Koyu Switch Mode

Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 94: Uyanış 

A+ A-

Çevirmen: Ari


Bölüm 94: Uyanış 

Wu Xingxue, anıların ve acının karmaşasında yüzerken kendini bir bariyerin içine kapatmıştı. Bir süre henüz insana dönüşmediği, yalnızca ilahi ağaç olduğu zamanlara geri döndüğünü sandı. Etrafında bir kaos vardı ve o da bu kaosun içinde yalınayak duruyordu. 

Bir an nedense sessizce güldü. 

Aşırı derecede üzgün ve kızgın olduğunda gülümsemesinin tuhaf olduğunu fark etmişti. Acının neredeyse dayanılmaz hale geldiği günlerde bilinçaltı tepkisi hâlâ gülmekti. 

Sessiz kahkahasıyla vücudu hafifçe titriyordu. Sonunda güçlükle ayağa kalkabildi ve eğildi. 

İnsanlar acı çekerken daima acıya neden olan yere sertçe bastırmak isterler. Ama elini kaldırdığında koyacak hiçbir yer bulamadı ve tekrar indirdi. 

Hafızasında ona farklı yaşlarda farklı isimlerle hitap eden sayısız insan ve ses vardı. 

“Ölümsüz” 

“Lingwang” 

“Lord” 

“İblis” 

Her kelimeyi dinler, her sese karşılık verirdi. Şimdi birdenbire yorgun görünüyordu ve kulakları sağır olmuş gibiydi. 

Yüzlerce yıldır hiç göstermediği yorgunluk o anda çok belirgindi ve artık ne hareket etmek ne de gözlerini açmak istiyordu. 

Tam bitkinlik ve acı tsunamisi doruğa ulaştığında, aniden birinin ona yavaşça tekrar seslendiğini duydu. Bu diğer lakaplar gibi değildi. 

Sadece basit bir isimdi: Wu Xingxue. 

Bir an irkildi ve başını kaldırdığında önünde, kaosun arasından çıkagelen belirsiz bir figürün elini tuttuğunu gördü. 

Onu bir yere sürüklemek ya da kozasından* zorla çıkarmak için değildi. Sadece parmaklarını tuttu ve hepsini kenetleyip onun önünde durdu. 

Ç/N: Kozadan kastı bariyer. 

Figür başını indirdi ve “Wu Xingxue, dışarı çıkmak ister misin?” diye sordu. 

Wu Xingxue cevap veremeden karşı taraf fısıldadı, “İstemiyorsan da sorun değil.” 

Derin sesi etraftaki tüm kaosa rağmen biraz yumuşaktı. 

“Ben buradayım,” dedi. 

“Hep seninle olacağım.” 

Bunaltıcı anılar hâlâ fırtınalı bir deniz gibi Wu Xingxue’ye doğru yükseliyor, onu kaplıyor ve boğuyordu. Hâlâ o kadar acı çekiyordu ki kozanın dışına çıkmak istemiyordu. 

Ama artık o kadar da zor değil gibiydi. 

Kuşsuz Topraklar’ın buz ve kar nedeniyle donduğu yedinci gündü ve tüm malikane beyaza bürünmüştü. 

Bariyer hâlâ tüm dünyayı engelliyordu ve son derece soğuk bir enerji dışarı yayılmaya devam ediyordu. Yatağın üzerindeki buz donuyor, eriyor, eriyip tekrar donuyordu. Tıpkı Xiao Fuxuan’ın elinin bariyerinin içine uzanması gibiydi; kan akışı durdu, sonra tekrar aktı ve tekrar durdu. 

Yedi gün boyunca izlemesine rağmen, Ning Huaishan yatak odasına her adım attığında ve Xiao Fuxuan’ın defalarca iyileşen ve bol miktarda kanayan elini her gördüğünde hala şok hissediyordu ve kafa derisinin uyuştuğunu hissetmekten kendini alamıyordu. 

İlk başta onu ikna etmeye çalıştı ama daha sonra Tianxiu’nun kendine özgü bir tavır takındığını ve onu hiçbir şekilde ikna edeyeceğini fark etti. 

Böylece her gün sessizce geldi, gözlerinde endişeyle kanepenin yanında durdu ve bir süre ona baktıktan sonra sessizce uzaklaştı. 

Bugünün de aynı olacağını düşünmüştü. Beklenmedik bir şekilde yatağın yanına varır varmaz çok hafif bir ses duydu. 

Ning Huaishan şaşkına döndü, “Bu ses ne?” 

Neredeyse çok fazla endişelendiği için halüsinasyon gördüğünü düşünüyordu. Ancak Tianxiu başını kaldırdığında onun da bu sesi duymuş gibi göründüğünü fark etti. 

Ning Huaishan, “Tianxiu, sen de duydun mu? Sanki bir şeyler kırılmış gibi ses duydum.” dedi. 

Xiao Fuxuan uzun süre konuşmadı. Tekrar tekrar yaralandığı için sesi kısıktı. Gözleri sesi takip etti ve bir yere düştü, ardından “Ses rüya çanından geliyor,” dedi. 

Ning Huaishan irkildi ve hemen baktı, sesin gerçekten de Chengzhu’nun belinde asılı olan rüya çanından geldiğini fark etti. 

Daha öncesinde, beyaz yeşim çan, yeşim özünden etkilendiği için hafifçe titriyordu. Şu anda bunun Wu Xingxue’nin yaydığı baskının çok güçlü olması ve buna dayanamamasından mı yoksa başka bir şeyden mi kaynaklandığı belli değildi. Artık üzerinde orijinal çatlaklardan daha derin ve daha fazla sayıda küçük çatlak vardı. 

Az önce çıkan çok hafif çatlama sesi de bundan kaynaklanıyordu. 

Ning Huaishan şaşırmıştı, “Bu çanın nesi var? Tamamen kırılacak mı?” 

Xiao Fuxuan’ın dudakları dümdüzdü ve cevap vermedi. 

Fakat tahminlerine göre tamamen parçalanmamalıydı. 

Rüya çanı çaldığında rüya gördürebilir ve insanlara geçmişi hatırlatabilirdi. O anda rüya çanı titrerken yeni çatlaklar oluşmaya devam etti ve çınlama aniden kesildi, bu da rüya çanının etkisinin yakında sona ereceği anlamına geliyordu. 

Rüya çanının etkisi durursa geçmişte sıkışıp kalan Wu Xingxue yakında uyanabilirdi. 

Xiao Fuxuan beyaz yeşim çana baktı. Bunu fark etmeden önce bir anlığına şaşkına döndü ve aniden gözlerini kaldırdı. Uzun süredir hareket etmemişti ve kaşlarında donmuş kar taneleri vardı. Bu sırada gözlerini kaldırır kaldırmaz birkaç kar tanesi eridi ve gözlerine yayıldı. 

Kar taneleri şaşırtıcı derecede soğuktu, Xiao Fuxuan gözlerini kıstı. 

İşte o anda bariyerin ardındaki Wu Xingxue gerçekten gözlerini açtı. 

Tüm malikâne sessizliğe büründü ve o an sonsuz bir uzunluğa yayıldı. 

Xiao Fuxuan hareket eden kirpiklere baktı, dili tutulmuştu. Aklını başına toplaması uzun zaman aldı. 

“Wu Xingxue,” dedi yumuşak bir sesle. 

Bariyerin içindeki kişinin başı öne eğikti, duruşu hiç değişmemişti. Kirpikleri kıpırdamasaydı kimse onun uyanık olduğunun farkına bile varmazdı. 

Xiao Fuxuan aşağıya baktı ve Wu Xingxue’nin kırmızı gözlerini gördü. 

Aniden, sanki ince iğnelerle yoğun bir şekilde bıçaklanıyormuş gibi kalbinin acıdığını hissetti. 

Wu Xingxue’nin gözlerinin sisle kaplı olduğunu ve kırmızı olduğunu gördü. Uyanık olmasına rağmen gözlerini kırpamıyordu, bakışları sanki boşlukta bir noktada sessizce takılı kalmıştı. 

“Wu Xingxue.” Xiao Fuxuan ona tekrar yumuşak bir şekilde seslendi. 

Ama hiçbir yanıt alamadı. 

Xiao Fuxuan umursamadı ve sesini alçaltarak “Wu Xingxue” diye tekrar seslendi. 

Yine cevap yoktu. 

Yan taraftaki Ning Huaishan da birkaç kere seslendi, ardından Xiao Fuxuan’a döndü ve şöyle dedi: “Tianxiu, neden Chengzhu’dan hiçbir hareket yok?” 

Xiao Fuxuan bir an sessiz kaldı ve ardından şöyle dedi: “Beni duyamıyor.” 

Çok fazla anı vardı ve bu anıların içinde sıkışıp kalmıştı, gözlerini açsa bile duygu uçurumundan çıkmakta zorlanıyordu. 

Bariyer hâlâ kapalıydı, her şey engelleniyordu, bu yüzden diğer taraftaki kişi, tekrar tekrar söylenen “Wu Xingxue” kelimelerini duyamıyordu. 

Ancak bunu söyledikten sonra diğer kişiye tekrar “Wu Xingxue,” diye seslendi. 

Ning Huaishan sordu, “Tianxiu, az önce Chengzhu’nın duyamadığını söylemedin mi? Eğer duyamıyorsa seslenmek yararsız. Boşuna olduğuna göre neden Chengzhu’ya hâlâ sesleniyorsunuz? Sadece izlesek olmaz mı?” 

“Sadece izlemek çok rahatsız edici,” diye fısıldadı. 

Xiao Fuxuan gerçekten rahatsız hissediyordu. 

Ama bu rahatsızlık onunla ilgili değildi, eskiden Wu Xingxue ile olanlarla ilgiliydi. 

Cennetin yok olması nedeniyle Wu Xingxue’yi unuttuğu yıllarda ilişkileri şimdikinden farklı mıydı? 

Aslında hayır, hâlâ aralarında bir engel olan iki kişiydiler. 

Başlangıçta her şeyi unutan kişi bariyerin içindeydi, Wu Xingxue ise dışında duruyordu. Wu Xingxue’nin “bariyerin dışında” dururken hiç duyamadığı kaç kelime söylediğini merak etti. 

Şimdi sadece konumları değişmişti. 

Nasıl yalnızca izleyebilirdi? 

Ning Huaishan’ın geçmişteki olaylardan haberi yoktu. Şu anda sadece burnu ekşiyene ve kendini rahatsız hissedene kadar yatak odasında kaldığını biliyordu. 

Bu yüzden “çorba kazanını yakmak” ve “kalın giysiler bulmak” bahanesiyle aceleyle yan odaya saklandı. 

Xiao Fuxuan umursamadı, Ning Huaishan’ın söylediklerini net bir şekilde duymamıştı bile. 

Wu Xingxue’nin adını tekrar tekrar seslendi, bundan asla bıkmıyordu. 

Bilinmeyen bir sürenin ardından, bariyerin ardındaki kişi kırmızı gözlerini hafifçe hareket ettirdi ve yana baktı, ardından Wu Xingxue elinin birisi tarafından tutulduğunu gördü. 

O eldeki kaslar ve kemikler uzun, düz, ince ve güçlüydü ama sürekli yaralar açılıyor ve dışarı kan akıyordu. 

On parmağın kalbe bağlı olmasının verdiği hissin çok acı verici olması gerektiğini söylerler, ama bu yaralı parmaklar kendi parmaklarının arasındaki boşluklara hiç geri çekilmeyecek gibi kilitlenmişti. 

Wu Xingxue göz kamaştırıcı kırmızıya baktı ve aniden o eldeki kanı silmek için elini kaldırdı. 

Karşı tarafın ters vuruşuyla tutulduğu anda biraz irkildi ve sonunda kendisini saran anılardan kurtuldu. 

Wu Xingxue başını kaldırdı ve bariyerin önündeki kişiye baktı. Uzun bir süre sonra yumuşak ve kısık bir sesle “Xiao Fuxuan” diye seslendi. 

Bu ismi söylediğinde etrafındaki bariyer yavaşça yok oldu ama gözleri aniden kırmızı bir tabakayla kaplandı. 

O sırada Xiao Fuxuan eğilerek onu öptü. 

Kalbi sıkıştı ve sertçe atmaya başladı. Ama öpücüğü çok nazikti, sanki bir şeye zarar vermekten korkuyormuşçasına nefesi bile çok hafifti. 

Bu öpücükler Wu Xingxue’nin gözlerinin ucuna, burnunun ucuna ve dudaklarına düştü ve ona tekrar tekrar yüzünde dolaştı. 

Öpüştüğü kişinin gerginleştiğini ve yavaş yavaş gevşediğini hissedebiliyordu ve birbirine kenetlenen parmakları gerçekten de çok hafif titriyordu. 

Bu genellikle insanlarda görülen bir durumdu. Çok gerginlerse, çok fazla acı çekmişlerse ve sonra aniden güçlerini kaybetmişlerse titremeleri normaldi. 

Ama Wu Xingxue hiçbir zaman sıradan bir insan olmamıştı.  

Yine de elleri çok hafif titriyordu. Xiao Fuxuan’ın başını eğip vücudunun yorgun her yerini ve her parmağını öptüğünü gördü. 

Daha sonra kollarına alındı ve tamamen kucaklandı. 

Tuhaftı, aralarında ister şefkat ister aşk olsun, en mahrem şeyleri dahi yaşamalarına rağmen yine de bir kucaklaşmayla teselli buluyorlardı. 

Çenesini Xiao Fuxuan’ın omzuna yasladı ve diğer kişinin ona “Wu Xingxue, hâlâ acıyor mu?” diye sorduğunu duydu. 

Yumuşak bir şekilde, “Acımıyor.” diye cevap verdi. 

Cevap verdikten sonra bir süre sessiz kaldı ve aniden “Aslında…” dedi. 

Durdu, gözlerini kırpıştırdı ve fısıldadı: “Aslında biraz rahatsız edici.” 

Sık sık “korkmuş” ve “rahatsızmış” gibi yapardı ama gerçekte yaşadığında tek kelime edemedi. O anda aniden stresini atmak istedi ve Xiao Fuxuan’a “Canım acıyor.” dedi. 

“Xiao Fuxuan, birçok şeyin rüyasını gördüm. Bazıları Xiandu’dan, bazıları ise ölümlü alemdendi.” dedi. 

“Seninle Quedu Şehri hakkında konuştuğumu hâlâ hatırlıyorum.” 

“Yani sana Quedu’lu olduğumu söylediğimde her şeyi zaten anlamıştın, değil mi?” 

“Daha sonra tüm kılık değiştirmelerime rağmen beni tanıdın.” 

“Ne zaman kendimi gizlesem, gözlerime dokunmana şaşmamalı.” 

Her seferinde tek cümle söyledi. Konuştuktan sonra uzun bir süre sessiz kaldı ve yavaşça “Xiao Fuxuan,” dedi. 

“Hm?” 

“İki yüz otuz yıl gerçekten uzun bir süre.” 

Etiketler: novel oku Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 94: Uyanış , novel Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 94: Uyanış , online Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 94: Uyanış  oku, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 94: Uyanış  bölüm, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 94: Uyanış  yüksek kalite, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 94: Uyanış  light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X