Koyu Switch Mode

Comeback: No Choice But… 9. Bölüm

A+ A-

Çevirmen: Khentimentiu


“Aslında çok yakın değildik ama senin hakkında çok şey biliyorum.” 

 

“…” 

 

“Sonuçta menajerindim. Nereye gitsen seni ben götürdüm, ben aldım, hep yanında oldum.” 

 

Ama Yong-jae için Yoon Hye-an’ın böyle biri olmadığını düşündü. O sözleri yuttu. 

 

“Kedime baktın, değil mi?” 

 

“Yani, ona bakacak başka biri yoktu.” 

 

Böyle bir zamanda etrafta ailem ve bu tür şeylerle ilgilenecek yakın arkadaşlarım olmadığından, bu mantıklıydı. 

 

Hastanede öğrendiğime göre Yoon Hye-an’ın karmaşık aile ilişkileri varmış. Hayır, basit demek daha doğru bir kelime olur. 

 

Ailesi, o daha bir yaşına bile girmeden Amerika’ya göç etmişti. Amerika’ya taşındıktan beş yıl sonra boşanmışlardı. Yoon Hye-an, yıllarca annesi ve babası arasında gidip gelmişti. Babası üçüncü kez boşandığında ise, kan bağı olmayan bir üvey anne ile yaşamaya başlamıştı. Defalarca evden kaçtıktan sonra Amerika’dan ayrılıp Kore’ye dönmüştü. Sonunda hem öz anne ve babasıyla hem de üvey annesiyle tüm bağlarını koparmıştı. 

 

Sonuç olarak, pratikte bir ailesi yoktu. 

 

Her ailenin uyumlu ve fedakâr olduğu düşüncesi, Choi Hong-seo’nun herkesten iyi anlayabileceği bir tür talihsizlikti. Çoğu insanın sandığından çok daha yaygın bir hikâyeydi bu. 

 

“Eğer alışmak için daha fazla zamana ihtiyacın varsa, Tiffany bir süre daha bende kalabilir. Çok uslu duruyor.” 

 

“Hayır, eğer senin için sorun olmazsa onu buraya getir. Zaten yeterince zahmet verdim, artık onunla ilgilenme sırası bende.” 

 

“…” 

 

Mutfakta her şeyi kendi eviymiş gibi toparlayan Yong-jae, arkasına dönüp baktı. Derin göz çukurları, ilk bakışta ona sert bir ifade veriyordu ama gözlerindeki bakış, ürkmüş bir hayvanınki gibi masumdu. 

 

“Ne?” 

 

“Şey, önemli bir şey değil. Sen biraz dinlen, ben Tiffany’yi alıp gelirim.” 

 

Önemli bir şey değil demişti ama Choi Hong-seo, kazadan önceki Yoon Hye-an’ın böyle bir şey söyleyecek biri olmadığını içten içe biliyordu. 

 

“Dönüşte biraz alışveriş yaparım. Evde ne yiyecek ne de içecek bir şey var.” 

 

“Benim için sorun yok. Sanırım alışverişi kendim yapmalıyım.” 

 

“Kendin mi?” 

 

“Evet. Eskiden sevdiğim içecekler ve yiyecekler… muhtemelen artık değişmiştir.” 

 

“Ah…” 

 

Kapı girişinde ayakkabılarını aceleyle ayağına geçiren Yong-jae yavaşça başını salladı. Ama gözlerindeki tereddüt ve temkinli bakış hala oradaydı. Hafızasını kaybettiği gerçeğini tam olarak kabul etmiş gibi görünmüyordu. 

 

“Ama, Hyung…” 

 

“Evet?” 

 

“Resmiyeti bırakabilir misin?” 

 

“…” 

 

“Alışamıyorum. Bambaşka biri gibisin… biraz ürkütücü geliyor…” 

 

“Üzgünüm ama… benim için de kolay değil. Yavaş yavaş alışacağım. Lütfen idare et, ne kadar garip gelse de.” 

 

Yong-jae ayakkabılarını tamamen giydiğinde, başının üzerindeki sensörlü ışık söndü ve giriş karanlığa gömüldü. 

 

“Hyung.” 

 

Yong-jae’nin yüzü ve sesi ciddileşmişti. Kararını vermiş ve cesaretini toplamış birine benziyordu. 

 

“Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyor musun…?” 

 

Onu uğurlamak için kapıya kadar gelen Choi Hong-seo başını salladı. 

 

“CEO ve benim hakkımda hiçbir şey hatırlamıyor musun?” 

 

“Şimdilik, evet. Üzgünüm.” 

 

“Bana samimi bir şekilde konuşman bile mümkün değil mi?” 

 

“Yakınlaştıkça… yavaş yavaş yaparım.” 

 

Yong-jae, yüzünde ciddi bir ifadeyle bir adım daha yaklaştı. Sensörün altını ıskalamış olmalıydı; hareket etmesine rağmen ışık yanmadı. 

 

“Hyung, o zaman… buzlu vanilyalı latte yerine buzlu mocha latte nasıl olur?” 

 

Niyetini belli etmeyen, garip bir soruydu. Ancak Yong-jae’nin gözleri, cevabını büyük bir beklentiyle bekliyordu. Choi Hong-seo biraz tereddüt ederek yanıtladı. 

 

“İkisi de aynı şey değil mi?” 

 

“Öyle değil mi? Aynı şey, değil mi? Temelde aynı şey!” 

 

Yong-jae, yıllardır süren bir yanlış anlamadan kurtulmuş gibi neşeyle parladı. Heyecanla Choi Hong-seo’nun ellerini tuttu. 

 

Gözleri, Choi Hong-seo’nun yüzünü dikkatle incelerken, ona duyduğu güvenin önceki anlara göre arttığı belli oluyordu. Sanki, hafızasını kaybetmiş bir Yoon Hye-an yerine, bu haliyle yeni bir bağ kurmaktan daha memnun gibiydi. 

 

Kapıdan çıkarken Yong-jae’nin yüzündeki ifade, omuzlarındaki ağırlık ve “rahat ol” diyerek vedalaşması çok daha hafifti. 

 

Geride, sessiz evin içinde yalnız kalan Choi Hong-seo, dünyadan kopmuş gibi hissetti. Aniden içine dolan panikle ve ensesinde hissettiği ürpertiyle hızla pencereyi açtı. Dışarıdan gelen sesler içeri süzülmeye başlayınca, ancak o zaman biraz olsun rahatladı. 

 

Yoksa bu, Yoon Hye-an olarak uyanmadan önce tamamen sessiz bir yalnızlık içinde olmanın anısıyla mı ilgiliydi? 

 

Choi Hong-seo olarak gürültüden hoşlanmazdı, ama şimdi sessizlikten korkuyordu. O bedeninden kopuk, sesi olmayan, tamamen yalnız hissettiği boşluğa geri çekilme düşüncesi… 

 

Etrafındaki rahatlatıcı seslerin arasında evi yavaşça inceledi. Üç oda vardı. Girişe bakan iki odadan biri depo gibiydi, diğeri ise bir giyinme odası. 

 

Giyinme odası, lüks kıyafetler, çantalar ve ayakkabılarla tıka basa doluydu. O kadar fazlaydı ki kapı bile tam açılmıyordu. Ama evin geri kalanı bomboştu. Sanki yarın taşınıp gidecekmiş gibi… 

 

Dışarıdan bakıldığında pahalı ve gösterişli bir semtte yaşasa da, Yoon Hye-an’ın tek önemsediği şeyin dışarıya nasıl göründüğü açıktı. Giyinme odası neredeyse patlayacak kadar doluyken, evin diğer bölümlerinde en ufak bir lüks ya da kişisel dokunuş bile yoktu. 

 

Choi Hong-seo, perdeleri sıkıca kapatılmış yatak odasına girdi ve yatağın yanındaki çekmeceyi açtı. Sigara paketleri, çakmaklar, fişler ve anahtarlar arasında bir cep telefonu daha vardı. 

 

Yatağın kenarına oturdu ve telefonu açtı. 

 

Rehberde kayıtlı çok az kişi vardı. Bunlardan ikisi, CEO Lim ve menajeri Yong-jae’ydi. Bir kişi Titan grubunun bir üyesi gibi görünüyordu. Bir de ismi “Pislik” olarak kaydedilmiş, kimliği belirsiz bir numara vardı. Hepsi bu kadardı. 

 

Yoon Hye-an, Titan grubunun sözde “Görsel”iydi. Onun için söylenen en yaygın sözlerden biri, pek de iltifat sayılmayan, “En büyük yeteneği yüzü” cümlesiydi. Böyle göz kamaştırıcı bir yüze sahip birinin birini “Pislik” olarak kaydetmesi garipti. 

 

Yoon Hye-an hakkında daha önce iyi bir şey duyduğu söylenemezdi ama yine de, Choi Hong-seo içten içe bu ikisinin hiç uyuşmadığını hissediyordu. Başını salladı ve aniden ellerini yüzüne götürdü. 

 

Bu, işte o yüzdü. 

 

Telefondaki tüm kayıtlar silinmişti. Özel numarasını bilen aşırı bağlı birkaç fanın geçmiş olsun ve taburcu olduğu için tebrik mesajları dışında hiçbir şey yoktu. Dongho Köprüsü’nden atlamadan önceye ait tüm izler yok edilmişti. 

 

CEO Lim’in düşündüğü gibi, birini korkutmak için ölümü taklit eden biri değildi. Bu kişi, gerçekten ölmek istiyordu. 

 

En azından, bir kez ölmeyi deneyimlemiş olan Choi Hong-seo’nun bakış açısına göre durum böyleydi. 

 

Aniden ağır bir yorgunluk çöktü üzerine. 

 

“Haa…” 

 

Derin bir iç çekti, oturduğu yerde bir süre öylece kaldı, sonra yana dönerek sırtüstü uzandı. Bir süre açık kapıdan süzülen sokak seslerini dinledi. Yavaşça içine sızan kaygı ve yalnızlık hissiyle kasılmıştı. 

 

Ben gerçekten kimim? 

Yoon Hye-an’ın bedeninde ne kadar kalabilirim? 

Hayır, belki de aslında ben Yoon Hye-an’ım. 

 

Yanlış hatıralarla, kendini Choi Hong-seo sanan, aklını yitirmiş bir Yoon Hye-an. 

 

Eğer öyleyse, Yoon Hye-an hafızasını geri kazandığında, Choi Hong-seo olduğunu sanan bu kişilik yok olup gidecek mi? 

 

Choi Hong-seo, gerçekten yok olmak istediği için atlamıştı. Ama şimdi, yeniden yok olmaktan korkuyordu. 

 

Garip bir çelişki. 

 

Ama içi ve dışı birbirine uymayan bir halde yaşamak da bir o kadar karmaşıktı. 

 

Kaygısını bastırmak için telefona baktı. Orada, hala anlayabildiği bir dünya vardı. Onun anlayışının hala var olduğu bir dünya… 

 

Bu farkındalık, gözlerindeki sis perdesini kaldırmış gibi hissettirdi. Önünde takip etmesi gereken yol netleşti. Kaygı ve kafa karışıklığını bir anlığına da olsa unuttu. 

 

O yol karanlık ve belirsiz olsa bile, artık önemli değildi. 

 

Şu an için, yalnızca tek bir şeye odaklanmaya karar verdi. 

 

Parmağıyla yavaşça kaydırarak, birkaç gün önce keşfettiğinden beri defalarca okuduğu o habere tekrar ulaştı. 

Etiketler: novel oku Comeback: No Choice But… 9. Bölüm, novel Comeback: No Choice But… 9. Bölüm, online Comeback: No Choice But… 9. Bölüm oku, Comeback: No Choice But… 9. Bölüm bölüm, Comeback: No Choice But… 9. Bölüm yüksek kalite, Comeback: No Choice But… 9. Bölüm light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X