Koyu Switch Mode

Comeback: No Choice But… 6. Bölüm

A+ A-

Çevirmen: Khentimentiu


Lee Seo-kyung, Hanseo Grubu’nun ezici gücü karşısında köşeye sıkışmış, çaresiz bir duruma düşmüştü. Artık herkes ona “ipini koparmış uçurtma” diyordu. Sadece “X Grubu Skandalı” ile değil, hakkındaki pek çok başka suçlamayla da yüzleşiyordu. Hakkında açılan davalar peş peşe gelmiş, yargılanmak üzere mahkeme karşısına çıkmıştı. Ancak onu asıl zor durumda bırakan şey, Güneydoğu Asya’daki birkaç ülkenin üst düzey yetkililerinden aldığı yüklü rüşvetlerdi. Bu paraları emlak spekülasyonu için kullandığı ortaya çıkınca işler iyice karışmıştı. 

 

Kore’deki ilk duruşmasının ardından, başka bir ülkede yürütülen bir soruşturma kapsamında ifadeye çağrılması olağan dışı bir gelişmeydi. Nedeni ise açıktı: rüşvet skandalına adı karışan yüksek mevkideki yetkililer, suçlamaları reddediyordu. Onlar için en büyük tehdit, rüşveti veren kişi olarak bilinen Lee Seo-kyung’un bizzat sorgulanmasıydı. Bu yüzden hem Tayland’da hem de Malezya’da soruşturulmasına karar verilmişti. 

 

Ellerinde kelepçeler, üzerinde mahkum kıyafetiyle Bangkok’a getirildiğinde, ip gibi bağlanmış haldeydi. Havalimanında polislerin gözetiminde sorgu merkezine götürülüşü, sadece saatler önce ülkesinde flaş haber olarak geçmişti. Ancak birkaç saat sonra gelen yeni haber, herkesi daha da şaşırttı: 

 

Lee Seo-kyung ölmüştü. 

 

Ne taraftan bakılırsa bakılsın, Lee Seo-kyung’un içinde bulunduğu durum fazlasıyla sıkışıktı. Artık öyle bir çaresizlik içindeydi ki, ölümü bile tek başına göze alamayacak birine dönüşmüştü. Peki, böylesine köşeye sıkışmış bir adam, Tayland ve Malezya’daki sorgu süreçlerinde diğerleriyle pervasızca alay eder miydi? Eğer öyleyse, bundan rahatsız olacak pek çok kişi olabilirdi. 

 

Hanseo Grubu’nun koruyucu kalkanını kaybetmesiyle, artık Lee Seo-kyung’un varlığı bile birçok insan için bir tehdit haline gelmişti. Onun yaşaması demek, daha fazla ismin açığa çıkması anlamına geliyordu. Başından sonuna kadar makaleyi dikkatlice gözden geçirdikten sonra, Lee Hae-seong bir önceki sayfaya geri döndü. O esnada onlarca yeni haber güncellenmişti. 

 

Lee Seo-kyung, Bangkok Savcılık Ofisi’ne götürülürken, eskort aracının içinde vurulmuştu. Kurşunlar, başının arkasına, ensesine ve sırtının üst kısmına isabet etmişti. İlk haberlerde üç kez vurularak olay yerinde hayatını kaybettiği söylenmişti, ancak daha sonra bu sayı beşe çıkarıldı. Bu, acı çektirmek için değil, onun nefesini tamamen kesmek için işlenmiş bir cinayetti. Eğer hedef alınan bölgeler hayati olmayıp bir şekilde tıbbi müdahale ile kurtulma şansı olsaydı, belki de mucizevi bir şekilde hayatta kalabilirdi. Fakat bu infazda hiçbir hata yoktu. Temiz, profesyonel bir işçilikti. 

 

“Hm…”  

 

Lee Hae-seong tableti masanın üzerine koydu ve sigarasının külünü silkeledi. 

 

Krem rengi sakin perdeler, Ağustos ortasının güneş ışığını nazikçe süzüyordu. Geç öğleden sonranın yumuşak ışıklarıyla aydınlanan bu huzurlu oda, dış dünyadan tamamen kopuk bir alan gibi görünüyordu. Lee Hae-seong, tıpkı güzel bir müziği dinler gibi, bu dinginliği bir anlığına içine çekti. Sonra yavaşça yerinden kalktı ve odadan çıktı. 

 

Lee Hae-seong’un odası, koridorun en sonunda, ana yatak odasına en yakın olandı. Usulca ilerleyerek ana yatak odasının kapısına geldi. Her zamanki gibi, kapıyı açmadan önce bir an duraksadı. Sanki kapının diğer tarafında biri varmış gibi… Sanki değer verdiğin birinin kapısını çalmadan önce derin bir nefes alma ihtiyacı hissedermişsin gibi… 

 

Bir. İki. Üç. Dört. Beş… 

 

Parmaklarını teker teker bükerken sayıları içinden geçirdi ve sonunda kapıyı yavaşça açtı. 

 

Bu oda, bir zamanlar Layered üyelerinin konakladığı dönemde Choi Hong-seo’nun kaldığı yerdi. Ve her şey, onun buradan ayrıldığı günkü haliyle duruyordu. Bestelerini yapabilmesi için düzenlenmiş bir masa, iki kişinin uzanması için pek de geniş sayılmayacak çift kişilik bir yatak, sevdiği çizgi romanlarla dolu alçak bir kitaplık… Kitaplığın üstünde ise birkaç film posteri asılıydı. 

 

Bu posterler, birlikte izledikleri filmlerdi. Ne zaman bir filmi beraber izleseler, birbirlerine o filmin posterini hediye ederlerdi. Ama duvarda yalnızca üç poster asılıydı. 

 

Aralarında bilerek küçük bir boşluk bırakmıştı. “İleride yenilerini ekleyebilmemiz için yer lazım,” demişti Choi Hong-seo. Ama şimdi, yan yana asılı duran üç posterin yanında yalnızca uzun, boş bir alan kalmıştı. 

 

Banyoya yakın olan giyinme alanına da dokunmamıştı. Ne bir çorap atılmıştı ne de bir diş fırçası eksilmişti. Hiçbir şey eskimesin, üstüne toz birikmesin diye. Sanki burada yaşayan çocuk, sabah kalkıp işe gitmiş gibi. Sanki gün doğduğunda programını bitirip buraya geri dönecekmiş gibi. Her şeyin bu şekilde kalması için en ince ayrıntısına kadar talimat vermişti. Ama kapıyı her açtığında, buradaki her şey sanki bulanıklaşıyordu. Her şey yavaşça geri çekiliyor, soluyor ve unutulmaya doğru sürükleniyordu. 

 

Kendi kalbi aynıydı, ama bu oda… Bu oda giderek daha uzaklaşıyor, o yıpranmayı daha da acı verici hale getiriyordu. Hâlâ yatağa oturmayı ya da uzanmayı beceremiyordu. Odadan içeri adım atmadan, kapının girişinde durdu. Omzunu kapı çerçevesine yasladı ve geçmişin içinde sıkışıp kalmış bu alanın her köşesini dikkatle inceledi. 

 

İcra Direktörü Lee Seo-kyung öldürüldü. 

 

 Bu, öfkeni biraz olsun dindirdi mi? 

 

Sadece biraz… Keşke biraz daha dayanabilseydin… 

 

Farkına bile varmadan, Hae-seong alt dudağını ısırmış ve başını derinlemesine eğmişti. Göğsünün içinde fırtınalar kopuyordu. Kendini, fırtınalı bir gecede dalgalar arasında savrulan küçük bir balıkçı teknesi gibi hissediyordu. Dışarıdan bakıldığında sağlam ve dimdik görünüyordu, ama bu yalnızca yıllar boyunca duygularını belli etmemek için geliştirdiği bir maskeydi. 

 

Yavaşça odaya ilerledi. Hiç bozulmamış yastığı gereksiz yere birkaç kez düzeltti, sonra sessizce odadan çıktı. İçeride biri uyuyormuş gibi. Hem de çok değerli biri… 

 

Kapıyı kapattığı anda, arkasında bir varlık hissetti. Müdür Kang’dı. 

 

“Başkan Yardımcısı, Bay Jeong Ji-in ve İcra Kurulu Üyesi Lee Han az önce bodrum kata geldiler.” 

 

Bugün, Lee Han ve partneri Jeong Ji-in’in Fransa ve İtalya’daki tatillerinden döndüğü gündü. Hae-seong’un yarın sabah Kuzey Amerika’ya iş seyahati vardı, bu yüzden bu akşam onlarla görüşmesi gerekiyordu. Müdür Kang dışında, Choi Hong-seo ve Hae-seong’un arasındaki gerçeği bilen yalnızca bu ikisiydi. 

 

Hae-seong, yüzüne kontrollü bir ifade yerleştirerek başını hafifçe salladı. 

 

“Öyle mi? O halde, onları bizzat karşılayayım. Müdür, siz de lütfen odanızda biraz dinlenin.” 

 

“Selamlarımı ilettikten sonra içeri geçeceğim.” 

 

“Hayır, bugün yalnızca ikisiyle özel bir görüşme yapacağım. Bu yüzden kendinizi meşgul etmeyin. Onlara biraz alan açtığınızı düşünün.” 

 

“Anladım. Öyleyse, müsaadenizle.” 

 

Müdür Kang hafifçe başını eğerek geri çekildi ve Lee Hae-seong’un önden yürümesi için koridorun kenarına geçti. Hae-seong, müdürün yanından geçip giriş kapısına doğru ilerlerken aniden adımlarını yavaşlattı. 

 

“Müdür Kang.” 

 

“Evet, Başkan Yardımcısı?” 

 

“Film meselesi… Yönetmen Kang Woo-hyun’un projesi.” 

 

“Evet.” 

 

“Yeniden prodüksiyona başlıyoruz.” 

 

Hae-seong’un sesinde belirgin bir kararlılık yoktu. Sözcükler, uzun zamandır içinde biriken duyguların nihayet akıp gitmesi gibi, sakin ve doğal bir şekilde döküldü. Müdür Kang, Hae-seong’a dönerken yüzündeki ifade de aynı derecede sakindi. Ancak, gözlerinde nadir rastlanan bir şaşkınlık parıltısı vardı. 

 

Choi Hong-seo’nun ölümünden sonra, bırak yatırım yapmayı, Lee Hae-seong’un bu filmle herhangi bir şekilde ilgilenmek istemeyeceğini düşünmüştü. Aslında, Choi Hong-seo’nun başrol olarak kadroya alındığı bu film, onun ölümünden sonra aylarca olduğu yerde saymıştı. 

 

“Hong-seo’ya şunu söylemiştim: ‘Sana kendimi iyi göstermek için yatırım yapmıyorum.’ Eğer şimdi yatırımdan vazgeçersem, bu yalan söylemek olur. Ve ben yalan söylemeyi sevmem.” 

 

“Peki.” 

 

Müdür Kang, herhangi bir memnuniyetsizlik belirtisi göstermedi. Bunun üzerine, Lee Hae-seong’un donuk yüz ifadesi bir anlığına gevşedi ve hafif bir gülümsemeye dönüştü. Ancak bu yalnızca kısacık bir andı. Gülümseme hızla silindi, yerini karmaşık bir ifadeye bıraktı. 

 

Derin bir nefes alıp girişe doğru yöneldi. İki haftalık Fransa ve İtalya tatilinden dönen çift, Jeong Ji-in ve Lee Han, bronzlaşmış tenleriyle oldukça sağlıklı görünüyorlardı. 

 

“İkiniz de çok sağlıklı görünüyorsunuz. Yoksa daha da yakışıklı mı oldunuz?” 

 

“Ağabeyim daha da yakışıklı oldu, o yüzden başım dertte.” 

 

Lee Han, iç çekerek şakayla karşılık verdi. Anlaşılan, yolculukları boyunca anlatacak çok fazla eğlenceli hikâyeleri vardı. 

 

Lee Hae-seong onları yemek salonuna yönlendirdi. Uzun bir uçuşun ardından gelen misafirler için hafif yemekler ve rahat içilebilecek şampanyalarla donatılmış bir sofra hazırlanmıştı. 

 

“Seyahatin yorgunluğu üzerinizdedir. Sizi bugün çağırdığım için kusura bakmayın.” 

 

“Biz zaten çok yakında oturuyoruz. Han yarına kadar izinli, ben de yeni projeye kadar işsizim sayılır. O yüzden bizim için endişelenme.” 

 

Jeong Ji-in, yumuşak bir gülümsemeyle karşılık verdi. 

 

Mr. X Skandalı’nın ortaya çıkışı, Choi Hong-seo’nun ölümü ve Lee Seo-kyung’un yargılanma süreci boyunca, Jeong Ji-in kariyerini tamamen değiştirmiş, dizi oyunculuğundan, asıl hayali olan tiyatro oyunculuğuna yönelmişti. Yöntem farklı olsa da, o da Lee Seo-kyung’un kurbanlarından biriydi. Ve en önemlisi, Choi Hong-seo’yu çok seviyordu. Bu yüzden Lee Hae-seong ona hem minnettardı hem de aralarında özel bir dostluk bağı hissediyordu. 

 

Jeong Ji-in ve Lee Han, bu süreçte ona önemli bir destek vermişti. 

 

“Yakın oturmak gerçekten güzel oldu. Ama siz Avrupa’ya gittiğinizde burası nasıl boş gelecek, şimdiden düşünüyorum.” 

 

“En az bir yılımız daha var.” 

 

Han, bir yılın uzun bir zaman olduğunu ima eder gibi gülümsedi. O ve Jeong Ji-in, Han şu an çalıştığı projeyi tamamladıktan sonra Fransa’nın Paris şehrine taşınmayı planlıyordu. Bu, onlar için büyük bir fırsattı, ama Lee Hae-seong, daha şimdiden bu ayrılığın hüznünü hissetmeye başlamıştı. 

 

Onlar gittikten sonra, Choi Hong-seo hakkında konuşulanlar muhtemelen azalacak ve belki de o çocuğa dair anıları yavaş yavaş silinecekti… Bu düşünce, Lee Hae-seong için dayanılmazdı. 

 

“Bu arada, haberi duydunuz mu…?” 

 

Her zamanki gibi neşeli olan Lee Han’ın aksine, Ji-in, Hae-seong’un ifadesini dikkatle inceliyordu. Sanki söylemek istediği bir şey vardı ama nasıl dile getireceğini bilemiyordu. 

 

“Huh? Ah… evet, duydum.” 

 

Hae-seong, elindeki şampanya kadehini masaya bırakırken başını hafifçe salladı. 

 

İcra Direktörü Lee Seo-kyung’un suikasta uğraması… Burada bulunan üç kişi için de büyük bir olaydı. Konuyu hiç açmamak daha da garip olurdu. Ama Hae-seong, bu olaya fazla anlam yüklemek istemiyordu. Büyük bir meseleymiş gibi davranmak ona doğru gelmiyordu. Bu yüzden olabildiğince kayıtsız bir ses tonuyla sordu: 

 

“Uçaktan indikten sonra mı öğrendiniz?” 

 

“Evet.” 

 

“Önce üç kurşun isabet ettiğini söylediler, ama az önce çıkan bir habere göre aslında beş kurşunmuş.” 

 

Bunu söylerken, hava durumundan ya da sıradan bir spor haberinden bahseder gibi bir ses tonuna sahipti. Aynı kayıtsızlık, Han’ın yüzüne de yansımıştı. O da olayı anlatırken ne bir şaşkınlık ne de en ufak bir rahatsızlık belirtisi gösteriyordu. 

 

“Üst düzey bir profesyonelin işi. Failin yakalanması pek mümkün değil. Bunun için en az birkaç yüz bin dolar ödemiş olmalılar.” 

 

“Belki de bir milyon dolardan fazla,” diye düzeltti Hae-seong, şampanya kadehini dudaklarına götürerek. Sesinde en ufak bir duygu belirtisi yoktu. 

 

Hazırlanan hafif akşam yemeği neredeyse bitmek üzereydi. Han esneyerek yerinde gerindi ve cebinden bir sigara çıkarıp Ji-in’e uzattı. 

 

“Uçaktan beri kendimi tutuyordum. Şimdi gerçekten bir tane içmek istiyorum. Bana katılır mısın?” 

 

Sigara lafı geçince, Ji-in’in yüzüne ani bir özlem yerleşti. 

 

“Hyung, ben de içebilir miyim?” 

 

“Tabii. Rahatınıza bakın.” 

 

İkisi de yan yana, samimi bir şekilde yemek salonundan ayrılırken, Hae-seong sessizce birine şampanya yerine bir şişe kırmızı şarap açtırmasını söyledi. Bu, özel günler veya kutlamalar için sakladığı kıymetli şaraplardan biriydi. 

 

Önündeki ılık rosto etini çatal ve bıçakla ince ince dilimledi. Bıçağın altından süzülen etin suları ve sos, tabağa yayılarak iştah açıcı bir görüntü oluşturuyordu. Bir dilim alıp ağzına attı, yavaşça çiğnedi. Ardından, koyu kırmızı şarap dolu kadehi kaldırıp derin bir yudum aldı. 

 

Ji-in ve Han’ın Hae-seong’un karşısında oturduğu koltuk, arka planda Han Nehri ile Seul’ün gece muhteşem bir manzarasını sunuyordu. Hae- seong’un eti çiğnemesi ve şarap içmesi sahnenin puslu görüntüleriyle örtüşüyordu. 

Etiketler: novel oku Comeback: No Choice But… 6. Bölüm, novel Comeback: No Choice But… 6. Bölüm, online Comeback: No Choice But… 6. Bölüm oku, Comeback: No Choice But… 6. Bölüm bölüm, Comeback: No Choice But… 6. Bölüm yüksek kalite, Comeback: No Choice But… 6. Bölüm light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X