Koyu Switch Mode

Everyday the Protagonist Wants to Capture Me [Novel] Bölüm 33: Sabırsızlanıyorum

A+ A-

Çevirmen: Yuuki


Chu Yu sessizdi, ardından yumuşakça “…Shidi?” diye fısıldadı.

 

Elini tutan kişi konuşmadan önce bir an olsun sessiz kaldı. “Geçmişten şimdiye, asla düşündüğün ilk kişi değilim.”

 

… Sadece ona fiziksel olarak en yakın kişi Chu Sheng olduğu için ilk onun adını söylemişti.

 

Xie Xi’nin başını okşarken Chu Yu’nun kalbi oldukça karışıktı. “Pekâlâ… Nerede olduğumuza bir bakalım.”

 

Kafası okşandığında Xie Xi’nin bütün öfkesi ve karamsarlığı birdenbire yok oldu. Xie Xi şıp diye iyi bir ruh hâline girdi ve iç geçirdi. Nazikçe Chu Yu’nun elini kaldırdı ve öptü, ardından belinden tuttu. Chu Yu itiraz edemeden önce Xie Xi parmaklarını şıklattı ve parmaklarının ucunda hafif bir alev ortaya çıkarak etraflarını aydınlattı.

 

Boş bir odanın içindeydiler.

 

Chu Yu etrafa bakınırken elbette sadece o ve Xie Xi’nin buraya ışınlandığını fark etti.

 

O kılıcın olayını ve onu gördüğünde Lu Qingan’ın neden soğukkanlılığını kaybettiğini ve dikkatinin dağıldığını bilmiyordu. Chu Shuanghe tarafından kurulmuş bir tuzak olmalıydı.

 

Burası, Chu Shuanghe’nin üssü olabilir miydi?

 

Chu Yu bir süre bunun üzerine düşündü. Birkaç önlem aldıktan sonra dikkatli bir şekilde kapıyı açtı, bir adım geriledi fakat karşılaştığı şey hayal ettiği gizli silahlar ya da zehirli duman tuzağı değildi.

 

Bambu bir perdeyi andıran manzara, güzel yıldızlı bir gökyüzünü gözler önüne serdi ve altındaki ince yeşim sıtma ağacı dalları, masmavi bir ışıkla parlayan çiçekleri gizliyordu. Çok uzağında olmayan uçsuz bucaksız bir göl, geniş bir sarayla birlikte yakınlardaki büyüleyici bir binayı yansıtıyordu.

 

Bu yer de ne lan? Chu Yu’nun kafasında bir ampul parladı. Çenesini okşadı ve Xie Xi’yi dürttü. “Yine illüzyonda mıyız?”

 

Xie Xi bakışlarını Chu Yu’ya indirdi ve hafifçe gülümsedi. “Eğer Shidi gerçekten bir illüzyonda olsaydı Shixiong burada duruyor olmazdı.”

 

Xie Xi’nin gülümsemesinde bir gariplik olduğunu sezmesine rağmen Chu Yu merakını bastıramadı. “Nerede olurdum?”

 

Xie Xi, eğilirken daha da geniş gülümsedi. Chu Yu’nun kulağına fısıldarken sesi yumuşak ve çekiciydi, o kadar yakındı ki dudakları neredeyse kulağına değecekti. “Yatakta.”

 

…..

 

Ha!

 

Ayartılıyor muydu?!

 

Yorum barajı kapalı olsa bile Chu Yu, o kokuşmuş kadınların çığlıklarını hayâl edebiliyordu. Xie Xi’yi uzaklaştırdı ve belindeki ellerini itti. Yüzü boş ve ifadesizdi, solgun bir yüzle “Sorun çıkarmayı bırak.” dedi.

 

Xie Xi vazgeçmeye ve herhangi bir bahaneyi dinlemeye isteksizdi. Chu Yu’ya sarılmaya devam etti ve “Shixiong, seni çok özledim.” diye yakındı.

 

Az çok krizantemini düşününce…

 

Chu Yu’nun yüzü ifadesizdi, serbest kaldı ve odadan dışarı çıktı. Her tarafa bakındı. Körü körüne arkalarındaki sarayı keşfetmek için acele etmemelilerdi. Bölgedeki her yeri gezmek daha iyiydi böylece Lu Qingan’ı bulabilirlerdi.

 

Chu Yu bu kararı düşünüp taşındı ve ona garip bir şekilde bakan Xie Xi’ye döndü. Eliyle Xie Xi’yi çekti ve ormanlık alanın yakınlarındaki yürümeleri gereken yeri gösterdi. “Bir şakadan ibaretti. Gidip diğerlerini bulalım.”

 

Xie Xi önerisini dinledi ve ileri doğru yürüdü. Gözlerindeki ifade okuması güçtü. “Beklenmedik bir şekilde, Shixiong benimle yalnız kalmak istemiyor mu?”

 

Bu çocuk nasıl gittikçe bu kadar zeki oluyor…?

 

Chu Yu iç çekti ve burun kemerini ovdu. “Shizun’u bulup hemen ona katılmalıyız. Chu Shuanghe kendi başımıza halledebileceğimiz biri değil. Ona rast gelirsek bu iyi olmaz.”

 

Xie Xi’nin şu anda gergin görünen yüzüne bakan Chu Yu sınırlarını aştı ve Xun Sheng’i kullanmaya çalıştı. Kılıcın ansızın bilinmeyen bir güç tarafından baskılanmasını beklemiyordu. Bir metre uçtuktan sonra kılıç bir ‘cup’ sesiyle yere düştü. Yıldız haritasındaki parlayan ışıklar da kaybolmuş gibi görünüyordu. Bu yer artık biraz uğursuz gibiydi ve Anıt Mezar Harabelerine benziyordu.

 

Chu Yu şu anda yarı yarıya Xie Xi tarafından taşınıyordu. Kalbindeki duygular çok karmaşıktı. Göle yaklaştıklarında aşağı baktı ve kalbini dehşete düşüren ve korkutan bir şey gördü.

 

Umulmadık bir şekilde göl, onun ve Xie Xi’nin yansımasını göstermiyordu.

 

Xie Xi’yi çekti ve bir an için tereddüt etti. Xie Xi onu suyun kenarından uzaklaştırdığında göle bir şey atmaya hazırlanmıştı, elinde boş bir tılsım vardı.

 

Neredeyse aynı anda, gölün her tarafı ısınıyormuş gibi görünüyordu ve yüzeyi şiddetle fokurdamaya başladı. Neredeyse bir sonraki nefesinde gölden küçük bir akrep çıktı. Kuyruğundaki zehirli iğne yükseldi ve güçlü bir elektrik akımıyla yüklenmiş gibi donuk mavi bir ışıkla parladı.

 

Chu Yu yutkundu ve arkasına baktı. Artık tüm bölge zehirli akreplerle örtülmüştü. Ürperdi.

 

Görünüşe göre şu anda sonsuz bir akrep seliyle karşı karşıyaydılar. Buraya geldiklerinde o ve Xie Xi kaçmak için kılıçlarını kullanamamıştı. Altın Işık Tabağı da on yıl önce hasar almıştı bu yüzden kaçmak neredeyse imkansızdı. Bu yerde sadece tılsımlarını ve ruhsal güçlerini kullabilirlerdi ve kim bilir karanlıkta diğer yaratıklardan kaç tanesi onlara bakıyordu.

 

Telaşla mekanlar arası yüzüğünde işe yarar bir şey var mı diye bakındı, sonunda yeşim bir kutu bulana kadar uzun bir süre detaylıca etrafı araştırdı ve kutuyu çıkardı.

 

Chu Yu’nun yeşim kutuyu çıkardığını görünce Xie Xi’nin yüzündeki ifade ilgisizdi ta ki kutuya bir göz atana dek. Hızlı bir bakışla kutunun içindekini hatırladı. Hafızası akıllara ziyandı. “Xing Yan otu?”

 

Chu Yu, Xie Xi’nin omzuna hafif hafif vurdu.

 

Beklenmedik şekilde çok uzun zaman önce yaşanan şeyleri hâlâ hatırlıyordu… Açık arttırmaya gittiğini ve çocuğun nasıl müstakbel eşiyle bir saç tokası için bozuştuğunu anımsıyordu; çırak gider, dükkan kalır.

 

Artık ana karakterin bir hareme ihtiyacı yoktu… Onun gerçek bir aygır karakterine, harem ustasına dönüşmesi için Sistem’in belirlediği şart artık gerçekleştirelemezdi.

 

Chu Yu geçici bir üzüntü hissine sahipti. Başını salladı. “Zehirli akrepleri buraya çekmek için Xing Yan otunu kullanacağım. Kaçmak ve ormanlık alanda beni beklemek için bu fırsatı değerlendirmelisin.”

 

Xie Xi’nin yüzü fark edilemez bir şekilde değişti.

 

Xie Xi’nin tepkisinden bihaber Chu Yu, tedbirli bir şekilde akreplere baktı. Yüzüğündeki sürat tılsımını, zehir saldırılarından mükemmel bir şekilde kaçınmasında ona yardımcı olması için nasıl kullanacağını merak ediyordu.

 

Xie Xi, yoğun tepkisini bastırdığını gösteren bir gülümseme sergiledi. Kısık bir sesle: “Çok uzun yıllar geçti fakat Shixiong hiç değişmemiş.”

 

Chu Yu şaşırmıştı ama hemen sonra neler olduğunu anladı. “İçini rahat tut çünkü bu kez seni bırakmayacağım.”

 

Xie Xi’nin yüzündeki ifade hâlâ karanlıktı. “Shixiong, sana tekrar inanmaya istekli değilim. Asla bana güvenmedin. Seni koruyabilirim.”

 

Çok fazla akrep var, hepsini öldüremezsin…

 

Elbette Chu Yu ana karakterin gücüne güveniyordu ama sadece ana karakteri korumak onun için alışkanlık olmuştu. Garip. Ana karakterin uyluklarına sarılmak iştemişti fakat… Habersizce uyluklarına değil üçüncü bacağına sarılmıştı.

 

Xie Xi sakince dudağını yaladı ve artık söyleyecek bir söz yoktu. Duan Xue’yi kınından çıkardı, iç gücünü şarj ettikten sonra harekete geçmeyi beklerken soğukça zehirli akreplere baktı.

 

Kılıcını tek bir kez salladı.

 

Doğan güneşten gelen ışık huzmesi gibi altın bir kılıç ışığı, izleyicilerin gözünü kamaştıran bir hale içinde ortaya çıktı. Xie Xi’ye yardım etmeye hazır bir şekilde bekleyen Chu Yu, kar ve buz gibi eriyen yüz binlerce zehirli akrep yığınına boş boş baktı, altın kılıç ışığı tarafından kuru ot ezmek ve çürük odun parçalamak kadar zahmetsiz bir şekilde ezilmiş, aniden yok olmuşlardı.

 

Bu ne *****! Bu anormal olmaktan çok uzak?!

 

Ana karakterin halesi gerçekten büyük bir güçlendirme!

 

Chu Yu istemsizce yutkundu ve sonunda orijinal romanda Chu Ailesinin ana karakter tarafından nasıl yok edildiğini anladı.

 

Xie Xi, Duan Xue’yi geri çekti, sessizce Chu Yu’a dik dik baktı. Gözleri hafifçe kan çanağına dönmüştü. “Shixiong, seni koruyabilirim demiştim. Bir şey yapmana ihtiyacım yok…”

 

Chu Yu hemen onu yatıştırmaya çalıştı. “Fark ettim.”

 

Xie Xi açıklanamaz bir şekilde sinirlenmişti. “Kesinlikle anlamıyorsun!”

 

Chu Yu, onun kan çanağı gözlerine baktı ve ansızın kafasında Chu Sheng’in sesini duydu.- Xie Xi çıldırmış.

 

Çıldırmış, Qi Sapmasına eğilimli olduğu anlamına mı geliyor?

 

O ihtimali düşününce gerçekten de ana karakterin ruh hâli istikrarsız ve tahmin etmesi zor olmuş gibi görünüyordu. Bazen tatlı ve yumuşak davranıyor ardından zaman zaman kasvetli oluyordu. Bu muhtemelen, on yıl önce geçirdiği şokun onun Qi Sapmasına meyilli olmasına neden olduğundan dolayıydı.

 

İlk önce Chu Yu, bu konuyu önemsemeden onu sakinleştirmeye çalışacaktı.

 

Ağzı kurumuş bir hâlde Chu Yu dikkatlice yaklaştı, çekinerek uzandı ve Xie Xi’ye sarıldı. “Shidi, sakin ol… Bu kez seni bırakmayacağım.”

 

Xie Xi: “Shixiong, senden hoşlanıyorum. Sen benden hoşlanıyor musun?”

 

Chu Yu hemen “Hoşlanıyorum.” diye cevapladı.

 

Xie Xi duraksadı, hevesli ve parlayan gözlerle Chu Yu’nun çenesini kaldırdı. “‘Hoşlanıyorum’ derken ne demek istediğimin farkında mısın?”

 

Chu Yu, o gözlerin içine baktığında soğuk terler döktü ve krizanteminin kasıldığını hissetti.

 

Xie Xi’den nefret etmeyeceğini ve iğrenmeyeceğini biliyordu ama aşk olup olmadığı… Duyguları net değildi.

 

O… gerçekten homo muydu?

 

Chu Yu bu düşünceden dolayı açıklanamaz bir şekilde kederle ve öfkeyle dolmuştu.

 

Xie Xi göz kırpıştırdı ve fısıldadı: “Shixiong, o gece beni öpmenin nedeni neydi?”

 

Gerçekten homo olup olmadığımı anlamaya çalışmak için balık avına çıkmıştım…

 

“Eğer benden hoşlanmıyorsan o zaman bu şekilde beni kışkırtmana gerek yok değil mi?” Xie Xi duraksadı. “Ne zaman seni elde etmeye çalışsam beni ittin fakat hiç sorumluluk almadın. Beni kışkırtıp ardından gitmemi istedin…”

 

Hadi konuyu değişelim, olur mu?

 

Chu Yu içerleyerek: “Shidi, ne demeye çalışıyorsun?”

 

“Sadece Shixiong’un benden hoşlanıp hoşlanmadığını soruyorum.”

 

Ondan hoşlanmamak… Uzun yıllardır birlikte seyahat etmişlerdi, nasıl olur da Xie Xi’den hoşlanmazdı? Ama Xie Xi’yi sevdiğini söylemek…

 

Gerçekten de… onu biraz seviyordu.

 

Chu Yu sonunda kendine çok şaşırmıştı. Xie Xi’nin sonsuz ümitle parlayan gözlerine bakınca kalbi aniden yumuşadı. Xie Xi’yi hayâl kırıklığına uğratmak istemiyordu. Gözlerini kapatıp dişlerini gıcırdattıktan sonra bir karara vardı ve her ne olursa olsun bunu yapmaya karar kıldı, ağzından şu iki kelime çıkıverdi: “… Seni seviyorum.”

 

Söyledi! Söyledi! Gerçekten yüksek sesle söyledi!

 

Söylemesi o kadar da zor gibi görünmüyordu.

 

Chu Yu yalnızca hiç pişmanlık duymamakla kalmadı aksine sonunda üstünden bir yük kalkmış gibi bile hissetti. Bulutlar bölünmüş ve üstündeki mavi gökyüzünü ortaya çıkarmıştı. Kalbi rahatladı ve gülümsedi. “Çok yılışıksın. Bunu sevmesem bile yine de seviyorum gibi görünüyor.”

 

Xie Xi’nin yüzündeki hayal kırıklığı yavaş yavaş yok oldu ve ansızın yerini hayret aldı ve ardından dünyanın en mutlu insanı olmuş gibi neşeyle çılgına döndü.

 

Chu Yu’nun kalbi daha da yumuşadı ve zihninde bir düşünce ortaya çıktı: Xie Xi mutlu olduğu sürece her şey yolunda…

 

Xie Xi’nin gözleri parladı ve en ufak bir tereddüt dahi olmadan: “Shixiong, hadi yapalım!”

 

…..

 

Sözlerini geri almak istiyor.

 

Kayıtsız bir yüzle Xie Xi’yi itti ve ormanlık alana doğru yürüdü.

 

Xie Xi uzandı ve yüzünde gülücüklerle Chu Yu’yu sarmaladı, elini kaldırdı ve nazikçe öptü. Yeterli değildi. Chu Yu’nun on parmağının hepsini de öptü.

 

Chu Yu’nun kalbi erimişti, Xie Xi’nin gülümseyen ifadesiyle savaşamadı. Küçük bir hayvan kendini Chu Yu’ya sürtüyor gibiydi. Xie Xi’nin hareketlerinde sabırsızlık izi yoktu, yalnızca sonsuz müsamaha ve sevecenlik vardı.

 

Chu Yu’nun karşı çıkmadığını görünce Xie Xi’nin gülümsemesi büyüdü. “Shixiong, bunu hatırlıyor musun?”

 

Chu Yu ona baktı. Kalbi soğuktu ve Xie Xi’nin iyi bir şey söylemeyeceğini hissetti.

 

Xie Xi tatlı ve yılışık bir tavırla güldü, yumuşakça: “On yıl önce Ye Şehrinde şeytani böcekleri öldürmeye gittiğimiz zaman, yol boyunca dinlenmek için bir kasabada durmuştuk ve Shixiong bana söz vermişti…”

 

Belli belirsiz bir şey hatırlarken Chu Yu’nun kirpikleri hafifçe çırpındı.

 

Xie Xi: “Shixiong, Shidi ne zaman isterse o zaman balık yiyebilir demişti.”

 

Chu Yu. Chu Balık. Balık…

 

Balık yemek. Balık yemek. Balık yemek.

 

Chu Yu: “…”

 

O zaman herhangi bir sorun fark etmediği doğruydu ama şimdi bu sözü açık bir zihinle tekrar duyunca, bu kulağa… son derece belirsiz geliyordu.

 

Ama artık Xie Xi böyle bir yolla kendi benliğini ortaya çıkarmıştı. Chu Yu sadece yılışık bir çocuk olduğunu düşünüyordu ama aslında şey yapmaya cüret de ediyordu…

 

Bugün krizantemini korumak kolay olmayacaktı.

 

Chu Yu sakince etrafındaki hafif ışık yayıyormuş gibi görünen ağaçlara baktı. Bir şaşkınlık sesi çıkardı ardından açık açık konuyu değişti. “Shidi, bak. Bu ormandaki ağaçlar parlıyor. Ağabeyimi gördüğümde bunu ona söylemeliyim. Akçaağaç Vadisi, akçaağaçlarla dolu lakin yeni bir tür getirerek ağaç çeşitliliğini arttırmak güzel olur…”

 

Xie Xi, parmaklarını birbirlerine kenetledi ve tam olarak gülümseme olmayan bir tebessümle “Shixiong, balık yemek istiyorum.” dedi.

 

Chu Yu sonuna kadar aptalı oynamaya karar verdi. “Ah evlat, yaygara koparma. Bu berbat yer çok ürkütücü. Daha yeni gördün gölde hiç balık yok sadece zehirli akrepler var. Bu yerden ayrıldıktan sonra istediğin kadar balık yiyebilirsin…”

 

Henüz konuşmayı bitirmemişti ki aniden Xie Xi onu vücuduyla iterek ağaca çarptırdı. Kenetlenen on parmak da hareket edemesin diye kafasının üstüne bastırıldı.

 

Chu Yu çılgınca karşı çıktı. “Xie Xi, tehlikeli bir yerdeyiz!”

 

Xie Xi bakışlarını ona indirdi ardından dudaklarından öpmek için eğildi, geniş bir sırıtışla: “Shixiong, korkma. Öncesinde alanı çoktan kontrol ettim. Burası sessiz, herhangi bir canavar ya da şeytani ruh yok. Zehirli akrepler yalnızca gölün oluşturduğu şekillerdi ve tehlikeli değildi. Burası tehlikeli değil. Bir ölüm aurasına sahip değil ve korkmaya gerek yok. Bence buranın sahibinin, ziyaretçiler için kötü niyetleri yok…”

 

… Sadece bir serap mı?

 

Chu Yu gözyaşlarına boğulmak istiyordu.

 

Beklendiği gibi ana karakter engin bir bilgiye sahipti…

 

Xie Xi’nin öpücükleri Chu Yu’nun boynuna indi, boynunun en hassas noktası olduğunu biliyordu. Xie Xi dilini çıkarıp boynunu yaladı. Boğuk bir gülüşle “Endişelenme.” dedi.

 

Chu Yu, dizleri güçten düşene kadar yalanmıştı ama yine de ahlâki bütünlüğe sıkıca yapıştı. “Biz… Çıktıktan sonra yap… İlk önce buradan çıkmalıyız…”

 

“Ayrıldığımızda yalnız kalma şansı bulamayız.” Xie Xi pınar suyu gibi parlayan gözlerle bakışlarını kaldırıp ona baktı. “Shixiong, çok geç kalmış oluruz.”

 

 


Veee yılın son bölümünün sonuna gelmiş bulunmaktayız. Koca bir yılı daha geride bırakıyoruz. Umarım 2025 sizin için sağlıklı, huzurlu ve neşeli bir yıl olur. Hepinizi çook seviyorum öpüldünüzz(^з^)

 

Etiketler: novel oku Everyday the Protagonist Wants to Capture Me [Novel] Bölüm 33: Sabırsızlanıyorum, novel Everyday the Protagonist Wants to Capture Me [Novel] Bölüm 33: Sabırsızlanıyorum, online Everyday the Protagonist Wants to Capture Me [Novel] Bölüm 33: Sabırsızlanıyorum oku, Everyday the Protagonist Wants to Capture Me [Novel] Bölüm 33: Sabırsızlanıyorum bölüm, Everyday the Protagonist Wants to Capture Me [Novel] Bölüm 33: Sabırsızlanıyorum yüksek kalite, Everyday the Protagonist Wants to Capture Me [Novel] Bölüm 33: Sabırsızlanıyorum light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X
İçerik Uyarısı
Uyarı, "Everyday the Protagonist Wants to Capture Me [Novel] Bölüm 33: Sabırsızlanıyorum" reşit olmayanlar için uygun olmayan şiddet, kan veya cinsel içeriğe sahip olabilir.
Onayla
Çık