Koyu Switch Mode

Comeback: No Choice But… 2. Bölüm

A+ A-

Çevirmen: Khentimentiu


“Harika, iyi gidiyorsunuz. Biraz daha samimi görünmeye ne dersin. Biraz fiziksel temas ekleyin! Evet, işte böyle! Mükemmel! Yüz ifadeleri, yüz ifadeleri… Daha canlı olun! Ben bir meyveyim! Ben bir limonum, ben bir portakalım!” 

 

Henüz çıkış yapmamış bir idol grubunun profil fotoğraf çekimindeydi burası. Beş genç çocuk, büyük beyaz bir perdenin önünde poz veriyordu. Fotoğrafçı ise etraflarında dolaşıyor, hiç durmadan deklanşöre basıyordu. 

 

Stilist ekibi, ajans çalışanları ve fotoğrafçının asistanları… Küçük stüdyoda on kadar insan, ekranın önünde yapılan çekimi izliyordu. O kalabalığın biraz uzağında, duvara yaslanmış ciddi ifadelerle konuşan iki kişi vardı: Ajansın CEO’su Lim Sang-jin ve takım lideri seviyesindeki menajer Yong-jae. 

 

“Onlara poz vermeyi ve ifade kullanmayı öğretmediniz mi? Kendi aralarında selfie çekerken bu kadar doğal ve neşeliler ama iş resmi çekime gelince neden böyle görünüyorlar?” 

 

CEO Lim memnuniyetsizdi. 

 

“Bu, bir stüdyoda gerçekleştirdikleri ilk resmi fotoğraf çekimi, gergin olmaları doğal. Yine de, ‘TiTan’ın ilk günleriyle karşılaştırıldığında, profesyonel seviyedeler, değil mi?”  

 

“Evet, bu doğru ama…”  

 

Müdürün sözleri Lim Sang-jin’in ifadesini biraz olsun yumuşatsa da, gözlerinde hâlâ bir huzursuzluk vardı. 

 

Uzun süren belirsizlik döneminin sonunda ancak biraz tanınmaya başlamışken dağılmak zorunda kalan ‘TiTan’ grubunun hayal kırıklığı yaratan sonu, ENA Entertainment için büyük bir darbe olmuştu. Bu nedenle, ajansın çıkışa hazırladığı bu yeni erkek grubu, şirketin sunduğu ilk büyük umut ışığıydı. Bunun doğal sonucu olarak, Lim Sang-jin son günlerde fazlasıyla hassas bir ruh hali içerisindeydi. 

 

“Sang-yeon ve Jun-woo’ya bakın. Anlaşamasalar bile kameranın önünde birbirlerine yapışıyorlar. Ben onlardan bunu yapmalarını istemedim bile. İnsanlar onların flört ettiğini düşünecek.”  

 

“Bu sektöre adım atan insanlarda bu seviyede bir azim olmalı. Öldürmek istedikleri insanların önünde melek gibi gülümseyemeyenler zaten uzun süre dayanamazlar.” 

 

CEO Lim, kollarını gevşetip sert bir ifadeyle konuşurken, malzeme kutusunun üzerine bırakılmış kahvesini aldı. Büyük cüssesine kıyasla küçük görünen karton bardağı elinde tutarak pipetinden bir yudum aldı. Gözlerini çekim alanından ayırmadan, hafifçe rahatlamış bir sesle konuştu: 

 

“Bu seviyede bir profesyonellikle, TiTan gibi olmayacaklar. Yani, en azından bunun için endişelenmeme gerek yok.” 

 

Tam o anda çekim kısa bir süreliğine durdu. Fotoğrafçı kamerasını değiştirirken, stil ekibi hızla üyelerin görünüşlerini düzeltmek için harekete geçti. 

 

Lim Sang-jin, kahvesini tekrar malzeme kutusunun üzerine bıraktıktan sonra kollarını yeniden kavuşturdu. Ardından, ağır bir sırrı paylaşmaya hazırlanıyormuş gibi menajer Yong-jae’ye doğru hafifçe eğildi. 

 

“Yong-jae, mesele Hye-an ile ilgili…” 

 

Söyleyecek doğru kelimeleri bulmakta zorlanır gibi derin bir iç çekti. 

 

“Bu… Sadece… Onu bu şekilde daha ne kadar tutabiliriz bilmiyorum.” 

 

Yong-jae, yüzündeki tedirgin ifadeyle sordu: 

 

“Daha ne kadar derken?” 

 

CEO Lim, gözlerini bir an yere indirdi, sonra tekrar menajere baktı. 

 

“O çocuğun ailesi yok… Dört aydır bilinçsiz yatıyor ve bir mucize olmadıkça yakın zamanda uyanacak gibi de görünmüyor.” 

 

Yong-jae, kısık bir sesle karşılık verdi: 

 

“Ama hâlâ nefes alıyor… Başka ne yapabiliriz ki?” 

 

Lim Sang-jin başını hafifçe salladı, sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü: 

 

“Evet… Doğru söylüyorsun. Öyle.” 

 

Lim Sang-jin, içinde bulunduğu çaresizliği kabullenmiş gibi derin bir nefes verdi ve kahvesini tekrar eline alarak pipetinden bir yudum çekti. Sert yüz ifadesi ve heybetli duruşunun aksine, aslında katı bir karaktere sahip değildi. Ama bu, ajansın himayesindeki, belki de bir daha hiç uyanamayacak bir yeteneği süresiz destekleyebilecek bir aziz olduğu anlamına da gelmiyordu. 

 

“Hye-an’ın hesabında ne kadar para kaldı?” 

 

Yong-jae tereddütle cevap verdi: 

 

“Pek bir şey kalmadı artık. Banka hesabı neredeyse boş… En iyi ihtimalle, sadece dairenin depozitosu kadar bir miktar var.” 

 

Lim Sang-jin başını hafifçe sallayarak kesin bir kararlılıkla konuştu: 

 

“O evi satalım. Aylık kira ödemek zorunda kalsak bile, en azından hastane masraflarını bir süre daha karşılamaya yardımcı olur. Şu an başka bir yol yok.” 

 

Yong-jae bir an duraksadı, sonra neredeyse fısıldayarak itiraz etti: 

 

“Ama… Eğer Hye-an uyanırsa, buna çok öfkelenir.” 

 

Sanki Hye-an gerçekten uyanıp peşine düşecekmiş gibi, Yong-jae geniş omuzlarını hafifçe silkti ve CEO Lim’e baktı. 

 

“O çocuğun uyanmasını bekleyene kadar hastane faturalarını ödemek zorunda değiliz. Hye-an’ın parasının tamamen bitmesini bekleyeceğim. Bu içimi pek rahatlatmıyor ama sonuçta bir hayırsever de değilim. Ne zaman uyanacağı belli olmayan biri için tıbbi masrafları ödeyerek borca batamamam, daireyi satalım. Bugün ya da en geç yarın halledin.” 

 

“Evet…” 

 

Eğer Yun Hye-an’ın ailesinin olmadığı kesinleşirse, hastanenin etik kurulu tedavinin devam edip etmeyeceğine karar verecekti. Yani, Yun Hye-an’ın yaşamı artık hastanenin insafına kalacaktı. 

 

Bu yüzden CEO Lim, önce resmi olarak Hye-an’ın vasisi olarak kendini kaydettirdi ve hastane faturalarını onun banka hesabından ödemeye başladı. Ancak, bunu kendi parasıyla sürdürmeye hiç niyeti yoktu. Ona göre bu, delik bir kovaya su doldurmaktan farksızdı. Eğer Yun Hye-an uyanmaz ve borcunu ödeyecek duruma gelmezse, harcanan tüm para geri dönülemez bir kayıp olacaktı. 

 

Yong-jae, telefonunu çıkarıp dairenin piyasa değerine göz atarken bir şey hatırlamış gibi Lim Sang-jin’e döndü. 

 

“Biraz araştırma yaptım… Bilinçsizlikten uyanan insanların sayısı, düşündüğüm kadar az değilmiş.” 

 

CEO Lim, hafifçe kaşlarını kaldırdı. 

 

“En çok sen çektin onun huyundan. Gerçekten uyanmasını istiyor musun?” 

 

Yong-jae hafif bir iç çekti. 

 

“Zordu, evet… Ama sonuçta bu bir insan hayatı. Bekleyip görmek lazım.” 

 

Lim Sang-jin, hafifçe gülümseyerek başını iki yana salladı. 

 

“Sen fazla yumuşaksın, işte bu yüzden Hye-an sana daha da zor anlar yaşattı.” 

 

Yong-jae omuz silkerek içten bir şekilde söylendi: 

 

“Yine de, eğer uyanırsa, bir daha menajeri olmak istemem.” 

 

CEO Lim kısa bir kahkaha attı, ama içinde bir çaresizlik saklıydı. 

 

“Ben de seni o işten almak isterdim, lanet olsun. Ama elimizden ne gelir? Şirkette o veledi idare edebilecek başka menajer yok. Diğerleri en fazla bir ay dayanıp pes ediyor. Bir çözüm bulmamız şart.” 

 

Kısa bir ara ve bazı düzenlemelerin ardından çekim yeniden başlamak üzereydi. Fotoğrafçı, ortamın havasını değiştirmek için arka planda güçlü bir rock şarkısı seçti. Gerilim biraz olsun dağılınca, üyelerin pozları daha doğal hale geldi ve stüdyo daha canlı bir atmosfere büründü. 

 

Lim Sang-jin, kahvesinden ufak bir yudum alarak çekimin sorunsuz ilerleyişini izliyordu. Yanında duran Yong-jae ise telefonuna bakıyordu. 

 

“Başkanım.” 

 

“Ne var?” 

 

“Um… bu da ne… Başkanım.” 

 

Yong-jae, şaşkınlıkla ekrana dokunup duruyor, Lim Sang-jin’in dikkatini çekmeye çalışıyordu. Ancak CEO, pipetinin ucuna bile bakmadan kayıtsız bir şekilde cevap verdi. 

 

“Ne var? Söylesene.” 

 

Yong-jae’nin sesi biraz daha alçaldı ama hala inanamaz bir tondaydı. 

 

“Lee Seo-kyung, Tayland’da ölmüş.” 

 

“Ne?” 

 

O anda Lim Sang-jin’in bakışları hızla Yong-jae’ye döndü. Bir an bile tereddüt etmeden telefonunu onun elinden kaptı. Gözleri ekrandaki habere kayarken, kaşları çatıldı. 

 

“Bu ne saçmalık?” 

 

“Birkaç saat önce vurularak öldürülmüş.” 

 

CEO Lim, haberi kendi gözleriyle teyit ettiğinde, Yong-jae’nin söylediklerinin tamamen doğru olduğunu gördü. 

 

Lee Seo-kyung… Üçüncü nesil bir aile şirketi olan, Nox Otel’in başkan yardımcısı ve ülke çapında büyük bir infial yaratan skandalların baş aktörü… Cinsel suçlarla ilgili Özel Ceza Yasası’nın ihlali, fuhuş ve yolsuzluk da dahil olmak üzere sayısız suçlamayla karşı karşıya olan bu adam, bir suikasta kurban gitmişti. 

 

İlk duruşmada suçlu bulunmasının ardından temyiz sürecine girmeden önce, Tayland ve Malezya’daki rüşvet soruşturmalarına iş birliği yapması için emir almıştı. Oldukça sıra dışı bir vakaydı ve yabancı basın da olayı geniş çapta ele almıştı. Habere göre, Lee Seo-kyung daha savcılığın kapısından bile içeri adım atamadan, Tayland’a varır varmaz vurulup öldürülmüştü. 

 

Şok içindeki Yong-jae, kısık bir sesle mırıldandı: 

 

“Lee Seo-kyung, Hanseo Grup’un kurucusunun torunuydu… Böylesine güçlü insanlar bile böyle ölebiliyor demek.” 

 

Ancak Lim Sang-jin hızla ilgisini kaybetti. Telefonu kayıtsızca Yong-jae’ye geri uzattı ve hiçbir şey olmamış gibi kahvesinden bir yudum daha aldı. 

 

“Gideceğin yerin de bir sırası var, bilirsin. Para ve güç sahibi olmak seni anka kuşu yapmaz. Kendini öyle sananlar var ama değiller.” 

 

Malzeme kutusuna hafifçe yaslanarak, kayıtsız bir tonla ekledi CEO Lim: 

 

“Belki de ondan daha beter ya da en az onun kadar kötü biri tarafından vurulmuştur.” 

Etiketler: novel oku Comeback: No Choice But… 2. Bölüm, novel Comeback: No Choice But… 2. Bölüm, online Comeback: No Choice But… 2. Bölüm oku, Comeback: No Choice But… 2. Bölüm bölüm, Comeback: No Choice But… 2. Bölüm yüksek kalite, Comeback: No Choice But… 2. Bölüm light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X