Çevirmen: Ari
Bölüm 74: Xueli
Zhaoye Şehri’nin batı kesiminde çevresiyle uyumsuz bir malikane vardı.
Öncelikle bu malikane çok büyük değildi. Gösterişten zevk alan iblislerin ve şeytani kişilerin meskenleriyle karşılaştırıldığında, bu malikane Zhaoye Şehri’nde uzun süre kalmayacağı tahmin edilen, yeni biri tarafından inşa edilmiş geçici bir konaklama yeri gibi görünüyordu.
İlk olarak, diğer iblislerin malikanelerinde genellikle bir avuç ağıza alınmayacak şeyi saklamak için çukurlar ve hendekler bulunurdu. Veya kalıntıları gömmek için güzel ve büyük bir bahçeleri olurdu.
Ancak bu malikanede bunların hiçbiri yoktu. Yalnızca birkaç odayı çevreleyen küçük bir avlusu vardı.
İkinci olarak ise, Zhaoye Şehri’ndeki halk koyu renkleri seviyordu. Her şeyde göz alabildiğince koyu kahverengiler ve kırmızılar kullanıyorlardı. Başta bu, kan lekelerini örtmek içindi, ancak daha sonra yavaş yavaş birçok iblisin tercihi ve geleneği hâline geldi. Ancak bu malikane yeşil ve beyazdı. Yeşil yeşim yeşiliydi, beyaz ise saf beyaz değildi, biraz gül beyazını andırıyordu.
Malikane ilk ortaya çıktığında yoldan geçen iblisler onun kime ait olduğunu bilmeyerek alay ettiler, “Bu ne be, bizim bölgemize akademi inşa etmek için gelen bir bilgin mi? Kapının üstünde ‘Li’ kelimesi bile var.”
“Belki de ikiyüzlü, sıkıcı hayattan bıkıp Zhaoye Şehri’nde yaşamaya karar veren zengin bir ailenin iyi kızdır.”
“Bana ikisi de değilmiş gibi geliyor. Bu binada yeşim taşından oyulmuş kapı koruyucuları bile var. Ai, bakın, üstlerinde zinober lekesi dahi var. Bu iğrenç ve iddialı bir şey!”
İblis küfürlerini yuttu ve şöyle dedi: “Bu şey ölümsüz sektlerdeki serserilerin yapacağı türden bir şeye benziyor.”
“Hangi ölümsüz sektten bir delinin Zhaoye Şehri’ne adım atacağını düşünüyorsun!”
“Ölümsüz sekt demişken…”
“Umm, bu kişi… Yeni Chengzhu Feng olamaz değil mi?”
Çok geçmeden malikaneyi inşa eden kişinin gerçekten de yeni Chengzhu Feng Xueli olduğunu öğrendiler.
Çok uzun bir süre boyunca iblislerin hiçbiri, onlarla hesaplaşılacağı korkusuyla malikanenin önünden geçmeye bile cesaret edemedi.
Zhaoye Şehri’ndeki iblisler Chengzhu’larına karşı her zaman biraz korku doluydu ama korkularının anlamı biraz farklıydı. Örneğin, Wu Xingxue’nin zamanında hiç kimse Kuşsuz Topraklar’ın birkaç metre yakınına adım atmaya dahi cesaret edemiyordu. Ama Feng Xueli’nin Chengzhu olması, ondan sadece biraz uzak durmalarına neden olmuştu.
Çünkü pek çok kişinin de görebileceği üzere Feng Xueli’nin bu pozisyonuna gelişi pek ikna edici değildi ve koltuğu güvenlikten yoksundu.
***
Feng Xueli, Zhaoye Şehri’ne ilk geldiğinde Zhaoye Şehri karmakarışıktı. O zamanlar Xiandu’nun düşüşünün üzerinden henüz bir ay bile geçmemişti ve çöküşünün ortasında, büyük bir ölümsüz qi cennetten ölümlüler alemine akıyordu. Üstelik en lanet detay, iblislerin toplandığı Zhaoye Şehri’nin dev bir canlı hedef görevi görmesiydi. Ölümsüz qi otomatik olarak tüm gücüyle bu yere doğru akın ediyordu.
İblisler, ölümlü alemin ölümsüz sektleriyle mücadele edebilirdi ve bazı güçlü olanlar, küçük bir ölümsüze karşı dezavantajlı durumda olmazdı. Ancak Xiandu’nun ölümsüz qi’sinin tamamının bir anda saldırısına dayanamadılar.
Öyle ki, canlı canlı işkenceye maruz kaldıkları o uzun çan sesi sonrasında, Zhaoye Şehri’ndeki iblisler neredeyse tüm ruhlarının dağılacağını ve öleceklerini düşündüler. Ancak bir süre sonra talihleri döndü ve hayatta kalmayı başardılar.
O zamanlar Zhaoye Şehri’ndeki iblisler ya dışarı çıkmadan evlerinde saklanıyorlardı ya da hayati enerjileri ciddi şekilde yaralandığından harekete geçemiyorlardı.
Feng Xueli tam da bu sırada ortaya çıkmıştı, ne daha önce ne de daha sonra; zamanlaması tam olarak doğruydu.
Zhaoye Şehri’ne geldiğinde elinin boş olduğu ancak yanında bir hizmetçi olduğu söylenirdi. İlk başta bir malikane inşa etme konusunda isteksizdi ve Zhaoye Şehri’nde tesadüfen bir han bularak bir süre orada kalmıştı.
Zhaoye Şehri’ndeki bir han güzel bir yer olabilir miydi?
Orada bir süre kalma yeteneği olmayan herhangi biri muhtemelen ölecek ve kimsenin haberi olmadan ortadan kaybolacaktı.
Feng Xueli hana ilk girdiğinde hakkındaki söylentiler gizlice Zhaoye Şehri’ne yayıldı—
Herkes şehire yabancı birinin girdiğini söyledi, görünüşüne bakılırsa… zengin bir ailenin iyi kızı olduğunu söylemek çok da yanlış değildi. Ölümsüz bir sekttenmiş gibi giyinmişti ve duruşu, oturuşu, konuşması, hatta tavırları ölümsüz sektlerinkine benzer şekilde oldukça düzdü. Sokakta yürürken onun bahar yürüyüşüne çıkan bir bilgin olduğu söylense, kimse bundan şüphe etmezdi. Kötülük havası taşıyan tek şey boynunun sol tarafından yüzünün yan tarafına kadar uzanan dövmesiydi.
Zhaoye Şehri’ndeki restoranlar, hanlar, kumarhaneler ve meyhaneler asla ölümlülerin para birimini kabul etmezdi. Altın, gümüş ve değerli taşlar onlar için kesinlikle işe yaramazdı. Tarım aletleri kadar değerli değildi. Feng Xueli handa kaldığında, ücreti ruh taşları ve aletlerle ödemişti.
Söylenene göre hizmetçisi sonsuz bir çukura benzeyen brokar keseden avuç dolusu ruh taşını tereddüt etmeden çıkarmıştı. Bu, sıradan bir ölümsüz sekt üyesinin sahip olabileceği bir şey değildi.
Daha sonra Zhaoye Şehri’ndeki iblisler gizlice araştırdı ve onun Feng Sekti’nden biri olduğunu öğrendi. Feng Sekti’nin şu anki lideri Feng Juyan onun ablasıydı ve sekt büyüğü Feng Feishi ise onun ağabeyiydi. Feng Xueli, bu kuşağın en küçük kardeşiydi. Ve küçük kardeş geçmişte yüzünü nadiren göstermişti, en ufak bir varlık duygusundan yoksundu, bu yüzden insanların dikkatinden kaçmıştı.
Zhaoye Şehri’ndeki iblisler, ortalama her gün ölümsüz sektlerle karşılaşma konusunda eksik değillerdi. Sekt ne kadar büyükse, nefretleri de o kadar derindi. Mesela Hua Sekti ve Feng Sekti onların eski düşmanlarıydı.
Bu noktada Feng Xueli’ye nasıl tahammül edebilirlerdi? Bu nedenle Feng Xueli handa ilk kaldığında neredeyse her gece saldırılarla karşılaşıyordu.
Zhaoye Şehri’ndeki hareket edebilen her iblis onu “selamlamak” için yanına gitmişti. Başlangıçta onu biraz hırpalamak ve zorluğu tattırmak istiyorlardı. Kim gidenlerden hiçbirinin sağ salim dönemeyeceğini bilebilirdi ki?
Böylece Feng Xueli’nin handa kaldığı bir yıl boyunca saçının tek teli bile zarar görmese de, Zhaoye Şehri halkı birer birer siyah ve mavi yüzlere büründü.
İblislerin arasında tek bir kural vardı: Güçlüler en başta olmalıydı ve içlerinde en güçlüsü “Chengzhu” unvanını almalıydı.
Ama sıra Feng Xueli’ye gelince, hepsi onun yüzünden kayıplara uğramış olsa da, bunu kabul etmeye oldukça isteksizdiler. Çünkü Xiandu’nun çöküşü nedeniyle yayılan ölümsüz qi tarafından zorlanan iblislerin bakış açısına göre performansları zirvede değildi. Feng Xueli sadece iyi bir zamanlamaya sahipti ve büyük ikramiyeyi ucuza almıştı.
Feng Xueli’nin konumunu hak etmediğini kanıtlamak için bazı iblisler sık sık misilleme yapmaya giderdi.
Ama kavga etmekten hoşlanmıyorlardı, üstünlük sağlayamadıklarını anlayınca kuyruklarını çevirip kaçıyorlardı. Halat çekme yarışı bir yılın kısa bir bölümünde daha devam etti ve Feng Xueli hâlâ en ufak bir yaralanma almamıştı.
Yarım ay sonra, sonunda Feng Xueli’nin yaralandığını öğrendiler!
Ama onu yaralayan kişi bir insan değildi, Kuşsuz Topraklardaki mühürdü.
Ve o andan itibaren Zhaoye Şehri’nin bildiği tek şey, Feng Xueli’nin bu süre boyunca bir handa kalmasının ve kendi malikanesini inşa etmemesinin sebebinin Kuşsuz Toprakları ele geçirmek istiyor olmasıydı.
Böylece tüm iblislerin dikkati “Kuşsuz Topraklar”a çekildi. Her gün, Feng Xueli’nin bu kadar önemsediği malikanenin gerçekten özel olan yönünü bulmak için beyinlerini zorluyorlardı. Bu şekilde Feng Xueli’yle kavga etmek isteyen iblislerin sayısı azaldı.
Ve Feng Xueli, Kuşsuz Toprakların mührü tarafından kesilen elini büyütmek için handa inzivaya çekildi.
İnsanlar onun hakkındaki haberleri tekrar duyduğunda, bu “zengin bayan”ın geçici malikanesi aracılığıyla olmuştu.
Malikane gerçekten oldukça küçüktü ve pek fazla insanı barındıramazdı. Ama tuhaf Feng Xueli’ye göre yeterliydi.
Daha sonra Zhaoye Şehri’ndeki az sayıda insan onu takip etti ama hiç kimse onun malikanesinde uzun süre kalamadı. Başından sonuna kadar yanında kalan tek kişi, Feng malikanesinden çıkana kadar onu takip eden hizmetçisiydi.
Bu hizmetçi, yüzüne yıldırım düşse bile kaybolmayacak gülümsemesiyle tanınıyordu ve “Xiao Hu” olarak biliniyordu.
***
Şu anda Feng Sekti’nden gelen bu efendi ve hizmetçi çifti “Li” Malikanesi’nin oturma odasındalardı.
“Li” Malikanesi’ne gelenlerin hepsi biliyordu ki, buranın aslında kapısı veya penceresi olmayan tek bir odası vardı, içeride sadece bir paravan bulunuyordu. Odaya düzgün bir şekilde yerleştirilmiş birkaç masa ve oturak vardı. İlk bakışta ölümlüler alemindeki okullara benziyordu.
Ancak eğer ölümsüz bir sekt üyesi tarafından görülseydi, mobilyalarının belli bir ölümsüz sektin mürit salonundaki mobilyalarına çok fazla benzediği fark edilebilirdi.
Şu anda “mürit salonunun” sıraları boş değildi. Her masanın arkasında ve her oturağın üzerinde gençler oturuyordu.
Bu gençler, o yıllara özgü ince yapılı gençlere benziyorlardı. Saçları yukarıdan toplanmıştı ve hepsinin ellerinde fırçalar vardı, kağıtlar önlerine yayılmıştı.
Oturuyorlardı ama yine de oldukça itaatsiz görünüyorlardı. Birçoğunun biraz asi bir şekilde dizleri yukarıdaydı. Bazıları uslu uslu bağdaş kurarak oturmasına rağmen ileri geri, sağa sola sallanıp duruyorlardı ve ellerindeki fırçaları düzgün tutmuyorlar, sanki kılıç çalışıyorlarmış gibi gizlice hareket ediyorlardı.
İlk bakışta kitaplara sabrı olmayan, kılıca tutkusu olan gençlere benziyorlardı.
Xiao Hu kenarda duruyordu. Gençlere bir bakış attıktan sonra hemen gözlerini kaçırdı.
Böyle zamanlarda asla ikinci kez bakmaya cesaret edemezdi çünkü o gençlerin hiçbirinin yüzü yoktu…
Yedi-sekiz gencin tüm “mürit salonundaki” masaları işgal etmesi ve her hareketi o kadar hayat doluydu ki, gerçek canlı bir insanınkinden hiçbir farkları yoktu. Ama aslında onlar gerçek, yaşayan insanlar değildi; hiçbirinin yüzü yoktu.
Bu manzarayla ilk karşılaştığında Xiao Hu bile korkmuştu.
O sırada Feng Xueli’ye sordu: “Genç efendi, bunlar ne?”
Feng Xueli gençlere baktı ve cevapladı: “Mürit salonunun dekorasyonları.”
Bu cevabı duyan Xiao Hu’nun tüyleri diken diken oldu. Çiçek vazoları, fırça rafları, katlanır paravanlar veya benzeri mobilyalar açıklamaya değmezlerdi ama bu gençleri dekorasyon olarak kabul etmek gerçekten biraz tuhaftı.
Xiao Hu merakla daha fazlasını sordu: “Neden yüzleri yok?”
Feng Xueli, “Böylesi daha iyi.” diye cevap verdi.
Ondan sonra Feng Xueli daha fazla bilgi vermedi ve Xiao Hu’da onu sorgulamayı bıraktı.
Ta ki bir gün Xiao Hu bu gençlerin arasından geçene kadar. Bazıları parşömenlere dalmıştı, bazıları fırçalarıyla resim çiziyordu, bazıları ise tılsımları buruşturup top haline getiriyorlardı. Başını eğerek onlara birkaç kez baktığında, birdenbire bu gençlerin hareketlerinin farklı olmasına rağmen… aynı göründüklerini düşündü.
Yüzleri olmasa da ellerine ve figürlerine bakıldığında hepsi aynı kişiye benziyor gibiydi.
Bunları düşününce “mürit salonu” daha da tuhaf gelmeye başladı.
Xiao Hu bir süre Feng Xueli’ye baktığında belirsiz, tarif edilemez bir delilik hissetti.
Ama nasıl böyle olabilirdi?
Xiao Hu bunu tam olarak çözemedi.
Feng Xueli ile birlikte büyüdüğü düşünülebilirdi. Daha önce Feng Xueli hiç böyle değildi.
Feng Sekti’ne ilk getirildiğinde on yaşlarında sokakta dileniyordu. Feng Sekti’nin sıklıkla terk edilmiş çocukları yanına aldığını ve sekt lideri Feng Shulan’ın bile eski liderin biyolojik kızı olmadığını, daha sonra evlat edinilen bir kız olduğunu duymuştu.
Xiao Hu, Feng Sekti’ne girdiğinde Feng Shulan uzun yıllardır sekt lideriydi.
O zamanlar Xiao Hu, Feng Sekti’nin kötü bir lanete maruz kaldığına ve kandan çocuk sahibi olmakta her zaman zorluk çekeceklerine dair bazı doğrulanamayan söylentiler duymuştu. Ancak Feng Shulan bu söylentiyi bozdu. Herkesin bildiği üzere üç çocuğu vardı.
En büyüğünün adı Feng Feishi’ydi. Belki de “lanet” söylentilerinden dolayı, doğduğunda doğal yapısı iyi değildi ve ruhu zayıftı, dolayısıyla nasıl yetişim yaparsa yapsın bir üst limite sahipti. Ancak genç yaşta olağanüstü bir zekası vardı, sosyal becerileri mükemmeldi ve bu yüzden Feng Sekti’nin tüm öğrencileri onu çok seviyordu.
İkinci en büyük çocuk, Feng Feishi’den sadece bir yaş küçük olan Feng Juyan adında bir kızdı. Kılıç kullanmaya çok küçük yaşta başladığı söyleniyordu. Olağanüstü köklere, yetiştirme için mükemmel bir filize sahipti. Ancak ağabeyinin aksine onun mizacı soğuk ve sertti.
Öte yandan en küçük oğul Feng Xueli onlardan çok daha gençti. Feng Feishi’nin on sekiz yaşına geldiği yıl Feng Xueli doğmuştu.
Feng Xueli’nin doğduğunda oldukça tuhaf olduğu söylenirdi. Diğer çocuklar acıkınca ağlar, yorulunca ağlar, incinince ağlar, yalnız kalınca yine ağlarlardı. Ama Feng Xueli son derece sakindi. Günün çoğunu uyuyarak geçirirdi. Gözlerini kapatıp hareketsizce olduğu yerde kıvrılırdı, nefes alış verişi bile zorlukla fark ediliyordu. İlk bakışta hayatta olup olmadığını anlamak dahi zordu.
Görünüşü birçok insanı korkutuyordu.
Feng Sekti başlangıçta onun büyüyünce biraz daha iyi olacağını düşünmüştü ama öyle olmadı.
Üç ya da dört yaşındayken hâlâ son derece sessizdi ve nadiren konuşuyordu. Birisi onunla konuştuğunda ya da ona bir şey sorduğunda, her zaman başını ya aşağı yukarı ya da sağa sola sallardı. Bazen boş bir kabuk gibi bakışları boşluğa dalardı.
Sık sık avludaki bir ağacın altında tek başına çömelir, ağacın altındaki toprağa bakardı. Bir bakışı günün yarısı kadar sürerdi. Bir karınca kümesine mi yoksa başka bir şeye mi baktığı belli değildi.
Ateşi sevmiyordu, yanan şeylerin kokusundan hoşlanmıyordu ve çarpışan bıçakların sesinden de hoşlanmıyordu. Bazen müritlerin kılıçlarıyla geçtiğini gördüğünde, ağacın altından kalkıp içeri koşuyordu ama yine de müritlerin sırtlarına bakmak için başını dışarı çıkarmaktan da kendini alamıyordu.
Bu tavırdaki birinin aslında ölümsüz bir sektten doğmaması gerekirdi.
Neyse ki, Feng Shulan en küçük oğlunu geri çevirmedi ve hatta ona oldukça düşkündü. Ateşi sevmediği için ateşin yanına yaklaşmasına izin vermiyor, kılıçlardan hoşlanmadığı için kılıç alıştırması yapmaya zorlamıyordu. Bu kadar büyük bir sekt tekniklerden, yöntemlerden anlamayan birini yetiştiremez miydi?
Ama Feng Xueli ağabeyi ve ablasını çok seviyor gibi görünüyordu. Çocukluğunda sık sık mürit salonunun merdivenlerinde oturur, içsel teknikleri çalışan Feng Feishi ve Feng Juyan’a bakardı.
Kılıç alıştırması yaptıklarında ise tek kelime etmeden kaçardı.
Bir an, Feng Feishi ve Feng Juyan’ın saçları diken diken oluyor, kafa derileri o çocuğun bakışlarından uyuşuyordu ve sonra onun kuyruğunu çevirip koşmasıyla kahkahalara boğuluyorlardı.
Ancak yaş farkının bu kadar yaygın olması ve Feng Feishi ile Feng Juyan’ın çok çalışması nedeniyle küçük kardeşleriyle oynayacak zamanları yoktu. Bir süre sonra birbirlerine yabancılaşmaya başladılar.
Feng Xueli sekiz yaşına girdikten sonra artık ağabeyini ve ablasını izlemek için mürit salonuna gitmedi. Bütün gün kendi avlusunda kaldı, ne iç ne de dış kapılardan ayrıldı. Feng Shulan can sıkıntısından depresyona gireceğinden korktu ve ona eşlik edecek birini aramaya karar verdi.
Xiao Hu, Feng Sekti’ne girdiğinde yapması gereken tek şey Feng Xueli’ye eşlik etmekti.
Xiao Hu’nun gençliğinde, başkalarının ondan hoşlanmasına engel olan, gerçekçi bir mizaca sahip olduğu sık sık söylenirdi. Ama konu Feng Xueli’ye gelince bu faydalı bir özellik olmuştu.
O kadar gerçekçiydi ki, “Feng Xueli’ye eşlik edeceğine” söz verdiğinde ondan bir an bile ayrı kalmamıştı ve neredeyse gece gündüz onunla birlikteydi.
Feng Xueli nereye giderse gitsin, ne yapmak isterse istesin onu takip ederdi.
Bu şekilde birçok ay geçirdi. Bir insan ne kadar içe dönük ve utangaç olsa da alıştıkça değişirdi.
Böylece Feng Xueli gün geçtikçe Xiao ile daha çok konuşmaya başladı. Artık başını sallamaktan başka tepkiler de veriyordu ve ara sıra konuyu detaylandırıyor, hatta konuşmak, gülmek için inisiyatif alıyordu.
Xiao Hu’nun gözünde, Feng Xueli hızla büyüdüğü dönemde her zaman bilgili genç bir usta görünümüne sahipti.
Bu yüzden, Feng Xueli’yi takip ederek Feng Sekti’ne ihanet edeceğini ve iblislerin ini olarak anılan Zhaoye Şehri’ne gelip bir de Zhaoye Şehri’nin yeni Chengzhusu olacağını hiç hayal etmemişti.
Feng Xueli’nin tam olarak ne zaman değişmeye başladığını o bile net bir şekilde hatırlamıyordu.
Sadece Feng Xueli’nin çocukluğundan beri sık sık sersemlediğini, çoğu zaman günün yarısı boyunca kıpırdamadan belirli bir yöne baktığını, odaklanmadan, gözlerini kırpmadan durduğunu biliyordu.
Genel olarak Xiao Hu bu zamanlarda onu sinirlendirmez, sadece kenardan korurdu. Ama bir istisna vardı…
O sırada avluya birisi gelmişti ve Xiao Hu Feng Xueli’yi dürterek onu transtan çıkardı. O anda Feng Xueli birden kasıldı. Gözlerini kırpıştırıp ona bakmak için başını çevirdiğinde gözlerindeki ifade tamamen tuhaftı…
Gözleri sanki bir yabancınınmış gibi onu sakin bir şekilde ölçtü.
O anda Xiao Hu’nın kalbinde tuhaf bir düşünce belirdi; bu kişi Feng Xueli gibi görünmüyordu.
Ama bu düşünceyi hızla aklından uzaklaştırdı çünkü bir sonraki anda Feng Xueli sanki daha önceki yabancı bakış sadece bir illüzyonmuş gibi her zamanki görünümüne geri döndü.
Daha sonra bu durum sıklaştı.
Bir keresinde Xiao Hu ona şunu sormaktan kendini alamamıştı: “Genç efendi, siz… genç efendi misiniz?”
Feng Xueli şaşırmıştı, “Ne tuhaf bir soru.”
Xiao Hu, “O zaman neden bana öyle bakıyordunuz?” diye sordu.
Feng Xueli biraz düşündü ve “Sadece dalgın bir şekilde bazı şeyleri düşünüyordum ve sen seslendiğinde kendime gelmemiştim. Sana nasıl bakıyordum? Seni rahatsız mı ettim?”
Xiao Hu: “Hayır. Dilediğiniz gibi bakabilirsiniz.”
O olaydan sonra Xiao Hu bu konuyu sormayı bıraktı.
Kendisi gerçekçi düşünen bir insandı ve Feng malikanesine götürüldüğünde Feng Xueli’ye eşlik edeceğine söz vermişti, bu yüzden ona eşlik edecekti; başka hiçbir şeyin önemi yoktu.
Ama öyle görünüyordu ki o andan itibaren Feng Xueli’nin mizacı giderek tuhaflaştı. Bazen biraz utangaç, bilgili bir yapıya sahipti, biraz alay edip gülebiliyordu; bazen de sakin ve gizemliydi.
Bu onun ikiye bölünmüş ve biraz tuhaf görünmesine neden oluyordu.
Her ne kadar başkalarına yakın sayılmasa da bir süre sonra bu tuhaflık eninde sonunda fark edilecekti. Çocukken tuhaf bir mizacı vardı, bu yüzden herkes onun yaşlandıkça daha da tuhaflaştığını düşünüyordu. Fazla düşünmeden yavaş yavaş ondan korkmaya ve bilinçli olarak ondan uzak durmaya başladılar.
Feng Xueli gençken kılıçlara dokunmazdı ama daha sonra iyileşmişti, bu sebeple kılıç ustalığı hiç de kötü değildi ve ara sıra bazı deneyimler edinmişti, kılıç teknikleri belli belirsiz bir ustanın havasını bile taşıyordu.
Feng Juyan sekt lideri olduktan sonra ilk olarak küçük kardeşini mürit salonunun başına getirmeyi planlamıştı. Ama o ve Feng Feishi, Feng Xueli’deki tuhaflığın farkındalardı. Belki şüphelerinden, belki de tamamen hoşnutsuzluklarından dolayı yavaş yavaş fikirlerini değiştirdiler.
Zaman geçtikçe, Feng Sekti’nde yeterince yaşayan herkes Feng Juyan ve Feng Feishi’nin birlik olduğunu, Feng Feishi’nin ise dışlandığını anlayabilirdi.
Xiao Hu’nun bakış açısına göre, Feng Xueli ile ağabeyi ve ablası arasındaki bölünme kaçınılmaz görünüyordu, ancak bu kadar büyük bir bölünmenin ardından yüz seksen derece bir dönüş olmasını beklemiyordu. Belirli bir kırılma noktasına kadar hiçbir şey fark etmemişti.
Yirmi beş yıl önce, Xiandu’nun çöküşü nedeniyle ölümlüler alemindeki ölümsüz sektler de karmaşa içindelerdi ve Feng Sekti de bir istisna değildi. Ancak bu kaos Feng Xueli’nin avlusuna yayılmamıştı. O gün, her zamanki gibi uykuya dalmıştı ama gece geç saatlerde aniden gözlerini açtı.
O anda ona dair o gizemli duygu son derece yoğundu.
Xiao Hu onun pencerenin yanında durduğunu hatırlıyordu. Feng Sekti müritlerinin avluya gelip gidişlerini dinlerken, “Bir yere gideceğim, takip etmene gerek yok.” dedi.
O anda Xiao Hu gerçekten biraz üzgün hissetti.
Cevap vermeden sıklıkla kullandığı kavisli kılıcını alarak Feng Xueli’ye doğru yürüdü ve alçak bir sesle şöyle dedi: “Genç efendi nereye giderse ben de oraya gideceğim.”
Xiao Hu bir şeylerin ters gittiğini ancak bir grup Feng Sekti müridinin yanından geçerek muhafazaları atlatana ve kim bilir kaç yeri harap ederek kaç ölümsüz sektin dikkatini çektiklerinde fark etti.
Ama Feng Xueli ne kadar değişirse değişsin, nereye giderse gitsin her zaman onu takip edeceğine söz vermişti. Bundan vazgeçemezdi.
Dolayısıyla bir gün sonra Feng Sekti’nde bir erkek kardeş azaldı ve Zhaoye Şehri’nde bir iblis arttı.
Ve o günden sonra zarif ve bilgili genç efendi bir daha hiç görünmedi. Gece veya gündüz, vakit ne olursa olsun, Xiao Hu’nun şimdiye kadar gördüğü tek şey sakin, gizemli Feng Xueli’ydi.
Zhaoye Şehri’ne geldiklerinden beri, Feng Xueli’nin giderek eski benliğinden daha da uzaklaştığını hissediyordu ve bu yabancı tavırlarda sakin bir delilik belirtisi de vardı.
Mesela önündeki şu “mürit salonu”.
Xiao Hu’nun anılarına göre Feng Xueli her zaman kendi avlusunda kılıç çalışmıştı, mürit salonuna pek gitmemişti. Peki neden Zhaoye Şehri’ne geldikten sonra malikanesinde bir mürit salonu yaptırmıştı?
Peki ya “Mürit salonundaki” hepsi birbirinin aynı görünen gençler…
İlk bakışta eski bir hatıra gibi görünüyordu.
Böyle bir anda Xiao Hu’nun aklına bir fikir geldi:
Karşısındaki Feng Xueli’nin bir zamanlar eşlik ettiği kişi olmadığını hissediyordu. Bambaşka biri gibi görünüyordu. Sanki Feng Xueli’nin kabuğuna giren bir yabancı, Feng Xueli’nin gözlerini kullanarak ona sakin bir şekilde bakıyordu.
***
Feng Xueli sakince, “Neden bana bakıyorsun?” dedi ve bakmak için gözlerini kaldırdı.
Xiao Hu aniden kendine geldi.
Kafasındaki tuhaf düşünceleri uzaklaştırdı ve Feng Xueli’ye, “Önceden genç efendi Kuşsuz Toprakları gözlememi emretmişti. Wu Xingxue geri döndüğüne göre genç efendi neden hiçbir şey yapmadı? Tekrar malikaneyi gözlemeli miyim?”
Feng Xueli gençlerden birine doğru yürüdü, gencin bileğini okşadı ve şöyle dedi: “Kılıç vuruşların aşağı doğru eğimli olmamalı. Daha yükseğe kaldır.”
Sanki gençler yaşıyormuş gibi bir ses tonuyla konuşuyordu.
O anda bu çılgınlık oldukça belirgindi.
Xiao Hu’nun yüzünün rengi değişti ve bir kez daha kendini tutarak başını eğip yanıt bekledi.
Feng Xueli gençle işini bitirdikten sonra ayağa kalkıp Xiao Hu’ya, “Gitmene gerek yok.” dedi.
Xiao Hu ne yapacağını şaşırmıştı, “Neden? Kuşsuz Topraklardaki hareketliliği gözlemlemezsek bir adım geride kalmaz mıyız?”
Feng Xueli, “Hayır.” dedi.
Sonra sustu ve gencin bir hata daha yaptığını görünce onu tekrar uyardı. Sabırla gencin hareketlerini düzeltirken Xiao Hu’ya şu cevabı verdi: “Zaten izleyen biri var.”
Xiao Hu şüpheli görünüyordu…
Feng Xueli’nin gözcülük etmesine ondan başka kim yardım edebilirdi?
***
Que Bu Luo malikanesinde akşam olmuştu.
Yatak odasının dışında sessizce nöbet tutan “Fang Chu” ani bir hareketle yatak odasına doğru bir bakış attı.
Belki de aydınlatma nedeniyle yüzündeki ifade biraz bulanıktı ama hafifçe kaşlarını çattıktan sonra hızla rahatlamış gibiydi.
Bu hareket neredeyse fark edilemeyecek kadar hızlıydı ama Wu Xingxue her şeyi görmüştü. Mavimsi parmaklarını nazikçe birbirine sürttü ve yavaş yavaş içindeki soğuğu dolaştırdı.
Dikkati tamamen “Fang Chu’nun” anlık ifadesindeydi. Arkasında uzun süredir meditasyon hâlinde olan kişinin aniden hareket ettiğini, ruhunun sonunda bedenine geri döndüğünü fark etmedi.
Parmak uçlarındaki buzlar erimek üzereyken parmaklarının tutulduğunu hissetti ve Xiao Fuxuan’ın derin sesini duydu: “Gerçekten de hâlâ soğuksun.”
Yorum