Çevirmen: Yuuki
Chu Yu, saldırıyı engellemek için tereddüt etmeden kınındaki Xun Sheng’i savurdu. Kılıç, büyük bir güçle çarpıştı ve bu da karnındaki daha yeni kapanmış olan yaranın tekrar açılmasına neden oldu.
Boğazına bir şey yükseldi ve aniden kan kustu. Gözlerinde yaşlar parladı, Chu Yu ona saldıran şeye baktı. Uzun, kalın, dikenli bir… sarmaşıktı?
Aniden, arkasından bir kılıç ışıldadı ve sarmaşık üç parçaya bölündü. Yere düşen sarmaşığın parçaları canlı gibi görünüyordu; kıvranıyor ve hunharca çabalıyorlardı. Chu Yu keyifle izliyordu ki arkasından birisi onu kucakladı. Xie Xi’nin sesi, Chu Yu’yu kızdırmaktan korkuyormuş gibiydi. “Shixiong… Kanıyorsun…”
Kan zaten aşağı doğru akıyordu.
Chu Yu’nun nefesi kan kokuyordu. Birkaç hap çıkardı ve onları yuttu, gözünü o sarmaşıktan asla ayırmadı.
İllüzyona yakalananları sessizce öldüren, bu şeymiş gibi görünüyordu. Çiçek denizi, çok genişti. Kaç tane sarmaşık olduğu belirsizdi bu yüzden kesinlikle burada kalamazlardı.
Chu Yu sessizliğini bozmadı ve Xie Xi’nin kucaklamasından kurtuldu. Kılıcını çekerek uzaklaşırken biraz topalladı.
Xie Xi, elini uzattı ama Chu Yu’yu tutmaya cesaret edemedi. Bir an olsun duraksadı ardından dudaklarını yalayıp onu takip etti.
Chu Yu, Anıt Mezar Harabelerine eğlenceye katılmak için girmişti. Cidden değerli bir eşya bulmaya gelmemişti. Çiçek denizinden ayrılmak üzereyken eski bronz bir ayna gördü; paslı ve benek benekti, üzerinde oyulmuş gizemli desenler vardı.
Chu Yu ikinci kez düşünmeden aldı, sonra ileri doğru yürümeye devam etti.
Xie Xi hâlâ biraz gerisinde duruyordu. Çok uzak değildi, eğer yardıma ihtiyacı olursa Chu Yu’yu korumak için öne atılabilsin diye yeterince yakındı ama onu rahatsız edecek kadar değildi.
Birkaç gün yavaş yavaş yürüdükten sonra Chu Yu bir şeyin yanlış olduğunu fark etti.
Bir kültivatörün bünyesi, normal insanlarınkinden farklıydı. Çok hızlı iyileşirlerdi. Ancak, iki üç gün sonra karnındaki yara hâlâ tam anlamıyla iyileşmemişti.
Roman ne demişti?
“Birinin Anıt Mezar Harabelerinde aldığı yaralar, Anıt Mezar Harabelerindeki eşyalar tarafından iyileştirilmelidir.”
******! Bunu tamamen unutmuştu!
Chu Yu, oldukça büyük bir acı içindeydi ama hâlâ ilaç bulmak için bir yol aramalıydı. Anıt Mezar Harabeleri büyük bir yerdi ve sınırlarının ne kadar uzakta olduğunu bilmiyordu.
Burada; dağlar, bambu ormanlar, çiçek denizleri ve hatta duman kadar ıssız, kasvetli bir savaş alanı bile vardı. Sürekli gri olan gökyüzü ve sürekli havada süzülen bilinmez bir koku bir yana burası dış dünyadan çok da farklı değildi.
Bu durum, Chu Yu’nun şifalı otlar bulmak için iki gün boyunca gezmesine neden oldu.
Chu Yu parmaklarıyla günleri saydı. İki gün sonra Anıt Mezar Harabelerinin girişine giden çıkış kapanacaktı. Eğer acele edip çıkmazlarsa on yıl boyunca ana karakterle burada sıkışıp kalacaktı.
Chu Yu ana karakteri düşünürken duraksadı fakat asla arkasına bakmadı.
Son günlerde bilerek Xie Xi’yi görmezden geliyordu. Uyluklara sarılamasa bile hâlâ Xie Xi’nin düşmanı olmak istemiyordu. O, Lu Qingan’ın ilk sıradaki doğrudam müridiydi ve Chu Ailesi’nin ikinci oğluydu. Xie Xi’yle daha fazla arkadaşlık edemezdi.
Konuyla ilişkili olan herkes için en iyisi buydu.
Chu Yu sessizce kalbindeki kederi görmezden geldi. Bir yıldız haritası çıkarıp yerini belirledi ve yavaşça Anıt Mezar Harabelerinin geçidine doğru yolunu çizdi.
Anıt Mezar Harabelerinde kimse uçmaya cüret edemezdi çünkü mekanlar arası yarıklarla karşılaşabilirlerdi.
Xie Xi hâlâ sessizce onu takip ediyordu.
Chu Yu kesinlikle ‘beni takip etme’ gibi acımasız sözler söyleyemezdi. Onu takip eden kişiyi düşünerek iç geçirdi ama günün sonunda onunla kalmasına izin verdi.
Yavaş geçen iki günün ardından sonunda girişi gördü. Ne yazık ki Chu Yu soluklanmaya zaman bulamadan önünde kopan curcunayı işitti.
Dikkatlice bir ağaca yaslandı ve bir göz attı. Bunlar, Song Jingyi de dahil olmak üzere onlarla birlikte Anıt Mezar Harabelerine giren insanlardı. Karşılarındakiler ise… kültivatörler miydi?
Hayır, giren kültivatörler yalnızca on kişiydi. Peki ya diğerleri nereden gelmişti?
Yaralanmış gibi görünen Song Jingyi göğsünü tuttu ve sinirli bir tonda azarlamaya başladı: “Bu habis şeytanlar, buraya nasıl girdiler?!”
Diğer tarafta, kırmızı desenli siyah cübbeler giyen ondan fazla kişi duruyordu. Hepsi de şeytani kültivatörlerin belirtisi olan mor ve siyah auralara sahipti. Liderleri, gelişigüzel bir tavırla kıkırdadı. “Gerçekten Jiao Xia’da böceklerin yumurtadan çıkmasını beklediğimi mi sandınız? Ha, siz erdemli kültivatörler o böceklere aşağılık ve pis diyorsunuz ama o ruh solucanları, ruh damarlarında yavruluyor. Açıkça onlara, Ruh Yok Eden Solucanlar denmeli.”
Bedenin orijinal sahibi bunun hakkında bir anıya sahipti.
Ruh Yok Eden Solucanlar hakkında, mühürleme büyüsünü yok edebildikleri ve solucanların ölümsüz olduğunu söyleyen bir efsane vardı.
Hay lanet, görünüşe göre önemli bir şey duymuştu!
Chu Yu sessizce, bu canlı sahneyi izlemek için çömeldi.
“Durum net değil ama ruh otlarını teslim et.” Adamın sesi birden kasvetleşti. Chu Yu bunun hakkında düşündü. Adamın ismini bilmiyordu bu yüzden sessiz kalmak ve izlemeye devam etmek zorundaydı.
Erdemli Yol müritlerinden birkaçı yaralanmıştı. Önce birbirlerine sonra ruh otlarını tutan Song Jingyi’ye baktılar.
Song Jingyi’nin yüzündeki ifade aşırı çirkindi ama çaresizliğini gösteriyordu.
Müritlerim çoğu, Anıt Mezar Harabelerinde yaralanmışlardı fakat bu Şeytani Yol kültivatörleri, onları girişte beklerken keyiflilerdi.
Song Jingyi dişlerini gıcırdatarak sert bir sesle: “Bu şeytanların geçici olarak gitmesine izin vermek, bugün yoldaş müritlerimi kurtarmak için yaptığım bir şey.” Ardından ruh otlarıyla dolu yeşim bir kutu çıkardı ve fırlattı.
Adam yakalayıp açtı sonra da içeriğine baktı. Başını sallayıp: “Gidebilirsiniz.”
Erdemli Yol müritlerinin birkaçının yüzünde çirkin bir ifade vardı, Anıt Mezar Harabelerinin çıkışına doğru çekilirken yarı inançlı yarı kuşkululardı.
Hepsi ayrıldığı zaman Şeytani Yol kültivatörlerinden biri sordu: “Genç Efendi, siz… Neden sadece onları öldürmediniz?”
Lider başını iki yana salladı. “Gelişlerine hazırlıklı olsak da yanlarında birçok şey var. Umutsuzca savaşmaya zorlanırlarsa bizim için birçok soruna ve zaman kaybına neden olur.”
Bu konuşmayı dinleyen Chu Yu durmadan başını sallarken diğer taraftan ise Song Jingyi’nin omurgasızlığına karşı başını olumsuzlukla salladı. Şeytani Yol kültivatörlerine baktı. Bunca zaman çömelmişti ve bacakları biraz uyuşmuştu. Neden gitmiyorsunuz?
“Lord Hazretleri yeterince canlı gözüküyor, ortaya çıkmak istemiyor musunuz?”
Adamın sesi, sadece şakalaşan bir ahbabınki gibi tatlı çıkmış olsa da şoke olmuş Chu Yu’nun soğuk terler dökmesine neden oldu. Bunun bir tuzak olması durumunda Chu Yu ağacın altında çömelmeye devam etti, sessizdi.
Şu anda yaralıydı ve bu tür bir olaya aşırı derecede bulaşmak sağduyulu bir davranış olmazdı.
“Ağacın altındaki.”
Adam gösterişsizce konuştu. Chu Yu bakışlarını kaldırdı ve bir ‘şlink’ sesi duydu çünkü onu yakından takip eden Xie Xi bir kılıç saldırısını engellemişti. Chu Yu’yu korumak için ileri atılmıştı.
Genç efendi, ağacın önünde dikilirken ellerini arkasına koydu. Önce Chu Yu’ya sonra da Xie Xi’ye baktı. Şaşkın bir sesle: “Sizsiniz?” Bir duraksamadan sonra ölüm saçan bir tonda: “Siz ikinizle karşılaşmayı beklemiyordum. Madem karşılaştık ayrılmaya gerek yok.”
Chu Yu hızlıca durumu analiz etti: O ve Xie Xi birkaç gündür seyahat ediyorlardı. İkisi de yorgundu. Xie Xi, ruhsal enerjisini yenilemek için meditasyon yapmamıştı. Buna ek olarak kendisi de yaralıydı. Bu yüzden eğer bu enerji dolu bir düzine Şeytani Yol kültivatörlerine saldırırlarsa intihardan farksız olurdu.
Hızlıca mekanlar arası yüzüğündeki değerli eşyalara bir göz gezdirdi, yavaşça iç geçirdi.
Bir ihtimal o ölmezdi ama Xie Xi ölecekti.
Yine de gelgelelim ki ana karakter ölürse bu hiç eğlenceli olmazdı.
Chu Yu bunun hakkında çok düşünemezdi. Kılıcını kaldırdı ve yüksek sesle bağırdı: “Xie Xi!”
Xie Xi hoş bir şekilde şaşırdı. Bir kılıç darbesiyle birkaç kültivatörü yok ettikten sonra Chu Yu’ya döndü. “Shixiong, Shixiong, benimle konuşmak mı istiyorsun?”
Evlat, böyle bayraklar dikmeyi bırak lütfen. Sana yalvarırım, ana karakter olarak pozisyonuna dikkat et…
Gelen kılıçlardan kaçınırken bir an olsun Chu Yu’nun tutku tutuldu. Sesi alçaldı. “Sana kızgın olmamı istemiyorsun değil mi? Pekâlâ, o zaman derhal git buradan. Hemen arkanda olacağım.”
Xie Xi ona boş boş baktı. “Yapamam.”
“Bu, tartışmaya açık bir konu değil. Ya yaparsın ya da ileride bir daha bana Shixiong diyemezsin.” Chu Yu’nun karnındaki yara tekrar açılsa bile yüzü kayıtsız kalmaya devam etti. İlacını almadan önce zaman kaybetmekten çok korktuğu için hemen pişmanlık duydu.
Xie Xi’nin yüzü soldu ve panik bir hâlde: “Shixiong, beni görmezden gelme… Tam, tam arkamda olacaksın? Değil mi?”
Chu Yu duraksadı. “Kesinlikle.”
O da bu bok çukurunda on yıl geçirmek istemiyordu.
Xie Xi bir an olsun sessizdi ardından: “Bunu yaparsam o zaman Shixiong, beni cidden affedecek misin?”
“Hemem buradan gittiğin sürece.” dedi Chu Yu.
Xie Xi dişlerini gıcırdattı. Karşısındaki kültivatörlere vurdu, bir yol açtı ardından rüzgar gibi hareket etti ve hızlıca Chu Yu’nun görüş alanından kayboldu.
Chu Yu rahat bir nefes aldı. Genç efendi bir gülümsemeyle: “Chu Yu? Jiao Xia’nın Chu Ailesi’nin ikinci oğlu? Shidi’n kaçtı ve terk edildin. Vazgeç artık.”
Chu Yu acımasızca dudağının kenarındaki kanı sildi ve homurdandı: “Her boku da biliyorsun!”
O çocuk, Chu Yu’ya o kadar bağlıydı ki Chu Yu ona, hemen ölürse onu affedeceğini söylese hiç tereddüt etmezdi.
Bu tür bir samimiyet çok derin ve korkunçtu.
Chu Yu, Xie Xi daha da uzaklaşana kadar bekledi ardından mekanlar arası yüzükten altın bir çanak çıkardı ve aktif etti. Küçük altın çanak parladı ardından Chu Yu koruyucu kalkan tarafından tamamen kaplandı.
Şeytani Yol kültivatörlerinin genç efendisi bu şeyi fark etti. Sadece bir an olsun şaşırıp kalmıştı ardından aniden güldü. “Orada oturacak ve hareket etmeyecek misin? Ben Ruh Yok Eden Solucanları bekliyorum yani Anıt Mezar Harabeleri kapansa bile hâlâ hayatta kalabilirim. On yıl boyunca orada oturmaya mı niyetlisin?”
Chu Yu’nun yüzü kayıtsızdı. “Senin hakkında endişeli değilim.”
Genç efendi soğukça ona dudak büktü ve onun da ayrılma niyeti yokmuş gibi bağdaş kurup oturdu. Zaman yavaş yavaş geçiyordu. Gökyüzündeki gri sis yavaşça dağıldı ve gittikçe kan kırmızısı gökyüzünü ortaya çıkardı.
Chu Yu transta Xie Xi’nin sesini duydu. Yavaşça gözlerini kapadı.
Kültivasyon açısından on yıl sadece bir andı.
On yıl boyunca burada oturacaktı. Olaylar ters gitmişti ama belki on yıl sonra Xie Xi, harem ustası bir ana karakterin yoluna geri dönecekti.
Anıt Mezar Harabelerinin çevresindeki mühür kapandı.
Dışarıdaki insanların yüzleri değişik şekillerdeki ifadelere dönüştü.
Song Yuanzhuo başını iki yana sallayıp iç geçirdi. Pişman gibi görünen bir hâlde: “Ne yazık ki Chu Shizhi kaçamadı.”
Xie Xi’nin beyni tamamen durgundu.
Song Jingyi’nin gözleri, diğerlerinin talihsizliğinden aldığı gizli zevki sakladı yine de yüzüne acıyan bir ifade takındı. “Xie Shidi kaçsın diye Chu Shidi’nin kendini feda etmesini beklemiyordum…”
Xie Xi’nin yüzü ızdırapla doluydu. Lu Qingan’ınki ise ciddiydi, Xie Xi’nin omzunu kavradı. “Xi-er!”
Xie Xi’nin gözleri kan çanağına döndü. Titreyerek: “Shizun… Shizun, ben Da Shixiong’u kaybettim…”
Lu Qingan sessizdi.
Xie Xi aniden Lu Qingan’ın tutuşundan kurtuldu ve çıldırmış gibi Anıt Mezar Harabelerinin girişine doğru koştu. Yere yığıldı ve bağırdı: “Shixiong! Shixiong! Shixiong!”
Fakat Anıt Mezar Harabelerinin girişi kapanmıştı.
Oturdu, gözyaşları yüzünden aşağı aktı. “Bana yalan söyledin…” diye mırıldandı.
Hayatında, bahar ve sonbahar yoktu yalnızca kış ve yaz vardı. Soğuk ve sıcak; sonunda azimden yoksundu.
ÇN: 10 yıl _(:з)∠)_ Bu saatten sonra masum XX falan yok, unutun onu.
Yorum