Çevirmen: Yuuki
Linlan’ın Yuhua Sekti yakınlarındaki küçük kasaba, hep diğer yerlerden daha refahtı. Meyhanede çok sayıda insan vardı ve son zamanlarda hakkında konuşulacak çok şey olduğundan dolayı az eğitimli ve işsiz insanların çoğu, orada yaşanan güncel olaylar karşısındaki görüşlerini ifade etmeyi seçmişlerdi. Laf arasında, Şeytani Yol kültivatörlerinin uğursuz ve aldatıcı yolları hakkındaki hikayelere yakınarak ve onları abartarak zamanlarını geçiriyorlardı.
Haberler, ön cepheden yeni gelmişti – Şeytani Yol’un Mei Yin Gu’su, bir dalavere çevirmişti ve Erdemli Yol’dan bir sekt ustasının kıdemli müridi ciddi şekilde yaralanmıştı.
(ÇN: 魅音谷 (Mei Yin Gu) – Şeytani Tını Vadisi veya Büyüleyici Tını Vadisi.)
Köşede uzun zamandır sessizce onları dinleyen genç bir adam kaşlarını kaldırdı ve sordu: “Kim bu kıdemli mürit?”
Sohbet eden birkaç kültivatör önce birbirlerine ardından gözlerinde pırıltıyla konuşan kişiye baktılar.
Köşede oturan adam, bulut desenli kar beyazı bir cüppe giyiyordu. Yüz hatları zarif bir şekilde güzeldi ama çok soğuk gözüküyordu, özellikle kara su gibi o koyu bir çift göz. Tek bakışla insanın bütün bedenini dondurabilirmiş gibilerdi.
Duruşu sıradışıydı. Sadece bir bakışla sıradan bir insan olmadığını söylemek kolaydı.
Kültivatörlerden birkaçı hemen cevapladı. “Bilmiyor musunuz? Tian Yuan Sekt Ustasının baş müridi Song Jingyi olduğu söylendi bana. Neredeyse bütün Yang enerjisinin tüketildiğini duydum, tch tch”
O adam, birden hoşnutsuzlukla dilini şıklattı. “Ne yazık.”
Diğer kültivatörler onu vurguladılar, hayret etmişlerdi. “Ne?”
O adam kuru bir şekilde öksürdü ve hafifçe gülümsedi. “Demek istediğim, gerçekten içler acısı.”
Kültivatörlerden birkaçı kendi aralarında buranın yabancısı gibi görünen bu genç adamı tartışma gruplarına katılmaya davet etmeleri gerektiğini mırıldandılar. Ancak adam onlara baş salladı ve ardından kalkıp gitti.
Dışarıda gökyüzü açıktı ve hava temizdi. Bulutsuz mavi gökyüzünde süzülen bir kuş vardı; tüm dünya canlılıkla dolu gibiydi.
Chu Yu bir an olsun etrafındaki alana baktı ardından vücudunu gerdi. “Dışarıdaki gökyüzünü görmek güzel.”
Neredeyse on yıl boyunca kasvetli Anıt Mezar Harabelerinde tek başına kalmıştı. Bir ay önce bir çıkış yolu bulmasaydı belli bir noktada delirebileceğini hissetti.
Yine de şu anki kültivasyon dünyası tamamen karmakarışıktı.
Meyhanedeki sohbet eden insanları uzun bir süre dinledikten sonra Chu Yu bu son birkaç yılda neler olduğunu öğrenmiş ve anlamıştı.
On yıl önce, Erdemli ve Şeytani Yol kültivatörleri olmak üzere iki taraf arasında aniden savaş patlak vermişti. Bir yıl kadar sürmüştü. Herkesin Qi’si bir yara almıştı ve ateşkesten altı ay sonra Erdemli Yol kültivatörleri, sekiz büyük sektin yönettiği bir Ebedi İttifak oluşturmuşlardı. Şeytani Yol kültivatörleriyle savaşmaya, Yun Cuo’da huzurla yaşamalarına izin vermeden önce onları, analarının bile tanıyamayacağı kadar dövmeye ant içmişlerdi.
Ne yazık ki Ebedi İttifak kültivatörleri düşmanı pusuya düşürmek için cesurca Jinge Nehri’nin geçmeye teşebbüs edemeden önce planları Danyang ihtilafı tarafından sızdırılmıştı. Ebedi İttifak, bir pusuyla gafil avlanan taraftı ve büyük kayıplar vermişlerdi. Ardından Danyang ihtilafı, Şeytani Yol’un tarafına geçmişti. Cang Liao, Jinhe Nehri’ndeki savaşın ön saflarını koruyordu böylece Cang Liao’nun Danyang ihtilafı taraf değiştirdiğinde Jinhe Nehri’nin düşmana kaybedilmesi uzun sürmemişti.
Birkaç yıl boyunca, iki taraf da birbirini izlemiş ve aralarında birçok küçük çatışma yaşanmıştı. Kimse sonucun yüz yıl önce geniş çapta bir savaşın patlak verdiği zamanla aynı olacağını bilmiyordu.
… Orijinal romanın hikayesi gerçekten çökmüş gibi görünüyordu.
Chu Yu neredeyse ağlayacaktı. İlk başta istediği tek şey Tian Yuan Sekti’nin haberleriydi fakat şu anda daha fazla sormaya cesaret edemedi. Chu Ailesi hâlâ iyi durumdaydı. Çoktan onlara bir mesaj yollamıştı yani gitmek zorunda değildi ama şimdi ön cephede yaşananların net bir resmine sahip olduğu için gitmekten başka seçeneği yoktu.
Bu savaş çıktığında Lu Qingan muhtemelen katılacaktı.
Diğer kişiye gelince… Chu Yu gerçekten onu düşünmeye dayanamıyordu.
Aygır kanalına geri döndüğünden bu yana 10 yıl geçmişti.
Linlan ve Jiao Xia, cephelerin gerisindeydi ve Chu Yu gecikmeye cesaret edemedi. Hâlâ Anıt Mezar Harabelerindeyken Chu Yu umutsuzca kültivasyon yapmıştı ama Özünü başarıyla biçimlendirmeden önce uzun bir süre Temel Oluşturma’nın son aşamasında sıkışıp kalmıştı. Şu anda hızı ve ruhsal gücü öncekiyle aynıydı çünkü Temel Oluşturma ile Öz Biçimlendirme aşamaları arasındaki mesafe çok fazlaydı. Özünü çoktan biçimlendirmiş olsa bile yine de ilerlemesi biraz zaman alacaktı.
Chu Yu yol boyunca bir sürü söylenti duymuştu.
Mesela Tian Yuan Sekti’nin Kıdemli Lu’sunun herkesi memnun ederek Şeytani Yol’dan bir grup Doğan Ruh aşamasındaki kültivatörü öldürdüğünü duymuştu. Ayrıca Kıdemli Lu’nun ikinci müridiyle birlikte düşmanları öldürmek, onları buğday gibi kesmek için kuşatma başlattığını da duymuştu.
Nereye gitse Şeytani Yol kültivatörleri, tek bir ot sapı bile büyüyemeyene kadar yok edilmişti.
Chu Yu endişelenmeye başladı.
On yıl önce acele içindeydi ve Anıt Mezar Harabelerinden dolayı ana karakteri kandırmıştı. Ama şimdi ana karakterin hayatının rayında olduğunu duymuştu. Novelde okuduğu gibi Anıt Mezar Harabelerinde kalamamış olsa da gücü azalmamıştı…
******, eğer onlarla karşılaşırsa Chu Yu öldürülür müydü…?
Haritanın temiz bir bölgesine adım atmak üzere olan Chu Yu tereddüt etti.
Aslında… on yıl çoktan geçmişti. Ana karakter herhangi bir öfke hissettiyse bile şimdiye kadar bitmiş olmalı. Hissettiği o tür sevgi de ortadan kaybolmuştur.
Bu düşüncelerle kendini rahatlatıp kafa patlatırken gözünden bir damla yaşın akmasına izin verdi. Dikkatsizce uçan kılıcıyla seyahat ediyordu ama yanlış yöne gittiğini fark etti. Geriye döndüğünde aniden önünde bir ışık parıltısı gördü.
Bir kültivatör mü?
Herhangi beklenmedik bir duruma karşı hazırlıklı olmak için sessizce bir düzine tılsım çıkardı. Adam hızla ileri atıldı ve yüksek sesle bağırdı: “Önünde bir pusu var!”
Chu Yu, onun bir adam olduğunu fark etti. Yüzündeki ifade aşırı derecede karanlıktı ve gözleri kan çanağına dönmüştü. Ek olarak kıyafetleri zarar görmüştü. Neticede oldukça acınası görünüyordu.
Kıyafetleri zarar görmüş ve yırtık olsa da Chu Yu, Tian Yuan Sekti’nin müritlerinin cüppelerini giydiğini hâlâ görebiliyordu.
Chu Yu hemen tılsımları ortadan kaldırdı ve adama yaklaştı. O kişi, Chu Yu’yu görünce ona bir hayalet görmüş gibi şaşkın şaşkın baktı.
Chu Yu önünde durdu, elini uzattı ve onu salladı. “Hey!”
O kişi hayretler içindeydi, ağlamaya başlamadan önce uzun bir müddet Chu Yu’ya baktı. “Da, Da Shixiong! Da Shixiong… Ruhunu mu çağırdım? Da Shixiong, bizi görmeye mi geldin?”
Chu Yu: “…”
Bir an Chu Yu’nun dudaklarının kenarı seğirdi. Ama sonra hızlıca bir parça bez çıkardı ve adamın göz yaşlarını sildi. Bu kişinin içler acısı görünümünü görünce iç geçirmeden edemedi. “Hâlâ yaşıyorum. Sıkıntı verdiğim için üzgünüm, Üçüncü Shidi.”
Döndüğünde ilk rastlayacağı kişinin, hep biraz dengesiz küçük bir kötü karakter olan bu Shidi olmasını beklememişti.
Chu Yu’nun dönüşüne gelince, elbette ki Chu Ailesinin ruh yeşimi, onun hâlâ yaşadığını göstermiş olmalıydı. Neden Üçüncü Shidi onun öldüğünü düşünmüştü ki?
(ÇN: Ruh yeşimi, kültivatör hayatta olduğu sürece parlayan büyülü bir eşyadır.)
Hâlâ inanmaya hazır değilmiş gibi Üçüncü Shidi, Chu Yu’yu kavradı ve geldiği yöne doğru uçtu. “Ruh yeşiminin mührü kayboldu. Sen bir hayalet olmalısın… Yine de bir hayalet ol ya da olma, Da Shixiong hâlâ İkinci Shixiong’a yardım etmen gerek! Bir grup Şeytani Yol kültivatörü tarafından pusuya düşürüldük. Onlarla birlikte Doğan Ruh aşamasında bir kültivatör de var. Ben kaçarken Shixiong umutsuzca Doğan Ruh aşamasındaki kültivatörle savaşıyordu…”
İşlemek zorunda olduğu bilginin hacmi biraz fazlaydı.
Chu Yu derin bir nefes aldı ve hissettiği ani sıkıntıyı görmezden geldi, konuyu sakince düşünmeye çalıştı.
Bu beklenmedikti… Anıt Mezar, dış dünyayla bağlantısını kesmiş olmalıydı öyle ki ruh yeşimi siyaha dönmüştü.
Düşünmüştü ki ruh yeşimine sahip oldukları sürece herhangi bir sorun olmaz. On yıl önce… ruh yeşimi sönmüştü. Chu Ailesi’nin prensesleri nasıl tepki vermişti acaba? O brocon Chu Sheng ne yapmıştı? Ve onun tarafından kandırılan Xie Xi…?
Chu Yu nasıl hissettiklerini hayal dahi edemedi.
Üçüncü Shidi’nin söylediklerini dinleyince Xie Xi, büyük bir belanın içinde gibiydi. Öz Biçimlendirme ve Doğan Ruh aşamaları arasındaki fark yalnızca bir alemken güç açısından bir dünya fark yaratıyordu. Birçok yetenekli dâhi Öz Biçimlendirme aşamasına girebilir ama onlar için Doğan Ruh aşamasına yükselmek zordur. Doğan Ruh aşamasına ulaşabilenler ilahi bir sezgi bahsedilmiş, nadir sıradışı yetenekleri ve dâhi becerileri olan kültivatörler değil midir?
Fakat o nadir yetenekler yüzlerce yıllıktır…
O çocuk, Xie Xi, onda biri bile değildir. Orijinal romanda Xie Xi, Doğan Ruh aşamasındaki kültivatörlerle başa baş bir mücadele verebilirdi ama burada Anıt Mezar Harabelerinde kalmamıştı. Vaziyet değişebilir. Eğer kazayla öldürülürse…
Chu Yu alnını ovdu, başı ağrıyordu. Bu, onun hatasıydı bu yüzden düzeltmek zorundaydı.
‘Ana karakter kesinlikle ölemez. Ama eğer ölürse o zaman ben de ölürüm ve en azından bu rolü daha fazla oynamak zorunda olmam.’ türünde bir tavra sahip olduğundan Chu Yu azimliydi ve kendini hazırladı. Kalbinde süzülen bu küçük endişeleri basitçe görmezden geldi.
Üçüncü Shidi yolu gösterdi ve çok geçmeden Şeytani Yol kültivatörleri tarafından pusuya düşürüldükleri yere vardılar.
Bir kavganın bariz işaretleri vardı. Çevredeki ağaçlar kesilmişti ve yer, kan ve cesetlerle darmadağın olmuştu.
Çok geç mi kaldım?
Şok edici kan lekelerini görünce Chu Yu’nun kalbi duracakmış gibi oldu ve elleri, ayakları buz kesti. Yere çöküp bedenleri çevirirken elleri titriyordu.
Sistem, Xie Xi hakkında herhangi bir anormal ipucu vermedi.
Chu Yu rahat bir nefes aldı ardından Üçüncü Shidi’nin diğer açık alandan bağırdığını duydu. “Da Shixiong! İkinci Shixiong burada!”
Chu Yu bakmak için döndü.
Üçüncü Shidi, küçük bir ceset yığınının altından bir adam çekip çıkardı. Chu Yu diğer tarafta olduğu için onu kaçırmıştı.
Sadece korkmuş bir bakışla Xie Xi’nin kanla kaplı olduğunu gördü.
Chu Yu durdu ve gittikçe kalbinden gelen garip hislerin taşışına direnmeye çalıştı. Dikkatlice ana karakteri inceledi.
İllüzyonda olduğu gibi gözüküyordu ama şu anda tüm bedeni tepeden tırnağa kanla kaplıydı. Chu Yu, bunun onun kanı mı yoksa diğerlerinin kanı mı olduğunu bilmiyordu. Yüzü kanla ıslanmıştı ve yanakları korkunç derecede solgundu. Gözleri ve ağzı derin bir uykudaymış gibi kapalıydı.
Chu Yu’nun kontrol etmeye cesareti yoktu. “Yaşıyor mu?”
Üçüncü Shidi öncekinden bile daha çok korkmuştu. Ürkerek ve titreyen ellerle Xie Xi’yi kontrol etti. “Evet, hâlâ yaşıyor…”
İnanılmaz! Onu pusuya düşüren tüm bu Şeytani Yol kültivatörlerini öldürdüğünü ve hatta Doğan Ruh aşamasındaki bir kültivatörle savaştığını düşününce… Olay yerinden kaçtıklarına göre Doğan Ruh aşamasındaki kültivatör kötü bir şekilde yaralanmış olmalıydı.
Üçüncü Shidi’nin sesi titredi. “Da Shixiong, İkinci Shixiong çok kötü bir şekilde yaralanmış, ne yapmalıyım?”
Görünen o ki ‘Da Shixiong’ kelimelerinin duyulduğu andı. Xie Xi’nin kirpikleri seğirdi ve kol yenlerinin içindeki yumrukları sıkıldı. Chu Yu, Xie Xi’yi izliyordu. Bu tepkiyi gördüğünde hemen Xun Sheng’i çıkardı ve kılıcın kabzasına baktı.
Bu kılıç püskülü, Xie Xi’den bir hediyeydi.
Qixi Festivali’ydi. Xie Xi yılışık bir çocuk gibi davranmıştı. Chu Yu’dan ona nakışlı bir kese vermesini istemişti. O zaman o kadar mutluydu ki gizlice iki tane kılıç püskülü yapmıştı.
Chu Yu istemsizce Xie Xi’nin belindeki Duan Xue’ye gözünü dikmek için döndü. Kılıcının tam olarak aynı püsküle sahip olduğunu gördü. Xie Xi’nin bedeni kanla kaplı olsa da kılıcının püskülü kirlenmemişti.
Kasvetli bir kalple geriledi ve duygusuzca: “Ne mi yapabilirsin? Onu kampa taşı.”
Üçüncü Shidi’nin beyni yeniden faaliyete geçti. Sesinde bir endişe vardı: “Peki ya Da Shixiong? Shizun kampta. Chu Ailesi’nin başı, karısı, ve oğlu Jiao Xia’da. Gidip onları görmek istemiyor musun? İkinci Shixiong henüz uyanmadı. O gün Anıt Mezar Harabelerinde sıkışıp kaldığında İkinci Shixiong’un nasıl çöktüğünü bilmiyorsun…”
Chu Yu bunu duyduğunda aşırı suçlu hissetti. Yutkundu ve tekrar Xie Xi’nin perişan yüzüne baktı. Xie Xi’nin gençken yeşim kadar beyaz olan yuvarlak mantı yüzündeki gülümsemesinin nasıl göründüğünü hatırladı. Chu Yu açıklanamayacak bir şekilde biraz endişeli hissetti. Uzun bir müddet tereddüt etti ama ardından başını iki yana salladı. “Dönmeyeceğim. Hemen Xie Xi’yi kampa taşımalısın. Döndüğümü diğerlerine söyleme… Özellikle Xie Xi’ye.”
Son cümleyi söylediğinde Xie Xi aniden gözlerini açtı. Gözbebekleri kan kırmızısıydı ve bakışlarını Chu Yu’ya sabitlerken tereddütsüzdü.
Yu-er’i gördüğünde kalın bir buz katmanı altında donmuş kalbi sonunda erimiş gibiydi. En büyük arzusunu gördüğü an bahar gelmişti.
Ancak Chu Yu’nun gözünde Xie Xi’nin yüzündeki o ifade tarifsiz bir şekilde dehşet vericiydi.
Chu Yu’nun yüzü kireç gibi oldu ve dizlerinin bağı çözüldü. Başkalarının beklentilerini karşılayamadığı için kendini azarladıktan sonra biraz bile tereddüt etmeden Xun Sheng’i kaptı ve kaçtı.
Arkasından boğuk bir çığlık geldi. “Chu Yu! Dur!”
Yorum