Çevirmen: Yuuki
Tabii ki Chu Yu için hareketsiz kalmak imkansızdı.
Ana karakterin gözlerindeki ifade ürkütücüydü, birini yok etmek istiyormuş gibiydi. Kim durmaya cesaret eder ki?!
Arkasında Üçüncü Shidi’nin panikle attığı belirsiz haykırışın sesi geliyordu ama Chu Yu sadece dişlerini gıcırdattı ve kalbini katılaştırırken anlık bir hızla kaçmayı kararlaştırdı. Ancak arkaya baktığında bütün bedenini korku kapladı ve hemen Xun Sheng’i daha da hızlanmaya zorladı.
Ahhhh! Neden ana karakter ona yetişiyordu ki?!!
Hemen dön ve yaranı tedavi et!!
Chu Yu’nun sırtına kararlılıkla bakarken Xie Xi’nin gözleri kan kırmızısıydı. Gözleri bulanıktı, göğsünde sıkışmış bir acı ve ağzını açtığında nefesine eşlik eden bir kan patlaması vardı: “Chu Yu!”
Chu Yu kulaklarını tıkadı ve dinlemeyi redetti.
Xie Xi boğazındaki kanı yuttu ve boğuk bir sesle: “… Beni yine mi terk edeceksin?”
Sesi kasvetli ve bastıramadığı muazzam acıyla doluydu.
Chu Yu duraksadı. En sonunda yapabileceği bir şey yoktu ve devam edecek kadar taş kalpli değildi. Çırak gider, dükkan kalır. Gökyüzüne bakıp hafifçe iç çekti ve ardından yavaş yavaş arkasını döndü. Gülümsedi ve sakince: “Shidi, görüşmeyeli uzun zaman oldu.”
Xie Xi’nin kasvetli koyu gözleri parladı ve Chu Yu’nun kollarına doğru tökezleyerek ilerlerken titredi. Çoktan gençlik zamanlarını üstünden atmıştı; genç, masum ve çocuksu figürü ile şimdiki arasında dağlar kadar fark vardı. İnce bedeni artık Chu Yu’nunkinden daha uzundu.
Böyle büyük biri ona doğru atılınca Chu Yu biraz keyifsiz hissetti. Refleks olarak Xie Xi’ye yapıştı ve eskiden adet edindiği Xie Xi’nin yanaklarını sıkma huyundan kendini gizlice vazgeçirdi.
Kollarında o adamı tutan Xie Xi nihayet biraz rahatlamıştı. İç çekti ve gözlerini kapadı. Uzun süre sonra kollarındaki adamın gerçekten orada durduğunu ve sayısız düşlerinden biri olmadığını onaylamak için dikkatlice ve ciddiyetle gözlerini açtı.
Uzun bir müddet Chu Yu’ya baktı ama yine de beklenmedik bir şekilde sakin bir ifadeyle: “Chu Yu, bana yalan söyledin.”
On yıl önce söylemek istediği binlerce kelime vardı fakat şu anda Chu Yu’nun önünde yalnızca yakınabilmiş ve “Bana yalan söyledin.” diyebilmişti.
Chu Yu’nun söyleyeceği bir şey yoktu ama gittikçe suçlu hissediyordu. Sadece yalan söylememiş aynı zamanda olay örgüsünün önemli bir etkinliğini de çalmıştı. Neyse ki ana karakterin halesi hâlâ oradaydı ve Doğan Ruh aşaması gibi bir şey olsa bile ona ulaşma yeteneği vardı.
Xie Xi’nin sırtını okşarken duygusuz bir gülümseme dudaklarının kenarlarını çekiştirdi. “Pekâlâ Shixiong seni kandırdığı için özür diliyor.”
Bu da neyin nesi? İlk başta değerli krizantemini korumak için ana karakterden çok uzaklara kaçacaktı fakat bunun sonucu geri dönüp ona sarılmasıyla sonlanmıştı! Her şey nerede yanlış gitmeye başlamıştı?
Xie Xi birkaç kez öksürürken ağzını kapattı ve tekrardan kanı yuttu. Çok şiddetli bir baş ağrısı vardı. “Chu Yu, benden ne kadar tiksiniyorsun? On yıl boyunca o korkunç yerin içinde benden saklanmayı tercih edecek kadar çok mu?”
Ağır bir kan kokusu, Chu Yu’nun bedenini sararak sersemlemesine neden oldu.
İstediği, Anıt Mezar Harabelerinin içinde tıkılı kalmak değildi. O an, acil bir durumdu ve hızlıca bir karar vermeseydi o zaman herkes sonuna kadar savaşmak zorunda kalırdı.
Nefret ve iğrenmeye gelirsek bu hisler onda hiç var olmamıştı. Aslında içten içe Chu Yu sadece telaşlanmış ve inanamamıştı. Şu anda iğrendiğini söylese kesinlikle ana karakterin kalbi kırılırdı. Ama iğrenmediğini söylerse de ana karakter ne tür umutlara tutunurdu ki?
Chu Yu’nun sessiz olduğunu görmesi üzerine Xie Xi fazla mütevazı bir gülümseme sundu. Onu daha sıkı tuttu ve dişlerini gıcırdattı. “Kaç gün ya da kaç ay geçerse geçsin asla öldüğüne veya gittiğine inanmadım. Linlan’da seninle karşılaşmaya hazırlanıyordum. Geri döneceğini biliyordum. Geri dönmen güzel… güzel. Chu Yu, tekrar gitmeyi aklından bile geçirmemelisin.”
Chu Yu’nun göğsündeki kalbi küt küt attı ve kaşları seğirdi. “Ah, affedersin birden Anıt Mezar Harabelerinde bir şey unuttuğumu hatırladım. Gitmem gerek…”
Chu Yu, reddetmek ve geri adım atmak için bir bahane bulmaya çalışırken Xie Xi inatla onu daha sıkı tuttu. Chu Yu çaresizdi. Aniden eli ıslandı. Bakışlarını eline indirdiğinde elinin kanla kaplı olduğunu gördü.
On yıldır içeride olduğu için antisosyalin ten rengi aşırı derecede beyazdı. Hemen uzaklaşmak için döndü ve bakışları Xie Xi’nin göğsüne düştüğünde orada bir yarası olduğunu gördü.
Chu Yu’nun kalbi hemen yumuşadı ve onu itmeyi bıraktı. “Pekâlâ, bırak beni. Üçüncü Shidi’yle kampa dönmelisin.”
Xie Xi sordu: “Peki ya sen?”
Chu Yu düz bir yüzle: “Doğal olarak geri dönüp… ebeveynlerimi ve abimi göreceğim.”
“Ve sonrasında?” Xie Xi kasvetli bir şekilde güldü. “Sonra da benden saklanıp uzak duracaksın ve asla geri dönmeyeceksin değil mi? On yılın ardından beni gördün ve sonra hemen kaçmaya başladın. Chu Yu senin kalbin taştan mı?”
Gözlerin çok korkutucu…
Chu Yu başını eğdi ve bu işten espri yaparak sıyrılmaya çalışmaya cüret edemedi. Ağzının kenarları seğirdi. “Bana karşı yersiz hislere sahipsin gibi hissediyorum. Üstelik söylemem gereken bir şey var, biz ayrı kalmalıyız… Soğukkanlı ve sakin kalmalısın.”
“On yıldır sakindim ve neyi arzuladığımı biliyorum.” Xie Xi birden biraz sinirlendi. Chu Yu’nun arkasındaki eliyle, Chu Yu’yu saçından kavradı.
Chu Yu refleks olarak acıdan elini kaldırdığında çenesi iki parmak tarafından tutuldu. Ardından dudakları kanlı, gaddar bir öpücükle tartaklandı. Bir ısırık olduğu bile söylenebilirdi.
Aniden dudakları ısırılırken ne kadar acıtıyor olsa da Chu Yu hâlâ Xie Xi’nin yarasına dikkat ediyordu. Xie Xi’yi azarlamak için dik dik baktı ama Xie Xi farklı bir sinyal almış gibi görünüyordu. Gözleri koyulaştı ve hareketleri nazik olsa da gittikçe doyumsuz olmaya başladı ve bir inç ilerledikten sonra boşluğa ulaştı. Xie Xi kanlı öpücüğü derinleştirirken ıslak dili Chu Yu’nun dudaklarını ve ağzını keşfetti.
Chu Yu öfkelenmeye başladı. Birinin boş siyah gözlerinin anlık bakışını yakaladı ve yakınlarda uçan bir kılıç olduğunu gördü. Çok uzakta olmayan Üçüncü Shidi, küçük dilini yutmuş bir halde sessizliğini koruyordu. Chu Yu’nun yüzündeki ifade uğursuzlaştı. Daha fazla düşüncelerinden dolayı kendini tutmaya çalışmadı ve Xie Xi’yi itmek için daha fazla güç kullandı.
Xie Xi sendeledi ardından yere düştü.
******, bu adamın yaralı olduğunu unutmuştu!
Chu Yu hemen Xie Xi’yi koca bir bebek gibi geri kollarına aldı. Kederle bu koca bebeğe baktı ardından Üçüncü Shidi’yi işaret ederek: “Buraya gel.”
Üçüncü Shidi onlara doğru gelirken irkildi. “Da Shixiong, hiçbir şey görmedim, kızma…”
Ha ha.
Chu Yu, Xie Xi’yi ona vermeye çalıştı. “Onu al ve kampa götür.”
Üçüncü Shidi’nin kafası davul şeklindeki çıngırak gibi sallandı. “Hayır, hayır, hayır! Da Shixiong! Eğer Shixiong uyandığında orada olmazsan beni öldürür!”
(ÇN: Bu davul şeklindeki çıngırağın fotoğrafını bölüm sonuna ekleyeceğim.)
Chu Yu bir an sessiz kaldı ardından: “Daha öncesinde kaçmanı sağlamak için o Doğan Ruh aşamasındaki kültivatörü durdurarak hayatını riske attı. Kuşkusuz iyi bir ilişkiniz olmalı?”
Üçüncü Shidi sadece feryat etti: “İkinci Shixiong, ayak bağı olacağımı ve yalnızca savaşına engelleyeceğimi söyledi yani beni defetti…”
Zavallı şey…
Chu Yu, ona acımaktan kendini alamadı. Üçüncü Shidi’nin omzunu sempatiyle okşadı. “Yolu göster, onu geri götüreceğim ve bu arada Shizun’u ziyaret edip saygılarımı sunacağım.”
Lu Qingan, orijinal Chu Yu için çok önemli bir insandı. On yıl önce çok büyük bir yanlış anlaşılma yaşanmıştı ve Chu Yu kalbinde bunun hiç de iyi olmadığını hissetti.
Tüm yolculuk boyunca hızla giderken Lu Qingan ve Xie Xi’nin bir sürü Şeytani Yol kültivatörünü öldürdüğünün dedikodusunu yapan birçok insanı duymuştu. Sadece Erdemli Yol’un Ebedi İttifak’ına yardım etmek için değil ayrıca… belirli bir kişinin intikamını almak istedikleri içindi.
O belirli kişinin kim olduğuna gelince o belirli bir balık bitmek bilmez bir suçluluk duyuyordu.
Bu yer, Qing Tu’daki kamptan oldukça uzaktaydı. Chu Yu, yolculuk için ona ruhsal enerji sağlamak için Xie Xi’nin ağzına iki tane hap itti ve Üçüncü Shidi’yle birlikte ilerlemeye başladılar.
Üçüncü Shidi’nin kültivasyonu çok derin değildi. On yıl olmuştu ama yalnızca Temel Oluşturma’nın orta aşamasındaydı. Kılıcı hızlı değildi bu yüzden Chu Yu, sadece mutsuzca ağır bir tempoda arkasından takip ediyordu. Başını eğdi ve kucağında mışıl mışıl uyuyormuş gibi görünen Xie Xi’ye baktı. Sonra yüzüne daha yakından bakarken kan, Chu Yu’yu rahatsız etti bu yüzden kanı silmek için kol yenlerini kullandı. Kanı sildikten sonra Chu Yu, aşırı kan kaybından Xie Xi’nin teninin kireç gibi olduğunu gördü.
Kaşları kırıştı. Chu Yu artık bu yavaş tempoya tahammül etmek istemiyordu. Bunun yerine hemen Üçüncü Shidi’yi, Xun Sheng’in üstüne aldı, hızlıca onu taşımak istiyordu. Farkında olmadan Xie Xi beklenmedik bir şekilde uyanmış veya bilinçsizce birinin pozisyonunu sıkıştırmaya çalıştığını hissetmiş gibiydi. Xie Xi, Chu Yu’nun kollarında döndü ardından hiç tereddüt etmeden tam olarak Üçüncü Shidi’yi tekmelek için bir ayağını kullandı.
Üçüncü Shidi ağlamak istiyordu ama yeteri kadar gözyaşı yoktu. Bitmek bilmez bir pişmanlıkla: “Da Shixiong…”
Chu Yu’nun dili tutuldu. Xie Xi’ye baktı ve dikkatlice onu inceledi. Çocuğun aslında hâlâ bilinçsiz olduğunu doğruladı. Sadece bir kazaydı bu yüzden Üçüncü Shidi’ye geri gelmesi için işaret yaptı. Üçüncü Shidi geri döndü ve yine tekmelendi.
Chu Yu sinirliydi. “Xie Xi! Bunu bilerek mi yapıyorsun?”
Xie Xi hafifçe nefes alıyor, bilinçsizce Chu Yu’nun kollarına yaslanıyordu. Yüzündeki ifade ayrılmaya isteksiz birinin ifadesiydi.
Chu Yu: “…”
Bu çocuk, sadece tek bir şeyi tekeline almak isteyen ve uykuya dalsa bile onu otomatik olarak korumak için tepki verecek kadar ileri gidebilen biri.
Xie Xi’yi taşımaktan ve Üçüncü Shidi’yi takip etmekten başka çaresi yoktu.
Qing Tu’daki kampa geri döndüklerinde alacakaranlık olmuştu. Kızgın güneş neredeyse ufuk çizgisinin altındaydı ve bulutlar kırmızıya boyanmıştı. Oldukça resmedilmeye değer bir görüntüydü. Kültivatörlerin çoğu hâlâ dışarıdaydı ve birkaçı ya oturmuş ya da meditasyon yapıyordu.
Farklı bölgelerden kültivatörlere ait toplamda yedi kamp vardı. Tian Yuan kampı, Jiao Xia’dan kültivatörler için ayrılan alandaki en geniş yeri kaplıyordu. Lu Qingan’ın rütbesi, Sekt Ustası’ndan sonra ikinci sıraydı bu yüzden küçük bir avluya sahipti.
Kamp alanının yakınlarındayken Chu Yu girişleri hakkında düşündü ve Üçüncü Shidi’den onları tenha bir yolda götürmesini istedi. Varır varmaz Song Jingyi’nin iğrenç suratıyla karşılaşmak istemiyordu. Song Jingyi öncesinde onları kandırmıştı bu yüzden Chu Yu, onu kendi silahıyla vurmak istiyordu.
*****
Lu Qingan, küçük avluda meditasyon yapıyordu ki kamptaki sesi ve içeri girenlerin sesini duydu. Birçok ayak sesini dinlerken göz kırpıştırdı ve Chu Yu’yu gördüğü anda Lu Qingan’ın senelerdir kayıtsız yüzü sonunda biraz kırıldı.
Lu Qingan’ın anında ayağa kalkıp hemen ona doğru yürümesini görmek Chu Yu’nun dilinin tutulmasına neden oldu. Lu Qingan, bir elini Chu Yu’nun omzuna bastırdı ve nazik bir ruhsal güç Chu Yu’nun bedenine hızla yayıldı. Uzun bir müddet sonra Lu Qingan rahat bir nefes aldı ve hafifçe gülümsedi. “Döndüğünü görmek güzel.”
Vay be! Shizun’un köklü felcini iyileştirdim.
Lu Qingan’ın tavrını ortaya koyuşu aşırı sakindi ve ayrıca çok fazla duygu göstermemek için kendini bastırmıştı. Bir cümle söyledikten sonra arkasını dönüp avlusuna geri döndü.
Üçüncü Shidi hızlıca sordu: “Shizun, nereye gidiyorsun?”
Çoktan ileri doğru adım atmış olan Lu Qingan tekrar dönüp: “Odaya dönüyorum.”
Üçüncü Shidi üzüldü ve gülse mi ağlasa mı bilemezken Chu Yu’nun kollarındaki koca adamı göstererek: “Shizun, İkinci Shixiong ciddi bir şekilde yaralı.”
Lu Qingan hemen şoktan kurtuldu. Chu Yu’nun kollarında rahat bir şekilde uyuyan Xie Xi’ye baktı. Ardından iç geçirdi. “Yu-er, Xie-er son birkaç yıldır çok yorgundu.”
Ne zaman ciddi bir şekilde yaralansa tek bir kelime dahi etmeden odasına dönmekte diretir ve Lu Qingan dahil yarasını iyileştirmek isteyen insanların yardımını reddetmekte ısrar ederdi.
Sesinin tonu, sakin ve sessiz avluya ulaştı. Üçüncü Shidi, tarif edemeyeceği bir resme bakıyormuş gibi büzüldü. Chu Yu ve Xie Xi arasında yaşananları her zaman net bir şekilde görmekten gurur duymuştu. İlk çıkarımı gerçekten beklediği kadar iyiydi.
(ÇN: Burada ilk çıkarım diye bahsettiği, Chu Yu ve Xie Xi’nin öpüşmesi. Üçüncü Shidi küçük bir shipper (∂ω∂))
Chu Yu, Üçüncü Shidi’nin anormal ifadesini görmezden geldi. Kalbi ağırlaşmıştı ve kollarındaki kişi bin ton gibiydi. Ağzının kenarları büzüldü ama hâlâ konuşmuyordu.
Lu Qingan başını iki yana salladı. “Geri döndüğün için bundan sonra Xie Xi’ye göz kulak olabilirsin. Odası şurada.”
Üçüncü Shidi’ye baktı, ardından sakin bir tonda: “Chu Ailesinin kampına git ve onları buraya davet et.”
Chu Yu, ret sözcüklerini yuttu ardından konuşmadan sessizce Xie Xi’yi odasına taşıdı.
Orijinal romanı okuduktan sonra ana karakterin paranoyak, boyun eğmez ve katır kadar inatçı olduğunu biliyordu. Kitabın içine ışınlanmayı, ana karakterle karşılaşmayı ve ana karakterin artık onun için inatçı, boyun eğmez tek yönlü bir zihne sahip biri olmasını beklemiyordu!
Chu Yu iç geçirip Xie Xi’yi yatağa yatırdı. Xie Xi’ye ruhsal enerji göndermek için Xie Xi’nin pozisyonunu değiştirecekti ki bileği tutuldu ve zorla çekildi. Chu Yu’nun tepkisi anlıktı. Kurtulmaya çalıştı ama Xie Xi’ye ruhsal enerji göndermek üzere olan diğer eli birden uyuştu. Soğuk bir his bedenine yayıldı.
Ruhsal ters tepme?
Chu Yu, Xie Xi tarafından yatağa vuruldu. Kafası porselen yastığa çarptı, gözlerinin kenarının yaşlarla dolmasına neden oldu. Bir şey fark ettikten kısa bir süre sonra soğuk terler boşandı.
Ana karakter tarafından kandırıldım!
Xie Xi, vücudunu Chu Yu’nun üzerine bastırdı ve ellerini başının her iki tarafına koydu. Gülümseyerek: “Shixiong, kaçamazsın.”
Davul şeklindeki çıngırak:
Yorum