Koyu Switch Mode

Comeback: No Choice But… 3. Bölüm

A+ A-

Çevirmen: Khentimentiu


“Suçlamalara bakılırsa, ölmeyi hak ediyor.”  

 

“Onun ölü ya da diri olması beni ilgilendirmez.” 

 

CEO Lim kahvesinden bir yudum aldı, bardağı masaya koydu ve elini sallayarak konuşmasını noktaladı. Sonra, iri cüssesini masaya doğru eğip sesi biraz alçalarak Yong-jae’ye sordu: 

 

“Ya Başkan Jo? Her zamanki gibi hâlâ hiçbir hamle yapmıyor mu?” 

 

Yong-jae hafifçe iç çekerek yanıtladı. 

 

“…Evet, öyle görünüyor.” 

 

CEO Lim’in yüzü iyice asıldı. Sesini daha da kısmaya çalışsa da öfkesi sözlerine yansıyordu. 

 

“Evlatlıktan reddettiği çocuk şu hâlde yatarken nasıl olur da aylarca ortalarda görünmez? O adam gerçekten insan mı?” 

 

Sustukça siniri daha da kabarıyor, düşüncelerini dile getirdikçe öfkesi artıyordu. Yumruğunu sıkarak devam etti:

 

“Sonuçta tüm bunlar onun yüzünden oldu! O çocuğu bir sakız gibi çiğneyip tükürür gibi atmasaydı, Hye-an böyle korkunç bir şeyi yapmayı aklından bile geçirir miydi?! Köprünün üstünden atlamayı düşünecek hâle gelir miydi?!” 

 

Öfkesinin doruğuna ulaştığında, ağzından çıkan kelimeler bile değişmişti. Az önce “Başkan Jo” dediği adama artık sadece “Bay Jo” diyordu. İçindeki öfke, her kelimesinde daha da büyüyor, nefesi sıklaşıyor, dudakları öfkeden titriyordu. 

 

CEO Lim derin bir nefes aldı ve başını iki yana salladı. 

 

“Tamam, diyelim ki aralarında sadece bir sponsorluk ilişkisi vardı… Ama yine de birlikte yaşadığı insana karşı biraz olsun sevgi beslemesi gerekmez mi? Daha en başından o şımarık zengin çocuklarıyla muhatap olmamasını söylemiştim, ama o veledi dinleyen kim…” 

 

Sözlerini tamamlamadan sustu. Konuşmanın bir anlamı yoktu artık. Boş bir tartışmaya dönüşüyordu her şey. İçinde biriken öfkeyi bastırmak istercesine, bardağındaki pipeti çekip attı ve kahvesini tek seferde yudumladı. Sanki acı bir içki içiyormuş gibi yüzü hafifçe buruştu. 

 

O sırada Yong-jae, bir yandan onu izlerken bir yandan da telefonundan Yoon Hye-an’ın dairesini satışa çıkarabilecek emlak ilanlarına bakıyordu. Ama tam o anda CEO Lim’in ceketinin cebinden yükselen yüksek sesli zil sesi ikisini de irkiltti. 

 

Şarkı, çoktan dağılmış olan TiTan grubuna aitti—bir zamanlar Yoon Hye-an’ın da üyesi olduğu o efsanevi grubun en popüler parçası. CEO Lim, suratını ekşitti ve homurdandı:

 

“Ne var? Kimi aradığını bilmiyor musun?” 

 

Sesi bariz bir şekilde sıkılmış ve sinirli çıkmıştı. Müzikten rahatsız olmuş olmalı ki, sol elinin avucuyla kulağını kapatıp gelen aramayı yanıtladı. 

 

“Alo? …Evet, benim. Ne? Hastane mi? Şu an neredeyim neden bilmek istiyorsunuz?” 

 

“Hastane” kelimesini duyan Yong-jae, ekrana odaklanmış olan gözlerini hızla kaldırdı ve şaşkın bir ifadeyle CEO Lim’e baktı. 

 

“Evet, benim. Hasta Yoon Hye-an’ın vasisi Lim Sang-jin. Ama ne oldu ki… Evet, evet. Ah… Ne???” 

 

CEO Lim’in yüzü giderek ciddileşti. Başını hafifçe öne eğmiş, dikkatle dinliyordu. Ancak bir anda gözleri faltaşı gibi açıldı, başını hızla kaldırdı. Beyazları kırmızımsı bir sarıya dönüşmüş gözleri, aniden büyüyen bir öfke ve şok dalgasıyla titredi. 

 

Şaşkınlıkla elini hızla savurunca, malzeme kutusunun üzerine koyduğu kahve bardağını devirdi. Sıcak kahve, koluna ve eline dökülmesine rağmen, Lim Sang-jin’in umurunda bile değildi. 

 

“Olamaz… Nasıl olur… Ne zaman… Ah, evet… Anladım. Buradayım, buradayım! Gangnam’dayım, biraz zaman alabilir… Neyse, hemen çıkıyorum. Tamam.” 

 

Sıcak su dökülmüş gibi yerinden fırladı. Telefonu kapattı ama olduğu yerde donup kaldı. Bedeni hareket etmek istese de, zihni henüz ne yapması gerektiğini çözebilmiş gibi değildi. Sanki bir hayalet tarafından ele geçirilmiş gibiydi. 

 

Ona bakan Yong-jae, şüpheli gözlerle yaklaştı. Hastanedeki hastanın durumu kötüleşmiş olabilir miydi? Lim Sang-jin’in tepkileri hiç de hayra alamet değildi. 

 

Endişeyle seslendi: 

 

“Hastane mi aradı?” 

 

“Ha? Ah… evet, hastane.” 

 

“Ne dediler?” 

 

CEO Lim, hâlâ taş kesilmiş gibi duruyordu. Yavaşça gözlerini Yong-jae’ye çevirdi ama ağzından bir kelime daha çıkmadı. 

 

“Hye-an… şey, uyandı.” 

 

*** 

 

İlk gördüğü şey ışık oldu. 

 

Ne bir insan ne de bir nesne, sadece ışık.

 

Yatağın yanına kadar uzanan büyük pencereden içeriye, berrak bir ışık seli akıyordu. Beyazdı, ama aynı zamanda şeffaf ve yumuşaktı. Bol, cömert ve huzur doluydu. Sanki cennetteymiş gibi bir his verdi ona. 

 

Choi Hong-seo, bir an sonra fark etti ki, gülümsüyordu. Üstelik, bu gülümseme gerçekti. 

 

Gözlerini yavaşça devirdi ve aşağıya baktı. İnce bedeninin battaniyenin altında hafifçe yükselip alçaldığını görebiliyordu. Bilinci yerindeydi. Nerede olduğunu anlayabilecek kadar açıktı zihni. 

 

Omuzlarını sessizce örten battaniyenin üzerinde, ünlü bir üniversite hastanesinin adı, mavi harflerle işlenmişti. 

 

Bu bir rüya mıydı? 

 

Yoksa sadece hızla değişen görüntülerden biri mi? 

 

Yahut… 32. Kattan atladığı an, sadece bir yanılsamadan mı ibaretti? 

 

Hayır. 

 

Öyle olmadığını biliyordu. 

 

Aniden, o anın hissi zihninde canlandı. 

 

Tüm organlarının yukarı doğru çekildiği, kalbinin kasılarak küçüldüğü o saniyeler… Ve yere çarptığı anda, acıyı bile hissetmeden her şeyin paramparça olup yok olduğu o korkunç an… 

 

Hayır. 

 

Buna gerçekten bir “deneyim” denebilir miydi? 

 

Choi Hong-seo’nun bedeni, battaniyenin altında hafifçe titremeye başladı. Korku damarlarında dolaşıyor, zihnini sarıyordu. 

 

32. kattan atlayan birini hiçbir mucize kurtaramazdı.

 

Bu bir rüya olamazdı. 

 

Böyle bir düşüşten sağ çıkmak mümkün değildi. 

 

Öyleyse… şu an yaşadığı bu an da bir rüyanın devamı mıydı? 

 

Hâlâ ölüm ile yaşam arasındaki o bilinmez boşlukta mı süzülüyordu? 

 

Ama hayır… Bedenini hissedebiliyordu. Ellerini, bacaklarını… Gerçek bir vücuda sahipti. 

 

Tam o anda, hastane odasının kapısı açıldı. 

 

“Herkesin iş yaparken öğünlerini atladığını bile bile, insan hiç çekip gider de tek başına yemek yer mi?” 

 

Şikâyet dolu bu ses, hastane odasına doldu. 

 

Bu, günde birkaç kez rutin olarak gelip hayati belirtileri kontrol eden hemşirelerden biriydi. 

 

Hemşire, doğrudan yatağa yaklaştı. 

 

Choi Hong-seo’nun bileğini nazikçe kavrayarak hastane bilekliğindeki isimle listesindekini karşılaştırdı. Ardından, termometrenin kulak probunu dezenfekte edip elini onun kulağına doğru uzattı. 

 

Bu hasta için bu işlemi günde defalarca yapmıştı. Aylar boyunca aynı hareketleri tekrar etmek, onu neredeyse mekanik hâle getirmişti. Her şey kusursuz bir akıcılıkla ilerliyordu. 

 

“Boğazından rahatça yiyecek geçirebiliyor musun? Hmm, geçirebiliyorsundur. Geçiremiyor olsaydın şu an zaten… Ah, ahh!” 

 

Bu hasta, aylar boyunca gözlerini sessizce kapamış hâlde yatmıştı. 

 

Ve şimdi… 

 

Hemşire, onun gözleriyle karşılaştığı anda geriye doğru birkaç adım attı. Bir çığlık kopardı. 

 

Gözleri dehşetle büyümüş, nefesi kesilmişti. Az önce bir ölünün dirildiğine şahit olmuş gibiydi. 

 

Şokla sol göğsünü tutan eli, bilinçsiz bir refleksle kalbinin üstüne kapandı. Ama birkaç saniye içinde kendini toparladı. Derin bir nefes alarak, dikkatlice Choi Hong-seo’ya doğru eğildi. 

 

“Hasta, konuşabiliyor musunuz?” 

 

Bu sorunun anlamı Choi Hong-seo’nun içine işledi. 

 

Gerçekten biriyle iletişim kuruyordu. 

 

Bu farkındalık, omurgasından aşağıya keskin bir ürperti gönderdi. 

 

Hemşire, telaşla ekledi: 

 

“Kendinizi zorlamayın, lütfen cevap verin. Ne zaman uyandınız?” 

 

Choi Hong-seo’nun dudakları hafifçe aralandı. Sesi kısıktı ama netti. 

 

“Sanırım… beş dakika önce.” 

 

Sesi kuru ve kısıktı, ancak konuşmak sandığı kadar acı vermiyordu. 

 

Hemşire, ilk şokunu atlattıktan sonra hızla ve ustaca hastanın durumunu kontrol etmeye başladı. Hareketleri seri ve kusursuzdu. 

 

“Herhangi bir rahatsızlık hissediyor musunuz?” 

 

Choi Hong-seo, hafifçe başını iki yana salladı. 

 

Hemşire, içten bir gülümsemeyle onu rahatlattı. 

 

“Vücut sıcaklığınız, nabzınız, solunumunuz ve kan basıncınız… hepsi normal. Çok iyi. Doktorunuz birazdan burada olacak.” 

 

Hızlı adımlarla kapıya yöneldi, ama çıkmadan önce bir kez daha arkasına döndü. 

 

“Gerçekten iyi döndünüz, Hye-an-ssi.” 

 

Bu son cümle, Choi Hong-seo’nun zihninde derin bir boşluk bıraktı. 

 

Sanki yanlış yerleştirilmiş bir yapboz parçası ya da yerine oturmayan bir anahtar gibi… 

 

Bir şeyler ters gidiyordu. 

 

Hemşire odadan ayrıldığında, Choi Hong-seo o boşluğun içinde sıkışıp kaldığını hissetti. Ve ne olduğunu anlamadan, o boşluk daha da büyümeye başladı. 

 

Çünkü kısa süre sonra, odasına giren doktor bu hisse daha da ağır bir anlam kazandıracaktı. 

 

Hastanın durumunu daha iyi değerlendirmek için yalnızca bir hemşire eşliğinde gelen doktor, hastane odasında temel kontrolleri yapmaya başladı. 

 

Göz bile kırpamayan birinden, sanki sadece kısa bir uykudan uyanmış gibi kalkıp hareket edebilen birine… 

 

Doktor, bilinçsizlikten uyanan hastaların durumlarının büyük farklılıklar gösterebileceğini açıkladı. 

 

Choi Hong-seo, görece iyi durumdaydı. 

 

Tam anlamıyla “normal” olduğu söylenemezdi, ancak “Kill Bill” filmindeki Uma Thurman gibi parmaklarını tek tek hareket ettirmek zorunda da değildi. 

 

Hafif esneme hareketlerinden sonra ayağa kalkıp hastane odasında yavaşça yürüyebiliyordu. 

 

Doktor, memnuniyetle başını salladı. 

 

“Çok iyi. Hye-an-ssi, nefes almanız oldukça rahat ve kazadan kalan fiziksel yaralarınız neredeyse tamamen iyileşmiş. Ama bugünlük en iyisi dinlenmek. Yarın itibariyle rehabilitasyona yavaş yavaş başlayacağız. Kesinlikle kendinizi zorlamayın. Anladınız mı?” 

 

Herkes, hastanın iyiliği için sakin bir tavır sergilemeye çalışıyordu. Ancak doktorun da hemşirenin de gözlerinde tutmaya çalıştıkları bir heyecan vardı. 

 

Sevinçlerini, şükranlarını bastırıyorlardı. Çünkü bu, gerçek bir mucizeydi. 

 

Ama Choi Hong-seo için bu hislerden biri bile anlam ifade etmiyordu. 

 

Tek hissettiği şey kafa karışıklığıydı. 

 

32.kattan düşmüştü.

 

Bu kazadan sağ çıkmasının imkânı yoktu. 

 

Ve diyelim ki hayatta kalmıştı—o hâlde neden bu kadar iyi hissediyordu? 

 

Ancak bir şey kesindi: 

 

Şu an ruhsal bir varlık değildi. Dünya’yı uzaydan izlerken olduğu gibi, bedeninin dışına çıkmış bir bilinç hissetmiyordu. 

 

Kanı damarlarında akıyor, teni dünyayla temas ediyordu. 

 

Gerçekti. 

 

Ama nasıl? 

 

Doktorun talimatlarını harfiyen yerine getirmişti. Oturdu, ayağa kalktı, yürüdü… Ama ne yaparsa yapsın, Choi Hong-seo hâlâ ona sunulan bu gerçeği kabul edemiyordu. 

 

“Yarın itibariyle yavaş yavaş yemek yemeye başlayabilirsiniz. Bugünlükse sadece düzenli aralıklarla küçük yudumlar hâlinde su için. Ayrıca, vasinize haber verildi. Yakında sizi görmeye gelecekler.” 

 

Choi Hong-seo’nun zihni sorularla doluydu. Ve sonunda, birini dile getirdi. 

 

“Doktor.” 

 

Doktor, yumuşak bir ifadeyle ona döndü. 

 

“Evet?” 

 

Choi Hong-seo yatağa yaslandı, gözleri doktora sabitlendi. 

 

“Benim adım…” 

 

Sözleri havada asılı kaldı. 

 

Bir anlığına, odadaki umut dolu yüzlere gölge düştü. 

 

Doktor, fark ettirmemeye çalışarak duraksadı. Ardından, sakin ama dikkatli bir şekilde hastaya doğru eğildi. 

 

“Adınızı hatırlamıyor musunuz?” 

Etiketler: novel oku Comeback: No Choice But… 3. Bölüm, novel Comeback: No Choice But… 3. Bölüm, online Comeback: No Choice But… 3. Bölüm oku, Comeback: No Choice But… 3. Bölüm bölüm, Comeback: No Choice But… 3. Bölüm yüksek kalite, Comeback: No Choice But… 3. Bölüm light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X