taşıyan Chu Yu, şans eseri küçük bir kasabanın yakınlarına indi. Kasaba şu anda hemen hemen boştu çünkü nüfusun çoğu, savaşın ön saflarından geriye çekilmek için kendi istekleri dışında evlerini terk etmişlerdi.
Chu Yu sonunda biriyle karşılaşmadan önce uzun bir müddet kasabada dolaştı. Bu kişi yaşlı bir adamdı. Muhtemelen yaşından dolayı, memleketini bırakmak istememişti. Kalın kıyafetlere sarılmış yaşlı adam, yol boyunca topallıyordu.
Chu Yu ileri doğru hızlandı ve Ming Nehri’nin Ebedi Pınarı hakkında sorular sordu.
Kısık gözlü yaşlı adam, ikisini de aşağı yukarı süzdü. Yaşından dolayı sesi boğuktu. “İkinci küçük kardeşim bana, sıcak pınarın ta dağın tepesinde olması gerektiğini söylemişti.”
Chu Yu, adamın gösterdiği yöne bakarken uzakta bir dağ gördü, tepesi sisle kaplıydı, ne kadar yüksek olduğunu merak etmekten kendini alamadı.
“O dağ, bütün bir yıl hem bulutlar ve sislerle hem de buz ve karla kaplıdır. Şu anda fırtına mevsimi ve şiddetli fırtınalar ortalığı tekrar tekrar kasıp kavuracak. Eğer ikiniz oraya gitmek istiyorsanız dikkatli olmalısınız. Önceden oraya giden fakat fırtına tarafından sürüklenip hayatını kaybeden bir kültivatör olduğunu duymuştum. Ah, kültivatör paramparça olmuş olmalı, siz ikiniz dikkatli olmalısınız…”
Chu Yu gülümseyip ona teşekkür ettikten sonra Xie Xi’yi alarak kasabadan uzaklaştı.
Xie Xi gözünü kırpıştırdı ve Chu Yu’nun temiz, yakışıklı profiline baktı. Aniden kalbi biraz huzursuzlandı ve kıpır kıpır oldu. Chu Yu’ya yaklaştı ve yılışık davranarak ona yapıştı. “Shixiong, açım.”
Chu Yu ona yan bir bakış attı.
Xie Xi dudaklarını yaladı. Dilinin ucu kıpkırmızıydı ve kırmızı dudaklarını cazibeli bir tavırla yalamıştı. “Balık yemek istiyorum…”
Chu Yu bir an duraksadı ardından gülümseyerek “Peki.” dedi.
Xie Xi’nin gözleri aydınlandı. Tam hamlesini yapmak üzereydi ki Chu Yu nehrin önüne yürüdü ve suyun içine baktı. Bir şeyler mırıldandı, hemen ardından uzun yenlerini salladı.
Birkaç patlama gerçekleşti ve aniden birkaç balık nehrin üzerinde asılı kaldı.
“…Shixiong ne yapmayı düşünüyorsun?” Xie Xi aniden bunun hakkında kötü hislere kapıldı.
Chu Yu yavaşça bir ateş tılsımı çıkardı ve ona dönüp sakince “Balık yemeyi.” dedi.
Yorum