Çevirmen: Yuuki
Xie Xi’nin edepsiz davranışlarından dolayı Chu Yu, hâlâ ona bir Shixiong’un itibarını kabul ettirmesi gerektiğini hissetti ve böylece yüzünde soğuk bir ifadeyle onu kapı dışarı etti.
Bu küçük sorunla ilgilenmişti fakat hâlâ geride çözülmemiş büyük bir sorun vardı.
Chu Yu, nasıl yalan söylemeye devam edeceği üzerine kafa yordu–
Xie Xi’yi kandırmak kolaydı hatta o, yalanındaki boşlukları doldurmasına bile yardım ediyordu. Broconu da kandırmak kolaydı fakat aynı şey yalanı sürdürmek için geçerli değildi…
Babalarının diriltilebileceğini duyduğunda Chu Sheng’in tedirgin ruh halinin nasıl olacağını hayâl etmek tümüyle çok basitti. Adamlarını herhangi bir ipucu için dağı taşı aramaya göndermek üzere hemen hazırlıklara başlayacaktı. Kesinlikle ana karaktere güvenemezdi…
Ancak, bu yeteneğin yalnızca ana karaktere ait olduğunu Chu Sheng’e söylememek ve kendi fikri varmış gibi görünmesine izin vermek çok da kötü bir plan gibi görünmüyordu.
Ardından Chu Yu neşeyle meditasyon yaptı ve Chu Sheng’in dönmesini bekledi.
Gece yavaş yavaş derinleşti, yıldızlar gelişigüzel bir şekilde gökyüzünde saçıldılar. Çoktan sonbaharın sonlarıydı ve yapraklar sararıp solmuştu. Yakında Qing Tu’ya kar düşecekti.
Chu Yu sebepsiz yere ürperdi ve pasif olarak gökyüzünün rengine bakmak için gözlerini açtı.
Birkaç saat geçmiş ve çoktan gece 11 olmuştu. Chu Sheng neden henüz dönmedi?
Chu Sheng hep dakikti ve tam 9’da dönerdi, ne bir saniye geç ne bir saniye erken. Vardığında ilk yaptığı şey gelmek ve diz dize otururken onunla uzun, içten bir sohbet etmek olurdu. Gitmeye istekli olmadan önce genelde gece yarısı olurdu. Kardeşinin homo olduğunu öğrendi diye artık onunla samimi bir sohbet etmek istemiyor olamazdı değil mi?
Bir an için tereddüt ederken aklının ucundan huzursuz edici bir düşünce geçti. Hızlıca ayağa kalktı, kapıyı açtı ve gitti.
Chu Ailesinin kampının tamamını dolandıktan sonra beklediği gibi Chu Sheng’in henüz dönmediğini öğrendi. Chu Yu düşündü: O moruklar resmi işleri konuşurken yine duygularının onları ele geçirmesine izin vermiş ve bu nedenle bir gecikmeye sebep olmuş olabilirler miydi ki şimdi bile şeytani ve erdemli kültivatörler arasındaki büyük savaş için alacakları tedbirleri tartışıyorlardı.
Bu bir olasılık olsa da Chu Yu yine de, Xun Sheng’i alıp kamptan ayrılmadan önce birkaç asta bazı talimatlar vermeden edemedi.
Gece, küçük gruplar halinde etrafı devriye gezen Ölümsüz İttifak kültivatörleri dışında geri kalanların hepsi kendi bölgelerinde duruyordu. Hepsi meditasyon ve kültivasyon yapıyordu böylece yarın hatta bu gece bile daha fazla şeytani kültivatör öldürmek için çabalayabilirlerdi.
Karanlıkta Jiao Xia kampının etrafında dolaştıktan sonra özellikle göze çarpan bir şey bulamadı. Chu Yu bir an bunun hakkında düşündü ve ardından yönünü değiştirip şehrin merkezinde konumlanmış Qing Tu’nun ana tartışma salonuna doğru yol aldı.
Uzaktaki sokaklar, hiçbir şeyin net bir şekilde görülmediği karanlık yerlerdi. Bir yerlerde saklanarak etrafını saran, sessizce kapılarına teslim edilecek birkaç genç beklerken boylu boyunca uzanan kötücül bir ruh veya habis tanrı varmış gibiydi. Chu Yu, yüreğinde gittikçe büyüyen huzursuzlukla yavaş yavaş onlara doğru yaklaştı. Eli refleks olarak Xun Sheng’in kabzasını kavradı. Dudakları büzüldü ve ihtiyatlı bir tavır takındı.
Hıçkırık gibi inleme sesleri çıkaran ve batıdan gelen ani rüzgarlar dışında onu çevreleyen her şey sessizdi. Chu Yu tüylerinin diken diken olduğunu hissetti ve farkında olmadan Xun Sheng’i kınından üç santim çıkardı. Gölgelerle gizlenmiş bölgeye girmek üzereydi ki aniden birisi hafifçe omzuna dokundu.
Chu Yu, korkudan zıplama dürtüsüne güçbela engel olurken bir uyuşukluk hissi baştan aşağı ilerledi. Anlık korkusundan kurtulur kurtulmaz atmak üzere olduğu dehşet çığlığını yuttu. Elini çevirdi ve dönmeden önce kılıcını o kişinin boynuna bastırmak için kınında çekip çıkardı.
Arkasındaki kişinin yüzü ayaz ve kar gibiydi, gözleri ise durgundu. Sessizce ona bakarken bir dağ kadar sakindi.
…..
Chu Yu kuru kuru öksürdü ve kılıcını geri çekti. “….. Shizun, burada ne işin var?”
Arkasında dururken hâlâ ses çıkarmamıştı. Kitabın içine girdiğinden beri yavaş yavaş zihinsel dayanıklılığı güçlenmeye zorlandığı için şanslıydı. Aksi takdirde bu tür bir korku kesinlikle bacaklarının güçten düşmesine neden olurdu.
Lu Qingan kısa ve öz bir şekilde: “Küçük Üç hâlâ geri dönmedi.”
Üçüncü Shidi kayıp mıydı?
Chu Yu refleks olarak: “Üçüncü Shidi, İkinci Shidi’yle birlikte devriyeye gitmedi mi…”
Sözlerinin geri kalanı Lu Qingan’ın bakışı ve onun kendi anıları altında sönmeden önce söylemek istediklerinin sadece yarısı ağzından çıkmıştı. Xie Xi, Üçüncü Shidi’yi tek başına bırakarak onun üzerine çıkmak için gizlice sıvışmıştı… Dahası, Lu Qingan’ın görünüşüne bakılırsa o da Xie Xi’nin onu görmeye geldiğini fark etmişti.
Yüzde seksen ihtimalle Xie Xi çoktan Üçüncü Shidi’yi aramaya çıkmıştı.
Yılın çoğunluğunda Üçüncü Shidi, IQ’sunun çevrimdışı olduğu bir durumda olsa da hâlâ uyanık ve zeki olarak değerlendirilebilirdi. Ek olarak Lu Qingan yanında büyülü bir eşya bırakmıştı yani eğer gerçekten bir kaza yaşandıysa Lu Qingan muhtemelen böyle rahat bir tavırla onunla konuşmazdı.
O zaman soru şuydu: Lu Qingan ne diye hâlâ bu civarda aylaklık ediyordu?
Lu Qingan, Chu Yu’nun düşüncelerini duymuş gibi: “Duydum ki bir şeytani kültivatör bu gecenin müzakere toplantısına sızmış ve ana salondan kaçmadan önce iki kişiyi yaralamış. Yaralananlardan biri Song Shixiong.”
Yani şimdi peşine düşüp o şeytani kültivatörü öldürmek zorundasın.
Chu Yu başını salladı ve başka bir şey söylemek üzereydi ki aniden onu ürperten bir düşünce geldi aklına. “…… İki kişi mi yaralandı? Sekt Ustası Savaşçı Amca dışında orada başka kim yaralandı?”
Lu Qingan bir süre sessizce ona baktı ve ardından başını salladı. “Chu Sheng.”
S*****! Broconu yaralamaya cüret ettiler!
Beklendiği gibi önceki huzursuzluğu yersiz değildi.
Chu Yu derin bir nefes aldı. “Ağabeyim nerede? Yarası… ağır mı? Neden Chu Ailesine hiç haber gönderilmedi?”
İşlerin, hiç haber gönderilemeyecek kadar kötüye gitmiş olması pek muhtemel değildi, tabi eğer Chu Sheng…
Chu Yu, beynindeki ani karmaşayla bu düşünceyi devam ettirmeye cüret edemedi. Lu Qingan başını okşadı ve ağır bir tonda: “Chu Sheng ağır yaralanmadı. Ancak, geçici bir süreliğine hareket etmemesi uygun olur. Şu anda ana salonda ve herkesin Chu Ailesine haber göndermesini yasakladı.”
Bir an için Chu Yu’nun beyni durdu ardından dili tutuldu.
Brocon hâlâ bir brocondu. Her haliyle kardeşini korumak istiyordu, hatta onun tarafından incitildiği gerçeğini de saklamak istiyordu.
Ana salondaki iki kişiyi yaralayıp ardından kaçmayı başarabildiyse şeytani kültivatör en az Doğan Ruh aşamasında olmalıydı. Ana karakterin halesine sahip olmadığından Chu Yu muharebeye katılmayıp onlara başını teslim etmemeye karar verdi. Nazik ve anlayışlı bir şekilde “O zaman Shizun onların izini aramaya devam etmeli. Mürit ilk önce ana salona gidecek.” dedi.
Lu Qingan başını sallarken gözlerindeki ışık sönüktü ama ayrılmaya hiç yeltenmedi. O gitmemişti bu yüzden Chu Yu’nun da henüz gitmesi uygun olmazdı. Sessizce Lu Qingan’ın felçli yüzüne baktı ve Shizun’a bu hastalığa çare bulmasında nasıl yardımcı olabileceği üzerine kafa yordu.
Yalnızca bir süre sonra Lu Qingan hafifçe “Yu-er, o…. O yıllarda hiç birinden bahsetti mi?” diye sordu.
Kim?
Chu Yu’nun tepki süresi aşırı yavaştı ve aniden sorunun ne anlama geldiğini anlamadan önce bir süre sessiz kaldı, en sonunda cevapladı: “Kıdemli… Shen Nian, hemen hemen her gün Tian Yuan Sekti’ndeki yakın bir arkadaşı hakkında konuşurdu. Bu arkadaşının onun için en önemli kişi olduğunu söyledi.”
İlk başta Chu Yu safça, Shen Nian’ın bahsettiği kişinin eşsiz zariflikte ve güzellikte bir kadın olduğunu sanmıştı. Artık onun gerçekten de eşsiz zarifliği ve güzelliği olduğunu biliyordu, ancak ne yazık ki o kişi bir kadın değildi. Dahası, diğer kişinin kim olduğunu bildiği için konuşurken biraz suçlu hissetmekten kendini alamadı. Göz ucuyla Lu Qingan’ın yüzüne baktı.
Lu Qingan her zamanki gibi sessiz ve sakindi. Başını sallarken ifadesinde en ufak bir aksilik yoktu. “Gidelim.”
Ardından hemen döndü ve yürüyerek uzaklaştı.
Chu Yu zaten Lu Qingan’ın içini biliyordu. Karmaşık ruh hâli daha da karmaşık bir hâl alırken kaşları istemsizce seğirdi. “…Shizun, yanlış yöne gidiyorsun…”
Lu Qingan’ı doğru yöne uğurladı mı kalbindeki endişeleri silkeleyebilirdi, ardından Chu Yu başını iki yana salladı ve kılıcının üzerinde uçarak yola koyuldu.
O şeytani kültivatör bu gece kesinlikle kaçamazdı. Bu nedenle, onlar hakkında endişelenmesine gerek yoktu.
Qing Tu’nun merkezi ana salonu, Jiao Xia kampının çok da uzağında bulunmuyordu. Chu Yu artık önceki gibi sakin ve gamsız bir ruh hâlinde değildi, aceleyle kılıç üstünde ana salona uçtu. Ana salonun üst bölgelerinde uçmak için kılıç kullanmak yasaktı ve çıkması çok uzun süren bir merdiven de vardı. Chu Yu, Xun Sheng’i kının soktu ve bu dandik kuralı ileri süren kişiye içten içe söverken yukarı çıktı.
Merdivenleri çıktıktan sonra görüşü aniden geniş bir alana açıldı. Ana salonun önünde geniş bir meydan vardı ve şu anda etrafa gelişigüzel bir şekilde dağılmış kültivatörler kısık sesle konuşuyorlardı. Hızlı bir bakışla Chu Yu, taş bir korkuluğun önünde çok da uzakta durmayan Chu Sheng’i fark etti.
Ana salondaki ışık sıcacık ve ahenkliydi ancak dışarıyı aydınlattığında vücuduna ulaşamayacak kadar kısa bir mesafeye düşüyordu. Yalnızca üzerine düşen soğuk, kasvetli ve kar gibi ay ışığı vardı. Saten lila cübbesinde koyu kan lekesi hafifçe fark edilebilirdi.
Chu Yu aniden Chu Sheng’e yaklaşmaya biraz isteksizdi.
Chu Sheng çok yalnızdı, buna hiç şüphe yok. Ama gerçekte aslında onunla Chu Sheng arasında herhangi bir ilişki yoktu. Sadece kardeşinin bedenini devralmıştı. Kardeşini öldürmüş düşman bile sayılabilirdi…
Chu Yu bir an olsun tereddüt etti ama ardından yine de yavaşça yaklaştı.
Duyabilsin diye bilerek ayak sesi çıkardı ancak Chu Sheng sessizce yere bakmaya devam etti, sanki aklı yüksek cennetlere uzun bir yolculuğa çıkmış gibi görünüyordu.
Chu Yu yumuşak bir sesle ona seslendi: “Ağabey.”
Süratle arkasını dönmeden önce Chu Sheng’in bedeni titredi. Chu Yu gözüne iliştiğinde afallamıştı. “Kardeşim, neden buraya geldin?”
“Gelmeseydim, ağabey bana yaralandığını söyler miydi?” Chu Yu ona sitemli bir biçimde baktı. Görünümünün çok kötü olmadığını görünce bakışları omzuna kaydı. O derin kan lekesine bakarken kalbinin biraz ağırlaştığını hissetti. “Ağabey, biz kardeşiz.”
Yalnızca bir taraf zamanını ve enerjisini veriyorsa bu ailevi sevgi sayılmaz.
Chu Sheng bir şeyler söyleyecekmiş gibi ağzını açtı. Bakışları aydınlandı ama ardından yine karardı. “Şimdi kardeşim bile yakında beni terk edecek. İlk önce… Alışmam gerekecek.”
… Sanki kızın çekip gitmek ve evlenmek üzereymiş gibi bu hüzünlü konuşma şekli de neyin nesi?
Chu Yu’nun kaşları kalktı. Teknik olarak konuşmak gerekirse o shou’ydu, evet bastırılan oydu ancak bunu Chu Sheng’e hiç söylememişti! Neden Chu Sheng şimdi, onun ayrılmak zorunda olan kişi olduğu kararına varmıştı ki?!
Hayır bekle, bu tarz bir soruyla düşüncelerini karmakarışık etmek için doğru zaman değildi.
Chu Yu gülse mi ağlasa mı bilmiyordu. “Ağabey, gelecekte ben ve Shidi’m… Dao arkadaşı olsak bile bir daha Akçaağaç Vadisi’ne gelmeyecek değilim. Biz hâlâ kardeşiz, seni endişelendiren şey ne?”
Chu Sheng yüzünü başka tarafa çevirdi. “Akçaağaç Vadisi çok büyük. Geçmişte, kardeşim etrafta olmadığında hâlâ annem ve babamla konuşabilirdim. Artık… Sadece tek başıma kalacağım.”
Chu Yu, meseleyle mücadele ederken zorlayıcı acıyı hissetti. Dikkatli bir şekilde bakana kadar Chu Sheng’in gözlerindeki hafif, gizli yaşları fark etmemişti. Dişlerini sıktı ve bir bariyer oluşturmak için elini kullandı. İki eliyle de Chu Sheng’in omzuna bastırdı. “Ağabey, beni dinle.”
Öncesinde Xie Xi’yi kandırmak için kullandığı bahaneyi tekrarladı. “Sen de Anıt Mezar Harabelerinde sayısız nadir hazinenin olduğunu biliyorsun. Anıt Mezar Harabelerinde kaldığım on yıl sırasında bir keresinde hasarlı yeşim bir parşömen buldum. İçine, o yere gittiğin sürece kültivatörlerin dağılmış ruhlarını çağırabildiğin ve kendi suretlerinde bir beden yapılabildiğin malum bir yer olduğu kaydedilmişti.”
Chu Sheng’in gözleri genişledi ve mırıldandı: “Kardeşim, beni rahatlatmak için böyle bir yalan uydurmana gerek yok…”
“Ağabey!” Chu Yu derin bir nefes aldı. “Ne için seni kandırayım? Gerçekten de böyle bir yer var. Sadece nerede olduğunu ve oraya nasıl gideceğimi bilmiyorum bu yüzden asla bahsetmedim. Ağabey, kendini toparlamalısın. O yeri bulabilir ve babamızı geri getirebiliriz.”
Chu Sheng’in gözleri çoktan azıcık kızarmıştı. “… Gerçekten mi?”
Chu Yu mutlu değildi. “Ağabey, kardeşine hiç güvenin yok mu?”
Omuzları hafifçe titrerken Chu Sheng, Chu Yu’ya sarıldı. Chu Yu çaresizce omzunu sıvazladı. Ancak bu hareketi yaptıktan sonra bir terslik fark etti. Bakışlarını indirdi ve kanlı elini gördü. Yüzü hemen buruştu.
Sadece hemen Chu Sheng’i neşelendirmek zorunda olduğunu hatırlamıştı ve beklenmedik bir şekilde onun yaralı olduğunu unutmuştu.
Elindeki kana bakarken bariyeri bozdu. Sessizce elini geri çekti ve Chu Sheng’i itip uzaklaştırdı. “Ağabey, yaran omzunda mı? Çok ağır mı?”
Chu Sheng tümüyle sakin ve neşeli görünüyordu. Çevresinde hareketsiz duran uğursuz ve kasvetli havanın çoğu çoktan dağılmıştı. Kolaylıkla elini hareket ettirdi ve gülümseyerek: “Bir şeyim yok.”
Tam bunu söylemişti ki arkalarından nazik bir ses geldi. “O şeytani kültivatör, Şeytani Yol’un Yılan Vadisi’nden zehir kullanan bir uzmandı. Elinizin sakatlanmamış olması zaten iyi bir şey olarak düşünülebilir. En az bir ay kılıcınızı kullanamazsınız ve bu hâlâ hiçbir şey mi?”
Broconun rahatlatma sözlerini böyle acımasızca ifşa eden bu kişi de kim?
Chu Yu başını çevirdi ve bir saniyeliğine önünde bir şey parladı.
Siyah kıyafetli adamın ne zaman yanlarına geldiği bilinmiyordu. Yeşim kadar saf ve parlak görünüyordu. Kaşlarının ve gözlerinin bitişi sığ bir gülümseme niyeti taşıyordu. Aşırı yakışıklı değildi ve Xie Xi, Lu Qingan ya da Chu Sheng’in sınıfından insanlarla karşılaştırılamazdı. Ancak sanki insanların yanından hızlıca bahar rüzgarı geçip gitmiş gibi onları rahat hissettiriyordu ve onun hakkında olumlu izlenime sahip olmadan edemiyordunuz.
Chu Yu bakışlarını indirdi.
Oho, fena değil. Bu şekilde kollarında beyaz bir tilki taşıyacak kadar şefkatli biri olmalı.
Diğer kişiye hiç kulak asmamış gibi görünen Chu Sheng’in yüzünde aslında karanlık bir ifade vardı. “Seni ilgilendirmez. Kardeşim, gidelim, geri dönüyoruz.”
“Lord Chu’nun karşılaşır karşılaşmaz benden kaçınmasına gerçekten gerek var mı?” Adam iç geçirdi ve yüzü düştü, oldukça hayâl kırıklığına uğramış gözüküyordu.
Chu Yu sessizce önce ona sonra da Chu Sheng’e baktı. Yumuşak bir sesle “O kim?” diye sordu.
Chu Sheng’in yüz ifadesi sakin olsa da hâlâ önceki gibi adama düşmanca gözlerini dikiyordu. Yumuşak bir sesle de cevap verdi: “Bir aptal.”
Siyah kıyafetli adam hafifçe öksürdü. “Lord Chu, hâlâ sizi duyabiliyorum.”
“Duyabiliyorsan ne olmuş?” Chu Sheng sadece ona bakarak bile sinirlenmiş gibiydi. Ardından sadece Chu Yu’ya bakmak için başını çevirdi. “Kardeşim hâlâ Linlan’ın Fu Ailesi hakkında söylediğim şeyi hatırlıyor mu?”
Chu Yu düşüncelere daldı.
Linlan’ın Fu Ailesi mi?
Ne zaman bunun hakkında konuşmuşlardı?
Chu Sheng ona hatırlattı: “Müzayede.”
Chu Yu hemen anladı. “S***** o çok uzun zaman önceydi! Brocon lütfen sıradan bir şekilde bahsini açma!
Her halükarda artık hatırlamıştı. On yıl önce, birkaç su iblisini yok etmek için Xie Xi’yi dağdan aşağı indirmiş ve de Chu Sheng’le karşılaşmışlardı. Su iblislerini çekmek ve tek hamlede hepsini katletmek için Xing Yan otunu kullanmaya hazırlanıyorlardı. Ardından müzayedeye vardıkları zaman Chu Sheng, onun kültivatasyonu konusunda çok sabırsız olduğunu düşünmüş ve böylelikle örnek olarak ciddiyetle birkaç hikaye anlatmıştı.
Onlardan biriydi– Komşu bölgenin Fu Ailesi, Qi Sapması yaşayıp ailesini katleden ve ardından uçurumdan atlayıp kendini öldüren Fu Lanxue adında birine sahipmiş.
Fu Ailesi mi?
Chu Yu sessizce o adama baktı. Tesadüfen o kişi de ona bakıyordu. Yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle: “Kardeş Chu, bu kişi?”
Chu Sheng ifadesizce “Oğlum.” dedi.
Chu Yu: “……”
Yorum