
BÖLÜM 6: MILLERLAR’IN KUDUZ KÖPEĞİ
‘Orada.’ Josh yutkundu.
Ancak, sedan aniden durdu. Herkes merakla araca doğru yürüdü. Çok geçmeden nedenini öğrendiler.
Mark neredeyse kendisinin bile duyamayacağı bir sesle “Paparazi,” diye mırıldandı. Hızlı yürüyüşleri koşuya dönüştüğünde sedanın kapısı açıldı. Parlak sarı saçlı adam yavaşça ayağa kalktı.
‘Ah.’ O an, sanki dünya dönmeyi durdurmuştu. Bu birkaç saniye -belki de Josh nefes almayı unuttuğu için- sonsuz gibi gelmişti.
Görüş alanına ilk giren şey buz mavisi takım elbiseydi. Josh’a, gökyüzü mavisi ve okyanus mavisinden bile açık bir maviyi anımsatan adam orada duruyordu.
Josh, birinin bu renkte bir takım elbise giyebileceğini hayal bile etmezdi, aynı zamanda birinin bu renkte bir takım elbiseyle iyi görünebileceğini dahi hiç düşünmemişti. Ne var ki, adam ikisini de başarmıştı. Dahası, takımın içinde o kadar zarif görünüyordu ki, yerini bilmeyen biri o takımı deneme fikrine kapılabilirdi.
Geriye taranmış doğal sarı saçları, uzun bacakları, sıkıca ve soğuk bir şekilde kapanmış dudakları; son derece solgun teniyle, bir melek kadar saf ve masum görünmek için her şeye sahipti. Ancak, gerçek hayatta, ona bakmak sanki bakanların kalplerinin bir kısmını vücutlarından çekiliyormuş gibi ürkütücü hissettiriyordu.
Muhtemelen bunun nedeni onun soğuk bakışlarıydı. Dışarıdan bir şeye bakıyor gibi görünüyordu ama gerçekte hiçbir şeye odaklanmıyordu. Gözleri bir çift boş mor iristen ibarettiler.
O gözlerle yavaşça çevresindekileri taradı. Gözleri bir anlığına Josh’unkiyle buluşmuş gibiydi; elbette, bu sadece Josh’un yanlış anlamasıydı. Anlamsız bakışlar yanından geçti ve başka bir yöne yöneldi, Josh’u hayal kırıklığına uğrattı.
Chase içini çekip alnına dökülen saçlarını geriye atarken, yüzü yorgunlukla doluydu. Başını kaldırdığında, Josh yarı açık kırmızı dudaklarının arasına bir sigara yerleştirdiğini fark etti. Chase saçlarını geriye atmak için kullandığı eli sigarasına götürdü.
Uzun ve ince parmaklarını süsleyen bakımlı tırnakları Josh’un görüş alanına girdi. Yanmakta olan kırmızı alevler titredi ve parmakları arasındaki sigara yana doğru yattı. Sigaranın zar zor içine çektiği, beyaz gövdesi Chase’in parmakları arasından kopup yere düştü.
Birden bire Chase’in gözleri başka bir noktaya odaklandı. Gözlerini kıstı.
Chase’e doğru hızlı adımlarla yürüyen önceki güvenlik ekibinin şefi, “Bay Miller-” diye söze başladı.
Bir dizi kamera deklanşörü sesi keskin ve ani bir şekilde yankılandı. Herkes şok içinde dona kalmıştı ve sonrasında Chase’in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Bir anlığına, Josh kalbinden bir ürperti geçtiğini hissetti.
Chase bacaklarını hareket ettirdi. Herkes bakışlarını Chase’e dikerken nefesini tuttu. Havada yüzüyormuş gibi nazikçe ve zarafetle hareket etti. Bakışlarını tek bir noktaya dikkatle sabitledi. O anda hiçbir şey umrunda değil gibi görünüyordu.
Herkes büyülenmiş gibi ona bakarken, Chase narin elini blazer ceketinin içine soktu ve cebinden bir şey çıkardı. Çıkardığı şeyin Chase Miller’ın sıklıkla kullandığı Desert Eagle(tabanca) olduğunu fark eden tek kişi Josh değildi.
Mark çaresizce “Uzaklaş oradan, seni aptal!” diye bağırdı. Eski güvenlik ekibi bağırarak içeri koşuşturdu. Chase omzunu gerdi.
Josh gerçekten bayılacağını düşündü. Chase, hala kaçmadan fotoğraf üstüne fotoğraf çekebilecek kadar cesur olan paparaziye doğru geniş adımlar attı ve namluyu doğrulttu.
Baskın bir Alfa ve Baskın bir Omega’nın ilişkisinden doğan safkan Miller kardeşlerin hepsi bu genetik çalışma sayesinde Baskın Alfa’ydı ve hepsi farklı hayvanlarla örtüşmüş takma isimlere sahipti.
Avukat olarak çalışan en büyükleri, babalarına en çok benzeyen kardeşti ve babalarından sonraki Beyaz Yılan olarak adlandırılmıştı.
Ve üçüncü çocuk olan bu adamın ve lakabı da…
Patt!
Kuduz Köpek’ti.
Silah gürültülü şekilde ateşlendi. Paparazi kamerasını düşürdü ve yere düşmeden önce şoka girmişti. Etrafa savrulan kamera parçaları ve kanın parlak kırmızı rengi korkutucu derecede göz alıcıydı. Chase orada durmadı. Düştüğü yerden geri çekilen solgun yüzlü Paparazi’ye doğru yürüdü ve bir kez daha silahını doğrulttu.
Millerların Kuduz Köpeği’ne bir kez daha tanık olan Josh, bu adamın geçen onca yıldan sonra hiç değişmediğini iliklerine kadar hissetti.
***5.Kısım***
“Neye bakıyorsunuz? Engel olun!”
“Lütfen, durun, Bay Miller!”
“Kaç, seni aptal!”
“Ne yapıyorsunuz korumalar? Bay Miller’ı durdurun!”
Herkes panik içindeydi. Tam bir kaostu.
‘Lanet olsun,’ Josh küfürlerini yuttu ve çılgınca ileri atıldı. Geçmişte ve şimdi hiçbir şey değişmemişti. Görevleri tek eliyle Desert Eagle’ı ateş eden o çılgın piçi korumakken, şimdi tüm güçlerini o adamı korumaya değil, sivilleri o orospu çocuğundan korumak için kullanmak zorundaydılar.
Bu kez de aynıydı. Josh ve diğerlerinin kurtarması gereken Chase Miller değildi; o utanmaz paparaziydi.
Patt!
Başka bir silah sesi duyulduğunda Josh haykırdı. “Argh!”
Silahı elinden kapmak için bir şekilde kendini Chase’e atabilmesi iyi bir şeydi ama yanan namluyu kavradığında eli yanmıştı.
Josh silahı fırlatırken Isaac, Josh’un arkasından telaş içinde bağırdı, “Josh! Aman Tanrım, iyi misin?”
Josh arkasını dönerken yanan elini acı içinde salladı. Güvenlik ekibi Chase’in etrafını sarmıştı ve onu tutmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bu sayede, Chase’in heyecanlı feromonları diğer kokulara karışmıştı. Bu bir nebze de olsa, Josh’u rahatlatmıştı.
“Ngah, ahhh…” Hala olay yerindeki paparazi gözyaşlarına boğuldu. Altına işemesiyle bulunduğu yer sırılsıklam olmuştu. Başında kurşunun sıyırdığı yerden kan damlıyordu ve pantolonu giyilemeyecek kadar ıslanmıştı. Yetişkin adam dona kalmıştı, tüm vücudu titriyordu ve akıl sağlığını kaybetmiş gibi kontrolsüz bir şekilde hıçkıra hıçkıra ağlarken, Josh içinde bir öfke hissetti. Acı içindeki Josh kendi bileğini sıktı ve paparaziye baktı.
“Ne yapıyorsun? Çabuk git buradan.” Sesi sert bir şekilde çıkmıştı. Eğer adam Chase’in gözlerinin önünde biraz daha oyalanırsa, Chase daha da çılgına dönecekti. Şu anda bile Josh, Chase’in korumaları yumrukladığını kesik kesik duyabiliyordu.
Chase Miller’ın özel hayatını fotoğraflamaya cüret etmesi, adamın ya işlerin nasıl olduğunu bilmeyen bir acemi olduğu ya da kendi hayatını çöpe atacak kadar parayla gözünü kararttığı anlamına geliyordu.
Bir zamanlar, ünlülerin çıplak vücutlarının fotoğrafını çekmekte uzmanlaşmış iğrenç bir paparazi, Chase Miller’ın çıplak vücudunu çekmeye çalışırken yakalanmıştı ve sonsuza kadar yatalak hale getirilmişti. O zamandan beri, Chase Miller, paparaziler arasında uzak durulması gereken bir numaralı ünlü olarak taçlandırılmıştı. Tabii ki de, Chase bu olayın hiçbir sonucuyla yüzleşmek zorunda kalmamıştı. Aksine halk, paparazilerin ünlülerin özel hayatlarına nasıl aşırı röntgenci bir ilgi duyduklarını düşünmeye başladı.
Josh, “Beni duymuyor musun? Kaybol!” diye bir kez daha bağırdı.
Paparazi sonunda kendine geldi ve ne kadar uygunsuz bir hareket olsa da sürünerek kaçtı. Josh farkında olmadan dişlerini sıktı. Başına gelenler bu adam için acı bir deneyimdi.
En azından Chase Miller’ı asla rahatsız etmemesi gerektiğini öğrenmişti.
Paramparça olan kamera, onlardan çokta uzakta olmayan bir yerde yuvarlanıyordu. ‘Kameranın fiyatı, adamın hayatını kurtarmanın bedeline hiçte yakın değil,’ diye düşündü Josh.
On binlerce dolara mal olan yüksek performanslı kameranın değersiz haldeki durumuna baktı. İçinde bir korku hissetmişti.
Yavaşça arkasına döndü. Bu sırada, olay yeri dağılmıştı. Korumalar kargaşanın sebebinin uzaklaştığını görünce Chase’den uzaklaşmıştılar.
Josh çok uzun bir aradan sonra ilk kez adamla yüz yüze gelmişti.
‘Bu beni deli ediyor,’ diye düşünen Josh içinden ettiği küfürleri yüksek sesle etmek üzereydi.
Chase Miller, feromonlarını yaymasa bile, orada durarak bir adamı öldürebilirmiş gibi görünüyordu.
Baskın Alfaların karakteristik özelliği olan mor gözleri Josh’a kaydığında, böyle hissetmişti- ve bu sadece ezici baskı yüzünden değildi.
Chase’in gözleri Josh’un sürekli kaçırdığı gözlerine doğrudan bakıyordu.
O anda , Josh’un kalbi korkuyla çarpmaya başladı. İçini korku ve yoğun bir heyecan kaplamıştı. İçgüdüsel olarak nefesini tuttuğu için Josh’un Chase’in kokusunu alması mümkün değildi yine de hayatı için endişe duyuyordu. Bunların hepsi Josh için büyük bir uyarıydı.
Bu sadece onun kokusuyla bitmeyecekti.
“Sen,” ilk kez ağzını açmıştı. Sesini duyduğunda Josh büyülenmişti. Boş gözlerle ona bakarken, Chase inanılmaz derece parlak bir gülümsemeyle yavaşça gülümsedi.
“Ölmek mi istiyorsun?” gözleri parlamıştı.
Kimse bir şey söylemeye cesaret edemedi. Herkes etrafına bakındı, umutsuzca durumun kızışmasını önlemenin bir yolunu bulmaya çalıştılar. Ancak, bu dünyada böyle bir yol yoktu.
Ağzında kalan şekeri diliyle yuvarlamaya çalışan Josh cevap verdi, “Hayır.”
Hala parlak şekilde gülümserken “Öyleyse neden yaptın bunu?” diye sordu Chase, Her ne kadar ihtimal dışı görünse de gülümsemesi genç bir çocuğunki kadar canlandırıcıydı. Bununla birlikte, parmağını yavaşça ve kayıtsız bir şekilde aşağı yukarı sallama şekli bu ihtimalden çok uzaktı. Josh, parmaklarını her an boynuna dolayabileceğine dair bir hisle yutkundu. Yanlış bir şey söylerse, ölebilirdi.
Kulağa ne kadar gülünç gelse de, Chase Miller’ın elinin boğazını tutması düşüncesi inanılmaz derecede cezbediciydi. Pitt olmasaydı, belki de Josh boynunu Chase’e seve seve verirdi. Bu tehlikeli dürtüsünü bastırmak için ellerini sıkıca yumruk yapmak zorunda kaldı.
Neyse ki, Chase’in Desert Eagle’ı ondan çok uzak bir yere fırlatılmıştı. Josh umutsuzca bir cevap ararken anlamsızca düşündü, ‘En azından vurularak öldürüleceğim için endişelenmeme gerek kalmadı’. O anın etkisiyle düşünmeden konuştu, “Kirleneceğinden endişelendim.”
“Hah?”
Chase kaşlarını çattı. Diğer korumalar da ne saçmaladığını sorarcasına ona baktılar.
Sessizlik içindeki bakışların üzerine çevrildiğini hisseden Josh çabucak ekledi,
“Bu kadar yakın bir mesafeden ateş ederseniz, kan yüzünüze sıçrar. Takımınız kirlenecekti…”
Chase, Josh’un ciddi olup olmadığını anlamaya çalışıyormuş gibi tek kelime etmeden ona baktı.
Josh zorla gülümsedi. “Bir paparazi kanıyla kirlenmek istemezsiniz diye düşündüm.”
Chase ağzını açmadan önce boğucu sessizlik birkaç saniye daha sürdü.
“Getir onu.”
Josh, bir an için Chase’in neyi kastettiğini anlamadı. Orada gözlerini kırpıştırarak durduğunda, Chase sinirli bir şekilde kaşlarını çattı ve bakışlarını yana çevirdi. Josh’un yere attığı Desert Eagle orada duruyordu.
Chase’in ne demek istediğini geç de olsa anlayan Josh, çabucak silaha doğru yürüdü ve yerden aldı. Öne eğilip silahı aldıktan sonra Chase’e doğru yürümek için arkasını dönerken ağır sessizlik devam etti.
Josh içinden ‘Ah…’ diye çığlık attı.
Chase’in kendisine baktığını gördü ve nefes almayı unuttu. Büyülenmiş gibi boş bir ifadeyle silahı uzattı. Chase silahı elinden aldı. Josh Chase’in Desert Eagle’ı kabzasından tuttuğunu gördü. Bir sonraki adımda, Chase silahın kabzasını acımasızca Josh’un başına vurdu.
********************************************************************
Arkadaşlar Kiss Me, Liar novelında Miller Ailesi konu alınıyor. Oradan çevirdiğim kısmı sizinle paylaşmak istedim.
“Altı Miller kardeşin hepsi Baskın Alfa olmasıyla ünlüydü. Üstelik babaları büyük bir hukuk firmasının sahibiydi. Siyasete atılınca işini ilk oğluna devretti. İlk oğlu hukuk dünyasının şeytanı olarak bilinen soğukkanlı şirket avukatı Nathaniel Miller’dan başkası değildi. Miller ailesi hem zenginlik hem de soy bakımından rakipsiz olan ünlü bir aileydi. Bunun sonucu olarak sadece en küçük çocuk dışında, ailedeki herkes halk tarafından tanınıyordu. İlk çocuk Nathaniel Miller, babalarına en çok benzeyendi. İkinci çocuk, Grayson, sürekli gülümseyen bir playboydu. Üçüncü çocuk, kuduz köpek olarak bilinen Chase Miller’dı. Dördüncü ve beşinci çocuklar da kadın Baskın Alfa’ydılar. En küçük çocuk bir erkekti, yüzü hiçbir zaman halka açık olarak gösterilmemişti. Çocukları doğuran Baskın Omega dışında, tüm aile Baskın Alfa’lardan oluştuğu için, herkes onunda Baskın Alfa olduğunu düşünüyordu…..”
Yorum