Koyu Switch Mode

Comeback: No Choice But… 1. Bölüm

A+ A-

Çevirmen: Khentimentiu


Dünyaya uzaydan bakmak. 

Küçük bir bilye gibi huzurlu, mavi bir yıldız değildi. Ezici büyüklüğü ve hızı korkutucuydu, sanki yörüngesinden sapıp 110.000 km/saat hızla ona saldıracakmış gibi görünüyordu. 

Burada rüzgar yoktu, ses titreşimi de yoktu. Sadece sessiz bir TV ekranına benzeyen, görülecek bir sahne vardı. 

Bu bir rüya mıydı? 

Hayır, eğer rüya olsaydı film izler gibi kendini de görebilirdi. 

“Ben” doğrulamak için elimi kaldırdım ama kaldıracak bir el yoktu. Vücudumu görmek için başımı eğmeye çalıştım ama sanki indirecek bir baş yokmuş gibiydi. Ancak önümdeki manzarayı net bir şekilde algılıyordum. Ben neyim? 

Bir anda farklı bir yer ortaya çıktı. 

Bu sefer manzara insanlarla doluydu. Erkekler ve kadınlar abartılı giyiniyor, gece gökyüzünün altında gülüyor ve konuşuyorken gözlüklerini kaldırıyorlardı. Hepsi halinden memnun ve kaygısız görünüyordu. Şu anda tıpkı bir müzik videosundaki veya reklamındaki gibi son derece mutluydular.  

Endişe duymadan yaşayan insan diye bir şeyin olmadığını biliyordu. Yine de her zaman diğer insanları ve onların hayatlarını kıskanıyordu. Daha kendi hayatını mahvettiğini fark etmeden önce bile. 

Kendimin en mutlu versiyonu her zaman televizyondaki versiyonum olmuştur.  

Yorgun görünmemek, masum gibi davranmak, önemli olan fanlarının sevgisiymiş gibi davranmak, sağduyunun hakim olduğu, aydınlık ve sağlıklı bir dünyada özenle yaşamak… 

Hatta bazen kameranın önünde gülümseyen “onun” gerçekten ve tamamen mutlu olduğunu düşünerek kendini kandırıyordu. Bir şeyi 7/24 çekmeye devam edebilmeyi diliyordu. Kamera arkasındaki hayata dönmek istemiyordu; önündeki ekranda olan hayat daha iyiydi. 

Burada gördüğü insanlar da artık yapay olarak mutlu görünüyorlardı, tıpkı bir sahnede sahnelenen karakterler gibi. 

Her tarafta yoğun bir şekilde aydınlatılmış yüksek binalar vardı. Burası şüphesiz büyük bir şehirdi, ancak tıpkı uzayda olduğu gibi hala hiçbir ses duyamıyordu. 

Kimse onu tanımadı. Hala fiziksel bir biçimi ya da sesi olmaması şaşılacak bir şey değildi. 

[Hey, orada! Barikatların olduğu yerin önünde!] 

Aniden tek bir kişinin berrak sesi bana ulaştı. Gezgin gibi giyinmiş, şort ve çapraz çanta takan genç bir öğrenciydi. Öğrenci arkasındaki gruba dönüp heyecanla bir yeri işaret etti, ancak grubun şapka takan üyesi ilgisiz görünüyordu. 

[K-pop yıldızının atladığı yer burası değil mi?] 

[Görünüşe göre ön tarafta fotoğraf çekmek için bekleyen bir sürü insan var! Hadi gidip biz de bir tane çekelim!”] 

[Neden biri birinin atlayıp öldüğü yerde fotoğraf çekmek istesin ki? Ve sıra çok uzun.] 

Yüzlerindeki asık surata rağmen grup hala çapraz çantayla önde gideni takip ediyordu. 

Hala yalnızca onların konuşmalarını duyabiliyordu. 

Bir kez daha etrafına bakındı. 

Yüksek bir binanın çatısında lüks süslemeler ve ışıklar, her yönden parlak bir şekilde ışıldayan gökdelenler… 

Biçimsizken, sonunda bu yerin nerede olduğunu anladı. 

Bir noktada, sıranın sonunda duran iki kişi barikatın üzerinden şehre bakıyordu. Beyzbol şapkalı kişi derin bir şekilde kaşlarını çattı. 

[Bir insan buradan atlamak için ne kadar çaresiz kalmış olabilir ki? Of, bu çok korkunç!] 

Doğru. Burası Tayland’ın Bangkok şehri. 

Atladığı yer ise 32. Kattaki bir çatı barıydı 

Bunu açıkça fark ettiği anda, var olmayan uzuvları titredi. 

Tam o anda, tüm sesler bir anda hücum etmeye başladı. Yoldaki arabaların sürtünmesi, korna sesleri, yüksek sesli DJ’den gelen müzik, insanların gülme ve konuşmaları. 

Bunlar sadece şehrin sesleri değildi. Acı çığlıklar, af dilemeler, kıskançlık ve haset söylemleri, sevinç ve heyecan ifadeleri, coşku içindeki tatlı aşk fısıltıları vardı… Bu tüm dünyanın sesiydi. 

O, tam bir sessizliğin içindeydi, ta ki patlayan gürültünün içine fırlatılana kadar. Var olmayan kulaklarımı kapattım ve kimsenin asla duyamayacağı bir sesle sessizce çığlık attım. 

Kısa bir süre sonra tüm sesler yavaşça silinip kayboldu. 

Bu kez, gözlerimin önündeki her şey, sanki suya batmış gibi dalgalı bir şekilde hareket etmeye başladı. Bana ulaşan sesler bile, suyun altından geliyormuş gibi kırılarak kulağıma ulaştı. 

Burası neresi? 

Duvarlı odada bir insan figürü titreşiyor. Bilincime ne kadar yoğunlaşırsam, dalgaların akışı o kadar sakinleşiyor ve görüşüm daha da netleşiyordu. 

Dört kişinin bir kanepe ve masanın karşısında karşılıklı oturduğu, yabancı bir odaydı. 

Mırıldanmalar, fısıltılar. 

İnsanların sesleri dalgaları delerek belli belirsiz duyulmaya başlıyor. 

[Acaba hiç intihar düşünceleri ya da kendine zarar verme arzusu olduğunu düşünüyor musun? Atlamaktan başka seçeneği yoktu… tekrar tekrar geri itilme düşüncesi… Sence de öyle değil mi?] 

Bir tarafta oturan adamın sözleri dalgalar arasından geçip bir kısmı kulağıma ulaşmıştı. Karşısında oturan birine doğru eğildi ve konuşmaya devam etti. 

[Eğer bu, sevdiğim birine olmuş olsaydı… İnsanın yapabileceği kadar… yalnızca yasal ceza… yeterli olmazdı… Affedilemezdi!” 

Su altına yüzüyormuşum gibi yavaşça ilerledim, kolay değildi. Derin denize batmış gibi güçlü bir basınç hissediyordum. Adamın sözleri de sanki kötü çeken bir radyo gibi kesiliyordu, her duraklamadan sonra tekrar ediyordu. 

Sonunda dört kişinin oturduğu kanepeye yaklaştım. 

Tanıdığım ilk şey adamın yüzüydü. Kore ekonomisine veya üst sınıf topluma en ufak bir ilgisi olan herkesin tanıyacağı bir yüzdü. Hanseo Grup’un merhum başkanı Lee Woo-yeol’un ikinci oğlu. 

Ve adamın yanındaki koltukta beklenmedik biri oturuyordu. Hayatımda açılabileceğim ve güvenebileceğim birkaç kişiden biri, aktör Jung Ji-in. 

Ji-in hyung… 

Ji-in hyung’un o adamla neden burada olduğunu bilmiyorum ama karşımdaki özlem dolu yüzünü görünce sanki ruhum titredi.  

‘Seni göremeye geleceğim, uzun süre kalamasam bile bir iki gün izin alabilirim’  

Ji-in hyung Bangkok’a gelip beni görmeye söz vermişti. Ancak, onun bu sözünü tutmasını beklemedim. 

‘Hong-seo, dayanalım. Zamanla durum değişebilir ve şu anda umutsuz görünen bir durumda bile sonunda fırsatlar doğabilir… O fırsatı yakalayabilmek için dayanmalıyız, değil mi? Dayanalım, tamam mı?’ 

Ji-in hyung’un bana söylediği o nazik sözler bile beni durdurmaya yetmedi. Hiç tereddüt etmeden havaya sıçradım. 

Ji-in hyung’un yüzüne bakmak istedim, çünkü o fark edilir derecede solgun görünüyordu. Tam o anda duyduğum yeni bir ses beni durdurdu. 

[Bunun cazip bir teklif olmadığını söyleyemem.] 

Bu sesin kime ait olduğunu biliyordum. Eğer şu an gözlerim olsaydı, büyük ihtimalle şokla büyürdü… Ya da belki de sımsıkı kapanırdı. 

[Ancak mağdur olan ben değilim.] 

Sakin ve kararlı bir ton, yumuşak, boğuk ve hafif yorgun bir sesle sarmalanarak devam etti. 

Bu sefer titreyen sadece ruhum değil. Fiziksel bedenim kaybolmuş gibi, ruhumu bile paramparça edebilecek bir acı hissediyorum. 

Acı mı? Acıyı hissetmeye hakkım var mı ki? 

Onun yüzüne bakmaya bile hakkım yoktu. 

[ O çocuğun toplumsan itibarı zaten lekelendi. Bay X… Evet, diyelim ki gerçekten böyle bir şey yaptı. Ama eğer bu şekilde ifşa edilmeseydi, olaylar bu notaya varmazdı. O halde benim şu an yapabileceğim en iyi şey… En azından Lee Seo-kyung’un yaptıklarını da dünyaya göstermek olmalı. Onun fuhuş yaptığını ve bunun karşılığında para aldığını duydum… Sadece tedarikçilerin olup alıcıların olmaması mantıklı mı sence?] 

Yine de, açgözlü benliğim onu görme cüretinde bulundu. Aramızdaki dalgaların arasında yüzü bulanıl bir siulet gibi titriyordu. 

Keskin hatlara sahipti, ama o hatların çevresinde her zaman nazik bir ifade vardı- hayır, belki de sadece bana baktığında yumuşayan bir yüzdü bu? 

Elindeki sigaranın filtresinden derin bir nefes çekti. 

Sigara içiyor… Yine. 

Oysa bırakmıştı, en azından öyle söylemişti. Peki ya şimdi? Bu benim yüzümden mi? Benim… gidiş şeklimden dolayı mı? 

[Kişisel intikam ne o çocuk için ne de başka bir şey için. Bu, sadece benim öfkemin bir yansıması.] 

Ne demek istediğini anlıyorum. Onların konuşmasını dinlerken, neden “çaresizce” 32. Kattaki çatı barından kendimi boşluğa bıraktığımı bir kez daha hatırlıyorum. 

Bay X skandalı. 

Benim için, bu skandala karışan “üst düzey şahsın” günahlarını ortaya çıkaracağını söylüyor. 

Böyle şeyleri nasıl söyleyebilirdi? Bu bencil seçimi yapan bendim. Beni nefretle anacağını, tiksineceğini ve bana dair ger anıyı “köklü bir şekilde” silmek isteyeceğini sanmıştım. 

Ona yaklaşmak istiyorum. 

Yüzünü daha net görmek istiyorum. 

Affını dilemek ve bir kez daha, sadece bana özel o bakışlarını hissetmek istiyorum. 

Neden yok olup gitmedim ki? 

Burası ahiret mi, yoksa yaşayanlarla ölüler arasındaki bir yer mi bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var:  

Burada bile var olmak acı veriyor. 

Yaptığım seçimin ve doğurduğu sonuçların sorumluluğunu burada da taşımak zorundayım. Kaçmak için yok olmayı seçmişken, şimdi o yükü sırtlanmış haldeyim. 

Her şeyi hatırlayarak, hiçbir şeyi unutmadan… Sevdiğim insanların acılarına tanık olarak. 

Dalgaları yarıp ona yaklaşmaya çalışırken, birden her şey gözümün önünden siliniyor. Yüzü bulanıklaşıyor, dağılıyor. 

Ve bu sefer, karanlığın içindeyim. 

Hiçbir şey duyamıyorum ve hiçbir şey göremiyorum. Sadece beni çevreleyen akan dalgaların hissini hissedebiliyordum. Işığın ulaşamadığı derin ve ağır bir su altın alemindeydim. 

Peki ben bir tanrı mıydım? 

Fiziksel bir form olmadan uzaydan Dünya’ya bakan, zaman ve mekanı aşan ruhsal bir varlık. Öldükten sonra bir tanrı mı oldum? 

Gözlerimi nereye çevirsem, aynı karanlık… Derin, uçsuz bucaksız bir boşluk. 

Ve o an fark ettim. 

Nefes almıyordum. 

Bu gerçeğin bilincine vardığım anda, ciğerlerimi kavuran bir boğulma hissi tüm benliğimi sardı. 

Ama benim bir bedenim yok ki. 

Nefes alamıyorum çünkü nefes almaya ihtiyacım yok. Ama yine de boğuluyorum. Bedensiz, çırpınarak, nefessiz kalmanın acısını hissediyorum. 

Ne kadar mücadele edersem edeyim, bu karanlık hiç değişmiyor. 

Bağırıyorum. Tekrar, tekrar, tekrar… Ama sesim hiçbir yere ulaşmıyor. 

Ben bir tanrı olamazdım. 

Sevdiğini söyleyen birini ardımda bırakıp, kaçış yolunu ölümde arayan bir ruh… 

Böyle bir varlık yeniden doğup bir tanrı olamazdı. 

[Eski idol grubu ‘Titan’ üyesi ve aktör Yoon Hye-an hakkında haberler] 

Yavaş yavaş verilen bir ipucu gibi, bir yerden tekrar bir ses duydum. Sesin geldiği yönü umutsuzca bulmaya çalışırken, kollarım ve bacaklarım gibi hissettiğim şeyleri kıpırdattım. Karmaşa ve gürültünün ortasında, dengesiz sesi dikkatlice dinledim. 

[Yoon Hye-an geçen Nisan ayında Donho Köprüsü’nde intihar etti ve Bamseom’da bulundu. Birkaç aydır komadaydı ve birçok insanda büyük sempatiye neden oldu. Bugün çğleden sonra Yoon Hye-an mucizevi bir şekilde bilincini yeniden kazandı.] 

Başımın üstünde, uzakta, suyun yüzeyinde sallanan bir ışık görmeye başlıyorum… Keşke oraya ulaşabilsem, belk, nefes alabilirdim… Var olmayan bir fiziksel bedenin bile yorulabileceğini bilmiyordum. 

Yavaş yavaş batmaya başlıyorum. 

Uzaklaşan ışığın, umudun ve sadece izlemek zorunda kalmanın çaresizliğini tekrar hissedeceğimi beklemiyordum. Boğucu olmaktan çok korkunçtu. 

[Yine aynı davaya döndük.] 

Nereden geldiğini bilmediğim ses, dayanılmaz acılarıma aldırmadan konuşmaya devam ediyor. 

Mücadele etmeyi bıraktığımda, karanlığın daha da derinlerine battım. Işık daha da uzaklaşıyordu. 

[Evet, şok edici. Bankok’ta yerel saatle 14:44’te Nox otel’in eski genel müdürü Lee Seo-kyung suikasta uğradı.] 

Görüşüm bulanıklaştığı anda, bilinmez bir güç beni kavradı. 

Keskin, sert bir çekiş… Sanki acımasız bir olta iğnesine takılmışım da hızla yukarı çekiliyorum. 

Merhamet nedir bilmeyen bir kancaya yakalanmış zavallı bir balık gibi, çaresizce ışığa doğru sürükleniyorum. 

Ve suyun yüzeyini yarıp yukarı fırladığım anda… 

Sonunda nefes alıyordum.  

Etiketler: novel oku Comeback: No Choice But… 1. Bölüm, novel Comeback: No Choice But… 1. Bölüm, online Comeback: No Choice But… 1. Bölüm oku, Comeback: No Choice But… 1. Bölüm bölüm, Comeback: No Choice But… 1. Bölüm yüksek kalite, Comeback: No Choice But… 1. Bölüm light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X