Çevirmen: Yuuki
Kullanan kişinin engellerini aşmasına yardım edebilecek, gerçek ruhsal ilacın bulunduğu gizli bir bölge hakikaten de vardı. Sadece…gizlice bilgiyi yayan Chu Ailesi bile, bunun hakkında net bir bilgi edinememişti. Durumun aslının ne olduğu bilinmiyordu.
Öte yandan Chu Yu, onu bulma yeteneğine güveniyordu. Çünkü önceden orijinal romanda, bu yerin bahsi geçmişti.
Orijinal romana çok teşekkürler, Hikaye Örgülerinin Büyük Tanrısı’na çok teşekkürler, hikayeyi değiştirmiş olmasına rağmen yok olmamış yan hikayeye çok teşekkürler.
Aslında, bugün harekete geçmesi için büyük bir gereklilik yoktu.
İnsanın açgözlülüğü son derece korkunç bir şeydi.
Xie Xi döndü. Aniden Chu Yu’nun hafifçe gülümsediğini gördüğünde bilinçsizce, kılıç üzerinde uçtukları ilk seferde Chu Yu’nun yüzündeki gülümsemeyi ve sonrasında çıkardığı sorunu anımsadı. Bir an sessiz kaldıktan sonra kısık sesle “Shixiong, neye gülüyorsun?” diye sordu.
Chu Yu hafiften öksürdü ve gülümsemeyi bıraktı. Hafifçe Xie Xi’nin başını okşadı. “İlginç bir şey hakkında düşünüyordum.”
Xie Xi onu rahat bırakmayı reddederek sormaya devam etti. “Ne çeşit ilginç bir şey?”
Chu Yu, bu meselenin esasını öğrenene kadar vazgeçmeyeceğini anladı. Bir an olsun düşündükten sonra aniden içinde yaramaz bir dürtü yükseldi. Gözleri keyifle parladı. “Shidi’nin hâlâ hatırlayıp hatırlamadığını bilmiyorum; belirli bir yılda, belirli bir ayda, belirli bir gecede, belirli bir yerde, beş genç bayan meselesi…”
Bu kez, kaş çatma sırası Xie Xi’deydi.
Bir sonraki anda dudaklarını birbirine bastırırken Xie Xi’nin yüzüne bir gölge düştü ve gözleri karardı. Başını çevirip Chu Yu’ya bakmayı reddetti.
Chu Yu’nun ağzı kulaklarındaydı. Son derece kırılmış gibi görünmeye çalışarak neşesini bastırdı. “Ne o, yoksa kızgın mısın? Artık Shixiong’unu görmezden mi geliyorsun?”
Depresif hissetmiş olmasına rağmen Xie Xi bu sözleri duyduğu an başını çevirdi. Chu Yu’nun muzip gülüşünü görünce biraz çaresiz hissetti. “Shidi sadece… Shixiong’un o şeyi yapacağını düşünmemişti… Biraz heyacanlıydım ve kendimi kontrol edemedim.”
Chu Yu zevkten dört köşeydi. Xie Xi’nin karanlık geçmişini hatırlayınca yavaş yavaş kılıcın üzerinde ileri doğru uçtu.
Böylesine mutlu olmayalı ne kadar uzun zaman olmuştu? Fakat çok geçmeden kılıcı aniden alçaldı. Bir şey sıkıca beline sarıldı ve bedeni arkaya çekildi, neredeyse diğer bedenin kucağına gömülmüştü. Chu Yu başını çevirirken afallamıştı. “Ne yapıyorsun?”
Xie Xi, Duan Xue’yi kınına koymuştu ve şimdi kollarıyla Chu Yu’nun beline sarılmış bir hâlde, arkasında duruyordu. Kafasını çevirdiğini görünce Xie Xi, hızlıca ona bir öpücük verdi. Gülümsemesi içten ve netti. Herhangi bir ahlaksızlık izi bulunamazdı. “Çok fazla şeytani kültivatör öldürdüm ve ruhsal enerjimin çoğunu kullandım bile. Yorgun hissediyorum bu yüzden kılıcımın üzerinde uçarken istikrarlı değilim. Shixiong, Shidi’nin düşmesine şahit olmayı diliyor olamaz, değil mi?”
Chu Yu, başını yana yatırarak ona bir bakış attı ve cevap vermedi.
O, Öz Biçimlendirmenin en tepesinde duran ve rahatlıkla şeytani kültivatör katledebilen, harika bir ana karakterdi. Bu zırvalıklarla tam olarak kimi kandırmaya çalışıyordu?
Gerideki insanlar bir kez daha küçük dillerini yutmuşlardı. Yoldaş müritler arasındaki hisler derin olsa da bu çok fazlaydı, değil mi…?
Aklı olanlar gerçeği çoktan fark etmişti.
Kültivasyon dünyasında, bu tür şeyler horlanmazdı aslında. Sadece, bir tarafta Chu Ailesinin İkinci Lordu, diğer tarafta ise dünyanın dört bir yanına nam salmış, genç, dâhi bir kılıç kültivatörü olunca -üstelik bir de Shixiong ve Shidi olduklarında- insanların hayâl güçleri kontrolden çıkıyordu.
Ancak kimse, ağzını açıp onlar hakkında fikir beyan ederek ölüm fermanını imzalamaya cesaret edemedi.
Qing Tu’nun güney bölgesi, iç karartıcı ve ıssızdı, adeta Büyük Erdemli ve Şeytani Yol Savaşı için bir savaş alanı olmaktan sakınmış gibiydi. Öncesinde Chu Ailesi, bu yeri araştırdığında hemen gizli bölgeyi bulabilmişti.
Bugün buraya birçok kişi gelmiş olmasına rağmen çoğu, yalnızca gizli bölgeyi dışarıdan korumak ve beklemekten sorumluydu. Gizli bölgeye girecek kişiler yalnızca Tian Yuan Sekti’nin her tepesinin kişisel müridi, artı olarak da Xie Xi’ydi.
Song Yuanzhuo’nun yaralanması, etrafta dolaşmasını külfetli bir hâle getirdiğinden planı öne süren kişi başka tepeden bir kıdemliydi. Bu kıdemli, büyük olasılıkla Song Jingyi’den hoşlanmadığı için Xie Xi’nin takıma liderlik etmesine izin vermişti. Xie Xi’nin kültivasyonu en güçlüsüydü ve kendisi son yıllarda oldukça ciddileşmişti. Gaddar ve atik görünümü, tepelerdeki tüm müritlerin zihnine net bir şekilde kazınmıştı. Bu nedenle, tepe müritlerinin hiçbiri bunun hakkında şikâyet etmeye cüret edemedi.
Kılıcını bileyen ve dişlerini gıcırdatan Song Jingyi dışında.
Muhtemelen son birkaç yıldır, hâkim bir konum kazanmasına yardım etmesi için Song Yuanzhuo’ya çok güvenmişti. Birdenbire o pozisyondan azledikten ve buyrulan taraf olduktan sonra şimdi buna pek alışamamıştı. Gizli bölgenin girişine varmak üzereydiler ki Song Jingyi artık kendini, ağzını açmaktan ve emir vermekten alıkoyamadı: “Xie Shidi liderliği al, Chu Shidi arkada kal.”
Chu Yu, bir kaşını kaldırdı ve soğukça: “Song Shixiong, bir yerde hata yapmıyor mu?”
Song Jingyi’nin gözünü korkutmasını hatırlatma niyetiyle, Xie Xi’ye bir bakış attı böylelikle şimdilik bir şeyler yapmaya kalkışmayacaktı. Yüzünü çevirdiğinde, ilk başta Xie Xi’nin yüzünde oluşmuş hafif gülümsemenin çoktan tamamıyla yok olduğunu fark etti. Şu anda yüzünde son derece çirkin bir ifade vardı ve gözleri, birini öldürmek üzereymişçesine soğuktu.
Duan Xue de ona karşılık vermişti ve bir vın sesiyle, kınından üç santim dışarı çıkmıştı.
…Bu karşılık biraz fazla değil miydi?
Chu Yu, çocuğun neyi olduğunu tam anlamıyla kavrayamamıştı ki aniden Song Jingyi bir şey fark etmiş gibi görünüyordu. Açıkça nazik ve saf bir ifadeyle gülümsüyordu ancak gözleriyle kaşlarının kenarlarından alay belirtileri görülebilirdi.
“Ah, çok üzgünüm. Kazara yanlış şeyler söyleyiverdim. Chu Shidi arkada kalmamalı.” Bu sözleri yavaş yavaş söylerken Chu Yu hemen neler döndüğünü anladı. Song Jingyi’nin devam etmeye niyetli olduğunu görünce yüzü buruştu. “Xie Shidi’nin, Anıt Mezar Harabeleri olayını anımsamasına neden mi oldum? Üzülme, Chu Shidi çoktan dönmedi mi sonuçta…”
Sözlerini sürdüremezdi.
Chu Yu elini, Xie Xi’nin kılıcını çekmek için kullandığı eline bastırırken ona rahatlatıcı bir gülümseme verdi.
Yanlarında onları izleyen müritler apar topar “Chu Shixiong, Chu Shixiong sakin olun! Bunu yapamazsınız!” dediler.
Xun Sheng istikrarlı bir şekilde Song Jingyi’nin boynuna dayanmıştı. Kılıcın ucu buz gibi bir soğukluk taşıyordu ve donuk bir ışık, kılıçtan net bir şekilde yansıyordu.
Birkaç günlük süre içerisinde bir ailenin, ilk önce büyük çocuğu sonra da küçük çocuğu tarafından boğazına kılıç dayanan Song Jingyi’nin ifadesi çok çirkindi. Uzun yenlerinin altında gizli olan parmakları büküldü ve sıkı yumruklara dönüştü. Soğukça, bir şeyler söylemek için ağzını açtı: “Chu Yu, bana yüklenmeyi kes! Sırf Chu Ailesinden biri olduğun için istediğin her şeyi yapabileceğini mi sanıyorsun?!”
Chu Yu başını çevirdi ve ifadesiz bir yüzle ona baktı.
Açıkça, Chu Yu herhangi net bir ifade göstermiyordu ancak Song Jingyi, onun gözlerindeki donuk küçümsemeyi görebiliyordu. Bütün duyguları ve kalbinin derinliklerinde biriken kin aniden taşıverdi.
Song Jingyi’nin alnındaki damarlar birdenbire belirdi ve gözleri kanlanmaya başladı. Kısık bir şekilde gürledi. “Chu Ailesinin ilk eşinin oğluysan ne olmuş? Geri kalanlarımızdan daha asil ve heybetli olduğunu mu düşünüyorsun? Eğer o kadar yetenekliysen o zaman neden kılıcını kullanarak beni öldürmüyorsun?!”
Song Jingyi’nin sorunu neydi? Bir anda hiddetlenmişti.
Bununla Chu Yu biraz afallamıştı. Bir an ona dik dik baktıktan sonra sakince kılıcını geri çekti ve kayıtsızca “Xun Sheng, kirlenmeye katlanamaz.” dedi.
Konuşmayı bitirdikten sonra elleri arkasında Song Jingyi’ye başını salladı. Ardından Xie Xi’yi kaptı ve diğer müritlerin önüne geçene kadar yürüdü. Kısık sesle Xie Xi’ye bir şeyler söyledikten sonra ilk önce onlar gizli bölgeye girdiler.
Song Jingyi’nin yüzü biraz buruşmuştu.
Geride kalan müritler hemen arkalarından onları takip etti ve sırayla gizli bölgeye girmek için ilerlediler. Birkaç kişi bir süre sindikten sonra Song Jingyi’ye yaklaştı ve sessizce: “Song Shixiong, Chu Yu gibi biriyle tartışmamalısın.”
“O ve Shidi’si artık bir çift olacak kadar kaynaştılar. Shidi’sini korumak uğruna kafayı sıyırmış sayılabilir.”
“Shixiong daha dikkatli olmalısın. O Xie Xi, gözünü bile kırpmadan insanları öldürüyor, vahşi ve acımasız doğası bir şeytani kültivatörünkiyle neredeyse aynı düzeyde. Chu Yu’nun da iyi bir insan olması mümkün değil.”
Bu insanlar, Song Jingyi’ye yağ çekmek ve onu övmek için genelde bir araya toplaşan kişilerdi ve Song Jingyi, onları dinlemeyi hep sevmişti. Ancak bugün, ifadesi yalnızca daha da kötüleşti. Son kişinin sözlerini duyduğunda soğuk bir şekilde hıhladı ve ardından geniş adımlarla gizli bölgenin girişine yürüdü.
Bu dünyada, Anıt Mezar Harabeleri gibi bağımsız birçok gizli bölge vardı. Tüm bunların, geçmişte kadim kültivatörler arasında yaşanan büyük savaştan geriye kalan parçalanmış boşluklar olduğu söyleniyordu. Bazı gizli bölgeler çok tehlikeliydi. Tüm bölgede dönüp dolaşabilir ve yine de almaya değer bir şeyler bulamayabilirdiniz. Ayrıca içeri girerek ve etrafa bakınarak nadir bir hazine bulabileceğiniz gizli bölgeler de vardı.
Gizli bölgelerin her birinin aldığı hasarın derecesindeki farklılıktan dolayı bu alanlara giren insanların katlanabileceği kültivasyon seviyelerinde de farklılık vardı.
Chu Yu durmadan, orijinal romanda bu gizli bölgeyle ilişkili olan bütün hikaye örgüsünün detaylarını düşünüyordu. İçindeki bilgiye güvenerek, sessizce gücünü biriktiriyormuş ve harekete geçmeyi bekliyormuş gibi görünen Xie Xi’ye bakmak için döndü. Elinde olmadan güldü. “Bu kadar gergin olma. Çok açgözlü olup oraya gitmediğimiz sürece başımıza kötü bir şey gelmeyecek. Buranın manzarası oldukça güzel aslında. İlk önce bu yere bir göz atalım.”
Manzara gerçekten de oldukça güzeldi. Lezzetli görünen meyveler, mis kokulu otlar ve gözle görülebilecek kadar zengin ve türlü, düşen çiçekler vardı. Tozpembe çiçekleri olan gür ağaçlar dışında dikkat çekici, yemyeşil bir çayır bulunuyordu.
Tam şu anda, bölgenin dışında kurumuş dallar ve solmuş yapraklar vardı. Birçok çiçek çoktan solmuştu. Yakında yalnızca buz ve karla kaplı bir dünyaya dönüşecekti.
Xie Xi duraksadı ve çok geçmeden başını salladı. Chu Yu, kılıcını indirmesi için kullandığı elini bırakmak istedi fakat aksine Xie Xi elini çevirip Chu Yu’nun elini kavradı ve aheste aheste dolaşmaya başladı.
Arkalarında onlara yetişmeyi başaran bütün müritler dehşet içinde birbirlerine baktılar. Önlerindeki iki kişinin, birbirlerine dayanarak ve sarılarak yürüyüşlerini seyrederken aslında onları rahatsız etmeye bir parça isteksiz hissediyorlardı. İçten içe biraz mücadele ettikten sonra sessizce onları takip ettiler.
Bir süre onları takip ettikten sonra sonunda birisi bir şeylerin tuhaf olduğunu fark etti.
…Neden sanki ruhsal ilaç aramıyorlarmış da aksine…bir doğa turuna çıkmışlar gibi geliyordu?
Bir müddet kendilerini zapt ettikten sonra ince, uzun bir genç onlara yaklaştı ve tedbirli bir şekilde seslendi: “Chu Shixiong, Xie Shixiong?”
Rahatsız edilmiş olsa bile Xie Xi’nin morali epey iyiydi, yalnızca kaşlarını çattı ve soğuk bir bakışla gence döndü. “Ne var?”
Genç, böylesi bir bakışın direkt hedefi olduğundan dolayı paniklerken yutkundu. Zorlukla gülümsedi. “İkiniz…ruhsal ilacı mı arıyorsunuz?”
Chu Yu da başını çevirdi ve sakince “Geziyoruz.” dedi.
“Chu Shixiong, ruhsal ilacı aramak için buradayız….”
Bunu söylerken, gizli bölgede gezinen ancak eli boş dönen Song Jingyi’nin grubu da oraya gelmiş ve Chu Yu’yu görmüştü. Song Jingyi’nin gülümsüyormuş gibi yapmadığı ve Chu Yu’ya kasvetli bir bakış attığı nadir anlardan biriydi. “Oldukça aylaksınız.” dedi.
İyi morali artık tamamen bozulan Xie Xi’nin kaşları daha da çatıldı. Birden Duan Xue’yi çekip çıkarmadan önce, bir an için Song Jingyi’ye sessizce gözlerini dikti.
Kar beyazı kılıcın parıltısı, birinin gözünü kör edebilir gibiydi ve ayrıca soğuk bir öldürme niyeti yayıyordu. Burnunu sokmak isteyen bir çift mürit, birdenbire kafa derilerinde bir uyuşukluk hissettiler ve itaatkar bir şekilde çenelerini kapadılar.
Xie Xi’nin yüzünde sükûnetli bir ifade vardı. “Daha yeni Shixiong’la çevreyi inceledim ve ruhsal ilacı bulamadık. Bu nedenle şimdi gidip başka bir yere göz atacağız.”
Xie Xi’nin sözlerinin verdiği gözdağı, Chu Yu’nunkilerden çok daha güçlüydü.
Chu Yu iç çekti ve ardından Xie Xi’yle omuz omuza uzaklaştı. Shixiong olarak otoritesini tekrardan kurmak üzerine düşünmeye başladı. Bunun hakkında düşünürken yeninin çekildiğini hissetti. Başını yana çevirdi ve Xie Xi’nin gergin yüzüyle karşılaştı. Xie Xi sessizce ” Shixiong, deminki performansım nasıldı?” diye sordu.
Chu Yu: “…Çok iyiydi.”
Aniden yüzünde beliren tatlı mutluluk, sanki biraz bal yemiş gibi görünüyordu. Gülücüklerle dolup taşıyordu ve ona bakarken bahar gelmiş ve bütün çiçekler açmış gibiydi.
Chu Yu: “….”
Chu Yu birden, ister otoritesini kurmuş olsun ister olmasın, büyük ihtimalle sonucun yine de aynı olacağını anlamıştı.
***
Farkında olmadan Chu Yu’nun liderliği altında herkes, orijinal romanın tarif ettiği, ruhsal otun büyüdüğü yere yavaş yavaş yaklaştı.
Ormanın derinliklerinde bir gölet vardı.
Yoğun yeşillik, ışığı engelliyordu bu yüzden önlerindeki alanda sadece engelleri geçebilmiş, küçük ışık süzmeleri vardı. Göletin ortasında düz bir zemin parçası vardı ve o toprak parçasının üzerinde ruhsal ot büyüyordu. Ot, sessizce dünyanın ruhsal enerjisini özümseyip salarken ateşböcekleri gibi yeşil bir ışık yayıyordu. Parlak ışık, göletin berrak suyu tarafından yansıtılıyordu.
Chu Yu başını sallamadan önce kafasını kaldırdı ve ruhsal ota baktı. “Bu olmalı.”
Xie Xi onu tekrarladı ve başını salladı. “Mm.”
Öte yandan diğerlerinin tümü, garip sessizliklerini sürdürdüler.
Chu Yu kayıtsız bir tavırla başını arkaya çevirdi ve elbette arkasındaki herkesin, o ot sapına hararetli ve hevesli bir bakışla göz diktiğini gördü. Açıkça, ileri atılmaktan başka bir şey istemiyorlarmış gibi görünmelerine rağmen yine de korku içinde siniyorlardı. Yoldaş müritlerine karşı gardlarını almışlardı, özellikle de Chu Yu ve Xie Xi’ye karşı tetiktelerdi.
Bunun nedeni… Yalnızca bir tane ruhsal ot sapı olmasıydı.
Ayrılmadan önce Song Yuanzhuo, bu tür ruhsal ottan yiyen Doğan Ruh aşamasındakilerin, kültivasyonlarının değil yalnızca ruhsal güçlerinin artacağını ima etmişti. Bu nedenle onlar için çok az değerliydi ve üzerlerindeki etkisi de çok iyi değildi. Ancak Öz Biçimlendirme aşamasındakilere kalırsa bu şey, dünyadaki bütün efsanevi ruhsal ilaçlarla eşit düzeydeydi. Eğer otu yerlerse kesinlikle ondan epey yararlanacaklardı. Song Yuanzhuo herkese, alabildikleri kadar almalarını emretmişti. Herkese eşit bir şekilde bölüştürülmesi en iyisi olurdu.
Ancak sadece bir tane sap vardı. Bu demek oluyordu ki yalnızca bir kişi ona sahip olabilirdi.
Bütün müritler aynı sektten olsa da kendi gelecekleri için bir yol oluşturmak adına gelecekteki Sekt Ustası’na yakın olmak isteyenler dışındaki diğer herkesin yaşam tarzı, her gün mağaralarda kalıp kültivasyon yapmayı içerirdi. Daha sonrasında şeytani ve erdemli kültivatörler arasında büyük savaş patlak vermiş ve hepsi yalnızca Shizunlarının arkasından gitmişlerdi. Bu nedenle birbirlerini çok az anlıyorlardı ve birbirlerine o kadar da güvenmiyorlardı.
Chu Yu, Song Jingyi’ye fazladan sinsi bakışlar atarken hayat doluydu. Song Jingyi’nin sarsılmaz bir odakla ruhsal ota baktığını görünce kendisinin ve Xie Xi’nin, bugün hiçbir başarı kazanmadan eli boş dönmelerinin mümkün olmadığını, tam anlamıyla biliyordu.
Tuzak tam oradaydı ve Song Jingyi çoktan ona saplanmaya başlamıştı.
Xie Xi o ruhsal ilaca bir süre göz gezdirdi, dalgın görünüyordu. “Shixiong, onu istiyor musun?”
Chu Yu başını iki yana salladı. Birkaç tılsım çıkarıp gelişigüzel bir şekilde göletin kenarına fırlatırken dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.
Arkasındaki herkes bununla alarma geçti. “Chu Yu… Chu Yu Shixiong, ne yapıyorsun?”
“Chu Yu, açgözlü davranarak her şeyi kendine mi almaya çalışıyorsun?”
“…”
Altın tılsımlar, göletin üzerine uçmuştu ki aniden, keskin ve sivri bir şey tarafından kesilmiş gibilerdi. Sessizce hepsi iki düzgün parçaya ayrıldı. Göletin içine doğru süzüldüler ve bir ışık ‘patlaması’ ile açık mavi bir dumana dönüştüler.
O tılsımlar, nadir bir eşya olan Altın Işık Çanağın’dan yapılmış ünlü ‘Altın Işık Tılsımları’ idi.
Arkalarında bir bir bağıran kültivatörler, sanki birisi bir elini, boyunlarına dolamış gibi hayrete düşmüşlerdi. Berrak ve hoş gölete gözlerini diktiler ve kalplerinde bir ürperti hissettiler.
Öncesinde fazlasıyla heyecanlanıp direkt olarak oraya atılsalardı, o zaman aynı o tılsımlar gibi mi olurlardı?
Chu Yu birkaç kere daha göleti gözden geçirdi ve ardından tekrardan gölete başka tılsımlar fırlattı. Bu kez kimse bir şey demedi, herkes endişeyle o tılsımları izledi.
Görünen o ki, önceki tılsımlar yalnızca bir bariyeri tetiklemişti üstüne üstlük bariyer yalnızca tek seferlikti. Bu kez, tılsımlar güvenli bir şekilde göletin ortasındaki boş toprağın üzerinde süzülmüştü.
Chu Yu acele etmeden ellerini silkeledi ve ardından yere nazikçe oturmadan önce zarif bir şekilde cübbesinin kenarını kaldırdı. Sakince: “Bariyer çoktan kırılmış olmalı. Eğer ruhsal ilacı almak isteyen varsa devam etsin. Shidi’m ve ben harekete geçmeye niyetli değiliz.”
Derin ormandaki birçok kişi birbiriyle bakıştı ve her biri, diğer kişinin gözlerinde sadece tek bir ifade gördü.
Çılgınlık.
Ama hâlâ bir hamle yapmaya cüret eden kimse yoktu.
Yorum