Çevirmen: Ari
Tang Mo etrafına baktı. Sessiz kütüphanede başka kimse yoktu, sözde melek ve iblisten de hiçbir iz yoktu.
“Bay Chen, bilgisayarı kapatmama yardım edebilir misiniz? Kitaplıktan bir kitap çıkarabilir miyim diye bakmak istiyorum.”
Sahtekâr başını salladı ve bilgisayarı kapatmak için fareye tıkladı.
Tang Mo fareyi tutan sahtekârın sağ eline dikkatle baktı. Sonra bir kitap rafına doğru yürüdü, kitaplardan birini çıkardı ve geri koydu. “Kitapları hâlâ kitap raflarından alabiliyoruz. Teyit etmek istediğim bir şey var… Bay Chen, o sesi siz de duydunuz mu?”
Sahtekâr kafası karışmış bir şekilde, “Küçük kıza kitabı bulmasına yardım etmemizi yoksa öleceğimizi söyleyen sesten mi bahsediyorsun?” diye sordu.
Tang Mo başını salladı ve iki kişi danışma masasının arkasına oturdu. “Görünüşe göre melek grubuna aitiz.” dedi. Tang Mo konuşurken sağ elini uzattı. Sahtekâr bunu gördü ve hemen tepki verdi. Aceleyle o da sağ elini uzattı, onun da elimin arkasında melek kanatları deseni vardı.
“Ah, bende de bundan var.”
Çocuk sesi ‘melek’ kelimesini söylediği anda, Tang Mo sağ elinin arkasında bu desenin olduğunu fark etmişti. Amaç açıktı. Tang Mo melek grubuna aitti. Çin’deki insanların çoğu sağ elini kullanıyordu. Şüphe uyandırmadan sahtekârın grubunu öğrenmek için ondan bilgisayarı kapatmasını istemişti.
Ancak sahtekârın bir melek olması, sorunu daha da ciddileştiriyordu.
Sahtekâr, “İkimiz de meleğiz. O zaman iblis kim?” diye sordu.
Kütüphane, Tang Mo’nun çalıştığı kütüphaneyle aynıydı. Tang Mo çekmecesini açtı ve bir parça sakız çıkardı. Sakızı yavaşça çiğnedi ve sahtekâra kaşlarını çatarak baktı, parmakları masaya ritmik bir şekilde vuruyordu.
“İlk olasılık, iblisin bizim gibi olmaması. İblis, belki de bir insan değil. Bu ses kara kuleyle ilgili olmalı ve bunun kara kulenin üç gün önce bahsettiği ‘oyun’ olduğunu varsaymalıyız. Kara kulede bilinmeyen yaratıklar var. Kara kule gibi, iblis de insan değil. Kara kule tarafından kurulmuş bir rakip.”
Artık sahtekâr tamamen anlayabiliyordu. “Yani, kütüphanede başka kimsenin olmamasının sebebi iblisin var olmaması.”
Tang Mo başını salladı. “Evet, durum bu olabilir. Ama daha iyi bir olasılık var. İkinci olasılık, iblisin bir insan olması.”
Sahtekâr sinirli bir şekilde sopasını kavradı. “Saklanıyor mu?”
Tang Mo, sopayı tutan sahtekârın elini izledi. Sonra gülümsedi ve “Mümkün.” dedi.
Bilinmeyen bir rakip, bilinen tehlikeden her zaman daha tehlikelidir.
Tang Mo ve sahtekâr ayrıldılar. Sahtekâr, Tang Mo’dan daha iri ve daha sağlamdı. Kütüphanede saklanıyor olabilecek iblisi arayacaktı. Tang Mo ise kontrol etmek için kütüphanenin birinci ve ikinci katına inecekti.
Sahtekâr bu tür şeyleri tek başına yapmaktan çok korkuyordu. Ancak Tang Mo, “Ses, şiddetin yasak olduğunu söyledi.” Diye hatırlattı.
Buna rağmen sahtekâr hâlâ korkuyordu. İblisi ararken bacakları titriyordu ve sopayı tutuşu dengesizdi.
Ama Tang Mo birkaç dakika içinde geri döndü. Hoş olmayan bir ifadeyle, “Merdivenlerden inemiyorum.” dedi.
“Ne?”
“Üçüncü kattan aşağı inmenin iki yolu var. Birincisi personel asansörünü kullanmak ve ikincisi merdivenlerden aşağı inmek. Merdivenleri kullanmayı denedim ama girişte beni engelleyen görünmez bir duvar vardı. Sonra personel asansörüne gittim ve çalışmadı. Aşağı inmenin bir yolu yok.”
Sahtekâr düşünmeye başladı. “Bu, yalnızca üçüncü katta serbestçe hareket edebileceğimiz anlamına geliyor. O zaman aradığımız kitap üçüncü katta mı?”
Tang Mo da öyle düşünüyordu. Ama kitabın kapsam alanı üçüncü katla sınırlıysa…
Sahtekârın yüzü aniden soldu. Kasıldı ve sesi hafifçe titredi. “Üçüncü katta kaç tane kitaplık var?”
“23 tane.”
Sahtekârın gözleri büyüdü. “Neden bu kadar az?”
Tang Mo da kendini çaresiz hissediyordu.
Bu onun kararı mıydı?
Birkaç ay önce, Müdür Wang’ın ne içtiği bilinmiyordu. Aniden batı modern kütüphane deneyiminden ders çıkardığını ve kütüphanesini ona göre dönüştüreceğini söyleyerek üçüncü kattan başladı. Suzhou Kütüphanesi’nin onlarca yıllık bir geçmişi vardı. Diğer küçük şehir kütüphaneleri gibi eski bir binaydı. Müdür Wang üçüncü katı yeniledikten sonra, orijinal 100+ rafı değiştirdi ve birbirine bağlı 23 büyük kitaplık satın aldı.
Fakat birçok okuyucu rafların hareket ettirilmesinin elverişsiz olduğundan şikayet ettiği için Müdür Wang gelecek yıl rafları tekrar değiştirmeye karar vermişti. Ne yazık ki insanlar göklerin ne yapacağını bilemez. Müdür Wang muhtemelen hayatı boyunca bir daha asla kitap raflarını değiştirme fırsatı bulamayacaktı.
Kitapların kapsamının kütüphanenin üçüncü katıyla sınırlı olması Tang Mo ve sahtekâr için iyi bir şeydi. Tang Mo çoğunlukla üçüncü katta çalışan bir kütüphane personeliydi. Sahtekâr, okült ve din üzerine kitaplar okumayı seviyordu ve bu kitapların hepsi üçüncü kattaydı. İkisi de kütüphanenin üçüncü katına çok aşinaydı.
Ancak, daha az raf olması iblisin kitapları yakmasını kolaylaştırırdı. Kitabın yanma olasılığı büyük ölçüde artıyordu.
İkisi de kitap raflarından tanıdık ayak sesleri duyulunca endişelendiler. Tang Mo mozaik kızın nereden geldiğini gerçekten bilmiyordu. Küçük kız ellerinde küçük bir pirinç kasesi tutuyordu ve boynuna üzerinde domuz resmi çizilmiş bir önlük bağlanmıştı.
“Kitabımı buldunuz mu?”
Sahtekâr dehşet içinde başını salladı. “Henüz aramaya başlamadık.”
Küçük kız öfkeyle bağırdı, “Henüz aramadınız mı? Öğretmen dikkat etmediğinde yemek vakti gizlice dışarı çıkmayı başardım. İlk gün neredeyse bitmek üzere. Öğleden sonraki ders bitince eve gideceğim ve annem öğrenirse biteceğim.”
Tang Mo, “Herhangi bir ipucun var mı? Kitabın içeriği hakkında bir şey hatırlıyor musun?” diye sordu.
Küçük kız atkuyruklarını salladı. “Hatırlayamıyorum.”
Sahtekâr telaşla, “Bize ipucu vermeyecek misin?” diye sordu.
Küçük kız aniden bir ses çıkardı. “Ah, bir şey hatırlıyorum. Bu tüyü bu sabah odamda buldum. Evet, bu iblisin tüyü! Kitabı kaybedenin ben olmadığımı biliyordum. Lanet iblismiş, kitabımı çalmış! İblisler yalancıdır. En çok iblislerden nefret ediyorum. O kötü iblis! Onu yakalamalıyım, kanatlarını kesmeliyim, patlamış mısır makinesine koymalıyım ve onu en sevdiğim patlamış mısıra dönüştürmeliyim!”
Küçük kız, Tang Mo’nun eline siyah bir tüy bırakıp uzaklaştı.
“Ding-dong! Melek, ‘iblisin tüyü’ ipucunu aldı.”
Tang Mo, “…”
Sahtekâr, “…”
Bir an sonra Tang Mo sordu, “…İpucumuz bu mu?”
Sahtekâr garip bir ifade takındı. “Bu tüyün bir etkisi var mı?”
Tang Mo tüye dokundu ve tüyü havaya fırlattı. Sihirli güçleri olmayan sıradan bir tüy gibi görünüyordu. Tang Mo herhangi bir şey bulmak için elinden geleni yaptı ama tüy öylece kaldı, sanki onunla alay ediyormuş gibiydi.
Bu sırada ışık birdenbire kayboldu.
Sahtekâr korkuyla çığlık attı.
Tüm kütüphane karanlığa gömüldü ve Tang Mo’nun kalbinin bir anlığına gümlemesine neden oldu. Danışma masasının yanında duruyordu ve refleksif bir şekilde masadaki eski lambayı yaktı. Hafif sarı ışık masanın etrafındaki küçük bir alanı aydınlatarak Tang Mo ve sahtekârı çevreledi.
Tang Mo karanlıkla kaplı kitap raflarına baktı.
Kaygısına dayandı ve diğer ışıkları yakmak için çabaladı. Danışma masasındaki masa lambası dışında diğer ışıkların hiçbirinin açılamadığını gördü. İki adam yere oturdu ve masaya yaslandı.
Bu sonsuz karanlıkta korkuları daha da belirginleşmişti. Kütüphanenin üç bölümü vardı ve burası loş ışıklı tek yerdi, başka hiçbir yer yoktu. Sanki karanlığın içinde saklı kocaman bir canavar vardı. Bir kez dışarı çıkarlarsa acımasızca yutulacaklardı.
“Bir şey duyuyor musun?” Korkmuş sahtekâr, Tang Mo’ya doğru yaklaştı.
Tang Mo’nun saç derisi karıncalandı ve bir an dikkatle dinledi. “Hayır, hiçbir şey duymuyorum.”
Sahtekâr yutkundu. “Nasıl oldu da birdenbire bu kadar karanlık oldu…?”
Tang Mo çocuğun söylediği tekerlemeyi hatırladı. “Üç gün üç gece boyunca konuşmadık, melekler ve iblisler bunu istiyor. Melekler gündüz bir ipucu alabilir ve iblisler de gece bir kitaplığı yakabilir… Oyun zamanının gündüz ve gecesi normal zaman akışımızdan farklı mı?”
Sahtekâr düşünemeyecek kadar çok korkmuştu.
Tang Mo sakinleşmeye çalıştı. “İki saat.”
“Ne?”
“Oyun 17:52’de başladı. Şu an 19:58, yani iki saat bir güne tekabül ediyor.”
Sahtekâr şok olmuştu. “Hafızan neden bu kadar iyi?”
Sahtekâr, çocuğun daha önce söylediği şarkıyı sadece belirsiz bir şekilde hatırlıyordu. Zamandan bahsedilmiş gibi görünüyordu. Ama o kadar korkmuştu ki, zamana dikkat etmemişti. Fakat Tang Mo hepsini hatırlıyor muydu?
Aslında Tang Mo da çok şaşırmıştı. Hafızasının artık şaşırtıcı derecede iyi olduğunu fark etti. Örneğin, küçük kızın Minnieli çantasında pembe bir fiyonk olduğunu ve elinde pembe bir lolipop tuttuğunu bile hatırlıyordu.
Hafızası ne zamandan beri bu kadar iyi olmuştu?
Şimdi bunu düşünecek zaman yoktu.
Tang Mo sakin bir şekilde konuştu. “İki saatin bir gün olduğunu varsayalım. Tekerleme üç gün üç gece konuşmamamızı söylüyordu. Bu, kızın üç gün sonra öleceği anlamına geliyor. Yani… gecenin iki saat olduğunu varsayalım. ‘Gece’ olduğunda iblis çıkıp kitaplığı yakacak.”
İlerleyen saatlerde Tang Mo ve sahtekar, 23 karanlık rafa kocaman açılmış gözlerle bakıyorlardı.
Oyun şiddeti yasaklamıştı ama ikisini de bilinmeyen bir korku sardı. Rahatlamaktan korkuyorlardı ve sanki bundan bir tür psikolojik rahatlık alıyormuş gibi ellerindeki sopalara sıkıca tutunuyorlardı.
Ancak bir buçuk saat geçmesine rağmen ne bir insan ne de yanan bir kitap gördüler.
Sahtekâr sordu: “Gerçekten bir iblis var mı?”
Tang Mo’nun dudakları gerildi ve bakışları sahtekâra döndü. “Olmalı.”
“Peki neden kitaplığı şimdiye kadar yakmadı?”
Tang Mo yardım masasına yaslandı ve anlamlı bir şekilde, “Ben de neden kitaplığı hâlâ yakmadığını bilmek istiyorum,” dedi.
Sahtekâr onu anlamadı. Tang Mo, sahtekârı derin gözlerle izlerken sopayı kavradı. “Bay Chen, sizce iblis neden onu henüz yakmadı…”
Pat!
Kütüphanede büyük bir patlama sesi duyuldu.
Tang Mo’nun kocaman gözleri patlamanın başladığı yere doğru hareket etti. Alevlerin bir kitap rafını yuttuğunu gördü. Kütüphanedeki devasa alevler korkunç görünüyordu, sanki her şeyi yakıp yok edecekmiş gibiydi. Tang Mo ve sahtekâr, o tarafa dikkatle baktılar. Ancak alevler söndüğünde bile oradan hiç kimsenin çıktığını görmediler.
İkinci gün küçük kız yine üzerinde Minnie Mouse olan okul çantasıyla ortaya çıktı.
“Kitabımı henüz bulamadınız mı? Annem bugün köstebek amcanın evini ziyarete gitti. Ondan saklanmayı başardım ve kitabımın çalındığını henüz fark etmedi. Ama sonsuza kadar saklanamam ya. Elbet öğrenecek. Kitabımı ne zaman bulacaksın?”
Tang Mo’nun yüzü solgundu ve şakağını ovuşturdu. “Kitap hakkında bir fikrin var mı?”
Küçük kız memnuniyetsizce, “Sana hatırlamadığımı söylemiştim. Eğer hatırlamıyorsam, hatırlamıyorum demektir!” diye bağırdı.
“Bu ikinci gün,” diye hatırlattı Tang Mo.
Küçük kız bu sözlere cevap vermedi. Ama Tang Mo mozaiğin altındaki küçük kızın ona garip bir bakış attığını hissedebiliyordu. “Sen bir meleksin ve çok fazla kitap okudun. O kitabı kesinlikle biliyorsundur. Ben melek değilim. Kitap okumaktan nefret ediyorum. Kitap hakkında nasıl bir fikrim olabilir? Sen bilmelisin!” dedi.
“Ding-dong! Melek, ikinci ‘Mozaik’in küçümsemesi’ ipucunu aldı.”
Tang Mo, “…”
◇◇◇
Yazarın söyleyecek bir şeyi var:
Tang Mo: Onu gerçekten öldüremez miyim?!!!
Yorum