Çevirmen: Mave
Bölüm 2
Şu ana kadar olan her şey sadece bir rüya olabilir miydi? Süvari Birliği’ne katıldıktan sonra yaşanan sayısız olay ve hatta boğazını kesen soğuk bıçağın hissi bile?
Eğer bir rüyaysa, gerçekten de acımasız bir kâbuslardan biri olmalıydı. Sonuçta, başkentteki ilk gününden itibaren ona geleceğinin sonunu göstermişti.
“Ama rüya fazlasıyla ayrıntılı ve gerçekçiydi…”
Eğer bir rüya değilse, o zaman bu durumu nasıl yorumlamalıydı? Yuder’in zihninde sert bir fırtına kopuyordu.
Biri ona bir büyü yaparak onu on bir yıl öncesine mi göndermişti? Yoksa ölümüne acıyan bir tanrının ilahi müdahalesi miydi bu?
Zamanı geri döndürmek, en güçlü Uyanmışların bile yapamayacağı bir şeydi. Tanrılar genellikle güçlerini kulları aracılığıyla gösterirdi, ancak şimdiye kadar hiç kimse ölmekten kurtarılıp geçmişe gönderilmemişti.
Ama eğer gerçekten de on bir yıl öncesine dönmüşse, Yuder’in geçmişteki pişmanlıklarını düzeltmek için bolca fırsatı olacaktı.
Evet, gelecek!
Onu sonsuza dek kaybettiğini sandığı şey… Bunu fark ettiği anda, elleri heyecan ve şaşkınlıkla titredi.
Artık her şeyi yapabilirdi. Bu ülkeden ayrılıp başka bir yere gidebilir, hızla güçlenebilir ve hatta o sinir bozucu Süvari Birliği’ne katılmayabilirdi, basitçe bunu yapmamayı seçebilirdi.
“…Ve belki şimdi, dünyanın değişiminin gerçek nedenini öğrenip onu durdurabilirim.”
Evet, mesele sadece Süvari Birliği değildi. Yuder, ölümüne dek peşini bırakmayan olayları hatırladı.
Birkaç yıl sonra, bu dünyada yavaş yavaş çatlaklar belirmeye başladı.
İklim değişiklikleri ve felaketleri andıran afetlerle başlayan süreçte, ilahi güç giderek saklanmaya başladı.
Daha önce hiç var olmamış garip bir delilik ve güvensizlik, insanlar arasında dolaşmaya başladı. Dahası, yaşanacak sayısız başka olay da vardı.
Yuder tek başına bu sorunları çözemezdi, ancak hâlâ birçok insan hayatta ve bu dünyada varlığını sürdürüyor olacaktı. Eğer onlarla konuşur, önceden yardım isterse…
‘Hayır… Bekle.’
Koşarcasına ilerleyen düşünceleri bir anda durdu. Yuder, başını eğip düşüncelerindeki kusuru fark etti.
Önceki Yuder, İmparatorluk’un Süvari Birliği komutanı olarak büyük bir güç ve nüfuza sahipti.
Ancak şimdi, taşradan gelen genç bir acemiden başka bir şey değildi. Böyle birini kim dinlerdi ki?
‘Kimse dinlemez.’
Süvari Birliği, Orr İmparatorluğu tarafından kurulan ilk sistemdi. Bunun mümkün olmasını sağlayan şey, önceki imparatorun -hayır, şu anki imparatorun- Uyanmışlara karşı oldukça olumlu bir tutum sergilemesiydi.
Şu an ne kadar güçlü olursa olsun, başka bir ülkede daha iyi bir muamele görmesi imkansızdı.
Süvari Birliği’nin kurulmasının ardından, diğer ülkelerin Uyanmışları koşulsuzca ezmek yerine onlara bir miktar güç ve statü vermenin daha avantajlı olduğunu kabullenmesi birkaç yıl sürmüştü.
Ancak bazı ülkelerde benzer organizasyonlar çok geç kurulmuştu. Yönetici sınıf ile Uyanmışlar arasında onarılamaz bir çatlak oluşmuştu.
Bu ülkeler, sonradan kurulan organizasyonlarını bile doğru dürüst yönetemeyerek iç savaşa sürüklenmişti.
Sonuç olarak, Orr İmparatorluğu’nun Süvari Birliği, benzeri tüm organizasyonlardan daha güçlü bir statüye ve üne kavuşmuştu.
Bu organizasyonun lideri olan Yuder, nereye giderse gitsin hayranlık ve kıskançlıkla anılırdı…
Geçmişi hatırlayan Yuder, kısa bir an gözlerini yere indirdi. O günlerde fazla takılıp kalmak istemiyordu.
“Her neyse, şu an buradan daha iyi bir yer yok… Ve gelecekte yaşanacak olaylar konusunda en uygun kişiler de burada.”
Yuder, bedeninde dolaşan gücün, ilk uyanışını yaşadığı on üç yıl öncesine kıyasla pek de farklı olmadığını biliyordu.
Bu güç seviyesiyle, sıradan insanların hayal bile edemeyeceği mucizeler gerçekleştirebilirdi. Ama yine de, uzun yıllardır tek bir yolda ilerleyen İnci Kulesi’nin baş büyücülerine karşı koyması mümkün değildi.
Büyük güce sahip olanların başkalarını dinleme olasılığının daha düşük olduğu değişmez bir gerçekti. Bunu bizzat deneyimlemiş olan Yuder, bunu herkesten iyi biliyordu.
Henüz gerçekleşmemiş bir felaketin sebebini bulup önlemek için böyle insanları ikna etmek gerekiyordu ve bu da ancak güç ve mevki ile mümkün olabilirdi.
“Evet. Önce Süvari Birliği’ne katılayım. Geri kalanını, belirli şartları sağladıktan sonra halledebilirim.”
Yuder, içinde bulunduğu gerçeği hızla kabul etti ve geçmiştekinden daha iyi bir gelecek hayal etmeye karar verdi. Gücünün azalmış olması ya da her şeyini kaybedip sıradan bir halktan biri olarak geri dönmesi onun için bir engel değildi.
Çünkü paha biçilemez bir şeye, zamana, yeniden sahip olmuştu. En önemlisi, korkunç geleceğinden geri dönmüş ve şu an burada, dimdik ayakta duruyordu. Önemli olan tek şey
buydu.
Yuder, hatırladığı bilgileri toparladı ve gelecekte ne yapması gerektiğini düşündü. Günlerini ve gecelerini handaki odasına kapanarak geçirdi.
Ve geçmişe, on bir yıl öncesine, döndüğünü fark ettiği günden tam üç gün sonra, nihayet odasından dışarı adım attı.
“Hey, yeni gelen misafir. Hancı, senin de ‘güce’ sahip olduğunu söyledi, doğru mu?”
Yüzünü yıkamak için merdivenlerden inerken, arkasından birinin seslendiğini duydu.
“İmparatorluk Sarayı’ndaki teste mi geldin? Ben de. Bilgileri paylaşabileceğimiz bir yol arkadaşı edinmek fena olmaz, değil mi? Tanışalım mı?”
Başını çeviren Yuder, farkında olmadan gözlerini büyüttü. Tanıdığı biriydi. Daha doğrusu, geçmişinden biriydi.
Kızıl saçları ve çarpıcı yeşil gözleri, Güneyli birine özgüydü. Bir gülü andıran gösterişli görünümüyle hemen dikkat çekiyordu.
Bir zamanlar soylu olan, ancak düşüşe geçen bir aileden geldiği için, Yuder ile birlikte Süvari sınavını geçenler arasında kısa sürede tanınan bir isim haline gelmişti.
Yuder, onun oldukça yetenekli biri olarak hatırlıyordu. Ancak Süvari Birliği’ne katıldıktan sadece bir yıl sonra, bir canavar bastırma görevine gönderilmiş ve bir kazada hayatını kaybetmişti. O zamanlar birçok kişi, bunun büyük bir yetenek kaybı olduğunu söylemişti…
“Benim adım Gakane Bolunwald. Ya sen?”
Evet, adı buydu. Yuder, canlanan anılarında olduğu gibi parıldayan bu yüze bakarken sessizce ağzını açtı.
“Yuder.”
“Güzel, Yuder. Ben şimdi kahvaltı yapacağım. Ya sen?”
Yuder, Gakane ile burada daha önce karşılaşmış mıydı? Hatırlamaya çalıştı. Aradan on bir yıl geçmişti, bu yüzden hafızası bulanıktı. Ama yine de, o zamanlar da yollarının kesiştiğinden emindi…
‘Ah, evet. Karşılaşmıştık.’
Süvari sınavına hazırlanırken kaldığı odada Gakane onu bir kez ziyaret etmiş ve benzer sözlerle selamlamıştı.
O zamanlar Yuder’in yabancılarla pek deneyimi yoktu ve Gakane’yi doğrudan reddetmişti. Gakane, durumu biraz mahcup bir ifadeyle kabullenerek gitmiş ve o ölünceye kadar bir daha neredeyse hiç görüşmemişlerdi.
O dönemde Yuder, yabancılarla muhatap olmaktan pek hoşlanmazdı. Özellikle de ne zaman eve döneceğini bilmezken ve insanların ne gibi gizli niyetleri olabileceğini kestiremezken…
Büyük başkentle ilk karşılaşması, sessiz dağlarda tek başına yaşamaya alışkın olan Yuder’e, olumlu hislerden çok rahatsızlık ve tetikte olma duygusu getirmişti.
Ancak şimdi geriye dönüp baktığında, Gakane’nin aslında oldukça iyi biri olabileceğini düşündü. Yuder’in bir soyadı olmayan bir alt tabaka olduğunu bilmesine rağmen ona küçümseyici bir tavır takınmamıştı. Üstelik bir soylu olmasına rağmen, böyle harap bir handa kalmayı kendi isteğiyle seçmişti.
Bu, Yuder’in on bir yıl önce fark edemediği bir şeydi.
‘Yeteneği neydi ki? Oldukça etkileyici olduğunu hatırlıyorum ama ayrıntıları çıkaramıyorum.’
“Tamam.”
Yuder, yemek yerken Gakane hakkında daha fazla şey öğrenmeye karar verdi. Sonuçta, geçmişe döndüğünden beri karşılaştığı ilk kişi Gakane olmuştu ve bu onun için bir anlam taşıyordu.
Sohbet ettikçe, geçmişin sisli anıları yavaş yavaş netleşecekti.
“Ben tavuk yahnisi ve ekmek söylemeyi düşünüyorum. Ya sen?”
Gakane, Yuder’in yaşını bilmese de ona samimi bir şekilde hitap ediyordu. İnsanların onun karşısında ezilip göz teması bile kuramamasına alışkın olan Yuder, Gakane’nin bu rahat tavrından oldukça etkilenmişti.
“Ben de aynısını alayım.”
“Harika. Pişman olmayacaksın. Hey, sipariş vermek istiyoruz!”
Gakane’nin sipariş ettiği yemek, beklentileri boşa çıkarmadı ve gerçekten çok lezzetliydi. Üstelik eski ve bakımsız bir handa, adı sanı bilinmeyen malzemelerle hazırlanmasına rağmen bu kadar iyi bir tada sahip olması etkileyiciydi.
“Nasıl? Güzel, değil mi?”
Gakane neşeli bir gülümsemeyle sordu. Yuder, yahniden bir kaşık alırken başını hafifçe salladı.
“Uzun zamandır gerçekten yenmeye değer bir şey yememiştim.”
“Buradaki tüm yemekleri denedim ve en iyi kombinasyon bu. Bolca et koyuyorlar ve ekmek
her sabah taze pişirildiği için yumuşacık oluyor. Bir eşlikçi bulduğuma sevindim.”
Yenmeye değer bir şey bulduğu hissi, uzun zamandır yaşamadığı bir duyguydu.
“Ben Ulan’ın güney bölgesindenim. Bir hafta önce buraya geldim. Sınavdan önce çevre edinme konusunda endişeliydim ama seni tanıdığıma sevindim.”
Gakane oldukça sosyal biriydi. Memleketinden bahsettikten sonra, yeşil gözlerini Yuder’e çevirerek ondan da bir cevap bekledi. Yuder, sessiz kalmaktan pek hoşnut olmadı.
“Ben… merkez bölgedenim.”
“Merkez mi? Quan? Bellec? Yoksa…?”
“Airic.”
Yuder, memleketinin adını uzun zamandır ilk kez telaffuz ediyordu. Eğer geçmişte olduğu gibi Süvari sınavını geçerse, alacağı ‘Aile’ soyadı, memleketinin adından türetilmiş olacaktı.
Üç yüzü aşkın başarılı aday arasından soyadı olmayanların hepsine bir soyad verilmişti. Ancak çoğu, üzerine fazla düşünülmeden seçilmişti.
Bu isimlerin taşıdığı anlam ile Yuder’in Süvari Komutanı olduğunda özenle seçip aldığı ve doğum adıyla da benzerlik taşıyan ‘Yudrain’ ismi arasında büyük bir fark vardı.
‘Bu sefer Süvari Komutanı olmayacağım, dolayısıyla o ismi almama da gerek kalmayacak.’
“Airic mi? Rik Dağları’nın yakınındaki yer mi?”
Yorum