Koyu Switch Mode

Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 63: “Yakın Arkadaşlar”

A+ A-

Çevirmen: Ari


Bölüm 63: “Yakın Arkadaşlar”

O zamanlar Xiandu’da Lingwang ve Tianxiu ile ilgili sayısız söylenti vardı.

İnsanların bir kısmı, ilişkilerinin çok iyi olduğunu ve nadiren görülen yakın arkadaşlar* olduklarını söylerdi. Bunun başlıca sebebi, Zuo Chun Feng’in en sık ziyaretçisinin Tianxiu olması ve Tianxiu’nun kendisi dışında, Nan Chuang Xia’ya en sık girip çıkan kişinin Lingwang olmasıydı.

Ç/N: 知己 (Zhījǐ) – Sırdaş veya ruh eşi anlamına da gelir.

Yine de mizaçlarının uyumsuz olduğunu ve çoğu zaman anlaşmazlık içinde olduklarını söyleyenler de vardı. Onlara göre bu yakınlıkları genelde “özür dileme” bahanesinden kaynaklanıyordu.

Lingwang sık sık Xiandu’da olmazdı ve Tianxiu insanlarla sohbet edecek biri değildi. Nadiren kulaklarına bazı söylentiler ulaşırdı ama sadece gülümseyerek geçiştirirlerdi.

Diğer ayrıntılara gelince, sadece kendi aralarındaydı.

Belki de musibet dönemi çok soğuk hissettirdiği içindi, Wu Xingxue’nin rüyasında soğuk bir kış günüydü…

Hizmetkarlarıyla birlikte ölümlü alemden döner dönmez sarayının saçaklarından sarkan bir dizi uzun buz sarkıtı gördü.

Aslında Xiandu’da mevsimler yoktu ve yeşim sarayların ön veya arka avlusundaki manzara ne olursa olsun, saray sahibinin tercihlerine bağlı olacaktı. Fakat kendi sarayı Xiandu’nun ender bir köşesindeydi, bu yüzden fani alemin mevsimlerinden etkileniyordu. Burada rüzgar ve don, yağmur ve karın yanı sıra, bunaltıcı sıcak günler de yaşanırdı.

O sıralar ölümlü alemde yılın en soğuk zamanıydı ve böylece Zuo Chun Feng, yeşim bir saraydan, buzdan bir saraya dönüşmüştü.

İki küçük çocuk bunu gördüklerinde heyecanla bağırdılar, “Wooaaah!”

Ayaklarını yere vuracak ve ellerini ovuşturacak kadar üşümelerine rağmen, parlak buz sarkıtlarına uzanmaktan kendilerini alamadılar. Bir parça kırdıktan sonra oflayıp puflayarak ellerine aldılar, sağa sola atıp tuttular, ama yine de bırakmadılar. Onları izleyen Wu Xingxue ağlasa mı gülse mi bilemedi, “Ne yapıyorsunuz?”

Çocuklar, “Lordum, ellerimiz donuyor ama yine de çok güzel.” diye cıvıldadılar.

Gerçekten de dondurucu bir hava vardı ama Xiandu’nun pamuk gibi bulutlarıyla ve yeşim sarayla eşleştiğinde göze oldukça hoş geliyordu.

Küçük çocuklardan biri şöyle dedi: “Bugün Lord Tianxiu’nun hangi vakit geleceğini bilmiyorum, manzara yakında yok olacak. Çok geç gelirse göremez.”

Wu Xingxue, “Bugün geleceğini sana kim söyledi?” diye sordu.

Hizmetkar şaşkınlıkla karşılık verdi, “Her zaman gelmiyor mi?”

Wu Xingxue onun küçük kafasına baktı ama tek kelime etmedi.

Ne zaman başladığını bilmiyordu ama Wu Xingxue’nin, Xiandu’ya her gelişinde gördüğü ilk kişi Xiao Fuxuan oluyordu.

Bu dile getirilmeyen bir gelenek haline gelmiş gibiydi, ama çocukların bile bunu belirtmesine katlanamıyordu.

Diğer çocuk ellerini yenlerinin içine soktu ve ciddi bir yüzle hatırladıklarını anlattı, “Ayrıca geçen sefer sarayınızın her yerinden buz sarkıtları sarktığı zaman, manzarayı izlerken içmek için biraz iyi şarap doldurmamızı ve gelmesini beklemenizi söylemişti.”

Wu Xingxue elbette hatırlıyordu ama çocuğun topuzunu tuttu ve oynadı, “Hangi sefer dedin? “

“Aii!” Küçük çocuk sızlandı, “Geçen sefer ahh.”

Wu Xingxue, “Ne iş yapman gerektiğini bile hatırlamıyorsun ama bu tür şeyler için çenen sürekli çalışıyor,”

Hizmetkar üzüntüyle homurdandı ama içten içe Tianxiu’nun buz sarkıtlarını görüp göremeyeceği konusunu düşünmeye devam ediyordu.

Ancak biraz daha büyük olan çocuk, “Mızırdanmayı bırak, Tianxiu onları görecek. Lingtai yetkilisi az önce Lord Tianxiu’nun bugünlerde Xiandu’da olduğunu söylememiş miydi? Efendimiz döndüğüne göre, muhtemelen yakında gelir.”

Wu Xingxue, dış giysisini tutarak eve doğru hışımla ilerlerken, “Siz iki küçük şey, tüm bu tahminleri nereden uyduruyorsunuz.” diye söylendi.

Küçük çocukların ağızları da ayakları gibi durmadan çalışıyordu. Belki de epeydir Xiandu’ya dönmedikleri için misafirler konusunda biraz heyecanlıydılar. Lordlarının onlara hiçbir şey söylemesine gerek yoktu, iki küçük çocuk çoktan şarap kavanozlarını taşımaya ve bardakları çıkarmaya başlamışlardı.

Ancak her şey ayarlandıktan sonra beklenmedik misafirler tarafından kesintiye uğradılar.

Wu Xingxue, o gün tam olarak ne olduğunu hatırlamıyordu, sadece o sırada Xuechi’den sorumlu olan Sang Feng’in, Meng-gu’nun ve Huoge’nin sarayına geldiğini hatırlıyordu.

İlk başta iş konuşuyorlardı ama bir şekilde sohbet uzadı, özellikle de çenesi düşük Sang Feng orada olduğu için.

Lingwang misafirleri ihmal etmekten nefret ederdi ve şarap tam ortaya konmuştu, insanların içmeden bakmalarının bir anlamı yoktu.

Bu nedenle manzaranın ve şarabın keyfini çıkaran birkaç ölümsüz arkadaş, günlerini öğleden akşama kadar sohbet ederek geçirdiler.

Zuo Chun Feng’deki hava ölümlü alemdekiyle bir olduğundan, akşam vakti hafif kar yağıyordu. Tanrılar, daha önce ölümlü alemin çeşitli manzaralarını görmüş olsalar da etkilenmişlerdi. Meng’gu ve Huoge, sarhoşlukla karın içine uzanıp birkaç buz sarkıtı kırdı.

O sırada Sang Feng, bir şarap testisini tutarak şu sözleri söyledi: “Yun Hai doğru söylüyor; kaliteli şarap, güzelliklerle birlikte içilmelidir.”

Lingwang aslında onun söylediklerine fazla dikkat etmiyordu.

Çünkü tam kar yağmaya başladığı sıralarda belli belirsiz hafif bir ses duymuştu. Sanki birisi yüksek çatıya inmiş, kılıcını göğsüne dayamış, saçaklara yaslanmış ve sessizce bu yöne bakıyordu. Fakat Sang Feng bu sözleri söyledikten sonra o kişi döndü ve gitti.

Wu Xingxue dışında kimse fark etmemiş gibiydi.

Kendisi bile bir an bunun sarhoşluktan gördüğü bir halüsinasyon olduğundan şüphelendi.

Ama öyle olsun ya da olmasın, bu kadar içtikten sonra Lingwang kalbinde hafif bir kaşıntı varmış gibi hissediyordu.

Sang Feng ve diğerlerinin tam olarak ne zaman ayrıldıklarını hatırlamıyordu. Tek hatırladığı, misafirler gittikten sonra sarayın derin bir sessizliğe gömüldüğüydü. Sadece hizmetkarlar bardakları toplarken çıkan tıkırtılar duyuluyordu.

Wu Xingxue bir süre bu sesleri dinledi ama kalbi hâlâ sakinleşmemişti. Birden ayağa kalktı ve eşikten dışarı çıktı.

Evin içindeki hizmetkarlar, “Lordum, nereye gidiyorsunuz?” diye sordular.

Lingwang, “Ayılmak için biraz dolaşacağım, takip etmenize gerek yok,” dedikten sonra gecenin içinde kayboldu.

Ayılmak için dolaşacağını söylemişti ama birkaç adımdan sonra Xiao Fuxuan’ın sarayındaydı.

Sarayın fenerleri hâlâ yanıyordu. Hizmetkarlar ayakta duruyor ya da bağdaş kurarak oturuyorlardı. Hiçbirinde görgüden eser yoktu, bazıları esniyor, bazıları ikili üçlü gruplar halinde birbirlerine fısıldıyorlardı. Ama evde efendilerinden hiçbir iz yoktu.

Wu Xingxue, aradığı kişiyi sarayın içinde göremeyince istemsizce en yüksek çatıya doğru baktı.

Gerçekten de çatıda bir bacağını bükerek oturmuş, dirseğini dizine dayamış, elinde kılıcını gevşekçe tutan bir silüet olduğunu gördü.

Burası, Xiandu’da habis qi’nin en çok bulunduğu yerdi ve çatının o kısmı önemli bir noktadaydı. Bazen Tianxiu orada meditasyon yaparak habis qi’yi bastırırdı.

Aslında meditasyonunu bozacağından, bu onu rahatsız etmek için en kötü zamandı.

Fakat Lingwang şu anda doğru dürüst düşünemiyordu ve bunu hatırlamayacak kadar sersemlemişti.

Tek bir ayak vuruşuyla yüksek eğimli saçağa indi ve uzanıp Tianxiu’nun omzuna dokunmak için eğildi.

Ve sonra birdenbire dünyası tersine döndü!

Xiao Fuxuan, uzattığı eli yakaladı ve vücudu birden aşağı itildi…

Kendine geldiğinde çoktan sırtı çatıya yaslanmıştı. Tianxiu’nun kılıcı kınından fırlamış, ucu kiremitlere saplanmıştı, neredeyse hemen yüzünün yanındaydı..

Kılıcını kavrayan Xiao Fuxuan yarı diz çökmüş şekilde ona bakmak için başını eğdi ve görüşü netlik kazanmadan önce, uzun kuyruklu gözlerini birkaç kez kırpıştırdı.

İnce dudakları birkaç kez kıpırdadı, konuşmak istiyor ama konuşamıyordu. Bir süre sonra boğuk bir sesle, “Neden geldin?” diye mırıldandı.

Kılıç hââ yüzünün yanındaydı ve Xiao Fuxuan’da kenara çekilmeden diz çökmeye devam ediyordu. Kılıç qi’si aktif olmasına rağmen artık Wu Xingxue’ye baskı yapmıyordu.

Yine de Wu Xingxue kendini kurtarmaya çalışmadı. “Lord Tianxiu’nun bugün herhangi bir yere gidip gitmediğini öğrenmek için geldim.”

Xiao Fuxuan, gözlerini kısarak ona baktı ve, “Mesela?”

Wu Xingxue: “Mesela… sarayım.”

Xiao Fuxuan cevap vermedi ama uzun kuyruklu gözleri parlıyordu.

Söylenilenleri sessizce kabul ediyor gibiydi.

Zuo Chun Feng’e gittiğini kabul ederek, Sang Feng’in “kaliteli şarap güzelliklerle birlikte içilir” dediğini duyduğunu ve daha sonra ayrıldığını da kabul etmiş oluyordu…

Sarayın yüksek saçakları, aralarında bir tür yüzleşme varmışçasına uzun ve belirsiz bir sessizliğe büründü.

Bir süre sonra Xiao Fuxuan alçak sesle bir “Mn” dedi ve kabul etti: “Sarayına gittim, mutsuz oldum ve geri döndüm.”

Wu Xingxue, kalbinde tekrar hafif bir kaşıntı hissetti.

Bir süre o kişiye baktı ve tuhaf bir ifadeyle, “Xiao Fuxuan, ‘yakın arkadaşlar’ bu tür şeylerden mutsuz olmazlar.”

Xiao Fuxuan’ın bakışları Wu Xingxue’nin yüzünde gezindikten sonra, derin bir sesle, “Doğru, yakın arkadaşlar böyle yapmaz,” dedi.

Bunu söyledikten sonra Wu Xingxue’nin gözlerinin içine baktı ve ses tonunu yumuşattı, “Öyleyse Lingwang neden buraya geldi?”

Wu Xingxue’nin kıstırılmış parmakları hareket etti ve diğerinin parmaklarına hafifçe sürttü. Sonra gözlerini kırpıştırarak, “Seni ikna etmeye geldim,” dedi.

Etiketler: novel oku Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 63: “Yakın Arkadaşlar”, novel Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 63: “Yakın Arkadaşlar”, online Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 63: “Yakın Arkadaşlar” oku, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 63: “Yakın Arkadaşlar” bölüm, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 63: “Yakın Arkadaşlar” yüksek kalite, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 63: “Yakın Arkadaşlar” light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X