Çevirmen: Ari
Bölüm 56: Misafir
Hesaplaşma mı?
Wu Xingxue bir süre duraksadıktan sonra, “Artık çok geç” dedi.
Ardından parmaklarını kıvırarak saray kapılarını bir gümbürtüyle kapattı.
İki hizmetkar rüzgar gibi koşarak Wu Xingxue’nin bacaklarının hemen yanında durdular, “Ha?”
İkisi de konuğu karşılamaya hazırlardı fakat geldiklerinde büyük kapıların sıkıca kapatıldığını görmüşlerdi. Lordları kollarını kavuşturmuş, kıyafetine sarınmış olarak kapıya yaslanmıştı ve misafir…
Misafir gerçekten de dışarıdaydı.
Hizmetkarlar, Wu Xingxue’nin işaret parmağını dudaklarına bastırıp susma hareketi yaptığını gördüklerinde tam da ağızlarını açmak üzereydiler.
Hemen seslerini alçaltarak fısıldadılar, “Lordum, kapıları kapatıp arkanızdan kilitleyerek ne yapıyorsunuz?”
Wu Xingxue sakince, “Hayatta kalmaya çalışıyorum.” diye cevap verdi.
Hizmetkarlar: “?”
İki çocuk artan bir merakla birbirlerine baktılar, “Peki kim gelmiş?”
Wu Xingxue: “Tianxiu Ölümsüz.”
Hizmetkarlar hemen bu tavrının nedenini anladılar, “Ah…”
Daha küçük olanı gözlerini kırpıştırdı, “Lord Tianxiu neden geldi?”
Wu Xingxue, “Benimle savaşmak istiyor.” dedi.
Hizmetkarlar: “…”
Hizmetkarlar kendilerini tutamadılar ve “Efendim, Lord Tianxiu’nun sizinle savaşmak istemesine neden olacak ne yaptınız?” diye sordular.
Wu Xingxue kendi kendine bunun uzun bir hikaye olduğunu düşündü.
Hizmetkarlara işaret etti ve çocuklar sanki “büyük bir sır” duyacaklarmış gibi ciddi ifadelerle daha da yakına eğildiler.
Bu sefer Wu Xingxue konuşmadı, ikisinin de alınlarına hafifçe vurdu.
Hizmetkarlar başlarını tuttular ve sanki zihinlerinde başka bir kat açılmış gibi bir ses duydular- besbelli ki Lordları ağzını açmıyordu ama sözlerini duyabiliyorlardı.
Lordları şöyle dedi: “Tören Köşkü’nün hizmetkarlarından hoşlanmıyorum, hepsi küçük yaşlı adamlara benziyorlar, tamamen cansız ve üstelik fazla itaatkarlar. Bu yüzden onları biraz değiştirdim.”
Onları nasıl değiştirmişti ki?
Aslında oldukça basitti, ama söylemesi biraz kabacaydı…
Sık sık, gong ve zil çalmaları, yatağının yanında şarkı söylemeleri için ipek kağıttan yapılmış birkaç hizmetkar yaratırdı. Aslında şarkının içeriği konusunda pek seçici değildi, eskiden Luohua Dağı’ndayken pazardakilerden her türden şarkıyı duymuştu- aşk, nefret ve ölüm ayrılıklarıyla ilgili; yavaş ya da hareketli… Kesinlikle gürültülü bir ortamdı.
Tören Köşkü on iki hizmetkarı sarayına teslim ettiğinde, onlar üstünde de aynı katlanmış kağıt numarasından biraz kullanmıştı…
Zaten hepsi kağıttan yapılmıştı, bu yüzden temelde aynı şekilde işliyorlardı.
Hizmetkarlar, “Nasıl değiştirdiniz?” diye sordular.
Onlara gerçek bir insanınki gibi yaşam duygusu verdim.
Ayrıca kağıdı güçlendirmişti, böylece ruhsal qi’leri zamanla habis qi tarafından aşınmayacaktı.
Fakat Wu Xingxue cevap vermek için en özel kısmı seçti, “Kovulurlarsa sefil bir şekilde ağlayacaklar.”
Hizmetkarlar: “…”
İki küçük çocuk da afallamıştı ve “sefil bir şekilde ağlamanın” ne işe yaradığını tam olarak anlamamışlardı. Ama Wu Xingxue’nin kendisi ne işe yaradığını çok iyi biliyordu…
Eski Tören Köşkü hizmetkarları olsaydı, Tianxiu Ölümsüz “Size gerek yok, kendiniz geri dönün” dediğinde gerçekten itaatkar bir şekilde sıraya girip Tören Köşküne geri dönerlerdi.
Ama Wu Xingxue bu düzenlemeyi yaptıktan sonra, Tianxiu Ölümsüz “Sadece gidin, Tören Köşküne geri dönün” derse, Tianxiu’nun cübbesine sarılacak ve gözleri kuruyana kadar ağlayacaklardı.
Hizmetkarlar: “…”
Sessizce biraz düşündükten sonra, “Böyle ağlarlarsa sonunda dayak yemezler mi?”
Wu Xingxue homurdandı ve ardından “Hayır.” dedi.
Bir saniye kadar sonra ekledi: “Yemeyecekler.”
Hizmetkarlar sormaya devam ettiler, “Neden?”
Wu Xingxue kibarca, “Çünkü Lord Tianxiu’nun yumuşak bir kalbi var…” diye yanıtladı.
Hizmetkarlar, Tianxiu’nun soğuk görünüşünü hatırladılar ve duyduklarına inanamadılar. Karşı tarafın, “yumuşak kalpli” kelimesinin yanından bile geçmediğini düşünüyorlardı.
***
Bu algı aslında sadece bu iki hizmetkarla sınırlı değildi, Tören Köşkü de dahil olmak üzere Xiandu’nun çoğu aynı şeyi düşünüyordu.
Tianxiu Ölümsüz, çocukları geri alması için götürürken, Tören Köşkündekiler Lingwang’ın ne kadar iyi bir iş yaptığını tartışıyorlardı…
Menggu parmaklarının arasına bir tılsım kağıdı aldı ve onu Sang Feng’in yüzünün önünde salladı.
Sang Feng tılsımın yüzüne çarpmaması için hafifçe geri kaçarak her zamanki gibi şöyle dedi: “Başka bir olay mı var? Benim hatam.”
Menggu: “…”
“Hangisi senin hatan?” Menggu tılsımı ona fırlattı, “Etrafa sordum.”
Sang Feng: “Ne hakkında sordun?”
Menggu dilini şaklattı, “Tianxiu’nun neden Tören Köşkümüzün hizmetkarlarını geri göndermediği hakkında.”
Sang Feng şiddetle başını salladı, “Aaa, anladım.”
Bu konuyu hatırladığında, gözle görülür şekilde oldukça memnundu. Ancak Menggu’nun yüzünü görünce ifadesini hızla değiştirdi, “Ne oldu? Bu iyi bir şey değil mi?”
Menggu alayla güldü.
Sang Feng anında gerilmişti, “Ai-Tamam, tamam, beni merakta bırakma. Bu ifaden bana kalp çarpıntısı veriyor, huzursuz oluyorum.”
Menggu sonunda, “Etrafa sordum, dün gece Lord Tianxiu’nun Xiandu’ya geri döndüğünü ve çocukları gördüğünü söylediler.” dedi.
Sang Feng: “Ya sonra?”
“Sonra onları görür görmez Tören Köşküne geri göndermeye çalışmış.”
“Peki nasıl oldu da geri gelmediler?”
Menggu “karmaşık” bir ifadeyle devam etti, “Tam Tianxiu onları Tören Köşküne geri gönderecekken, on iki hizmetkâr acınası bir şekilde paytak paytak yürüyerek onu her taraftan çekiştirmişler-“
Sang Feng: “?”
“-Onu çekiştirmişler ve hep bir ağızdan ‘Waaah’ diye ağlamaya başlamışlar. Susturulmaya çalışılsalar da susmamış ve içleri parçalanmış gibi ağlamaya devam etmişler.”
Sang Feng: “??”
“İki küçük hizmetkar o kadar çok ağlamışlar ki, sabit duramadıkları için neredeyse geriye doğru yuvarlanıyorlarmış. Ama kılıç qi’si tarafından sırtlarından desteklenilmiş ve ancak öyle doğrulabilmişler.”
Sang Feng: “???”
Bir süre düşündükten sonra, “Öldüler mi?” diye sordu.
Menggu: “…Kimler?”
Sang Feng: “Qi ile yakalanan iki çocuk, anında tılsım kağıdına mı dönüştüler?”
Menggu: “Hayır.”
Sang Feng bunun biraz fazla garip olduğunu düşündü.
“Bunu nereden duydun?”
O kadar garipti ki, inanası gelmiyordu.
Menggu: “Bir Lingtai elçisi oradaymış ve her şeye tanık olmuş. Felakete sürüklenmekten korktuğu için saklanmış.”
Lingtai’nin elçilerinin mizaçları çoğunlukla Ölümsüz Lider Hua Xin’inkine benziyordu, asla boş konuşmazlardı.
Sang Feng artık anlatılanlara inanıyordu ama yine de anlamakta zorlanıyordu, “Açık bir şekilde görmüş mü? Ya yanlış gördüyse?”
Menggu: “Yanlış görmedi, hatta o sırada Tianxiu’nun çocuklara bir soru sorarken ifadesiz yüzünü bile görmüş.”
Sang Feng: “Ne sorusu?”
Menggu: “‘Tören Köşkünde size bu numarayı öğreten kim?’ diye sormuş ama çocuklar çok şiddetle ağlıyor, hıçkıra hıçkıra burunlarını çekiyorlarmış, bırak cevap vermeyi, nefes bile alamıyorlarmış. Bana anlatan kişi, Tianxiu’nun bir süre başı eğik durduğunu ve ardından kılıç qi’siyle on iki küçük hizmetkarın hepsini Nan Chuang Xia’nın güneşe bakan çardağına götürdüğünü söyledi.”
Sang Feng: “…Peki ya sonra?”
Menggu: “Sonra Tianxiu’nun başka bir göksel ferman aldığı söylendi, bu yüzden muhtemelen onlar hakkında hiçbir şey yapma zahmetine girmemiş ve ölümlüler alemine inmiş. Xiandu’ya da yeni döndü.”
Bunu duyduktan sonra Sang Feng’in cildi son derece solmuştu. Bir süre sonra sadece, “Öleceğim” dedi.
Tianxiu’nun “Mian” kılıcının her an boynuna inebileceğini düşünerek o sahneyi hayal etti.
Tianxiu çoktan Xiandu’ya dönmüş olduğundan, Sang Feng hayatını kurtarmak için onu ziyaret edip suçlarını itiraf etmenin en iyisi olduğunu düşünüyordu.
Bu nedenle gecenin geç saatleri olsa da, aceleyle Nan Chuang Xia’ya gitti. Sonuç olarak oraya vardığında, tüm sarayın sessiz olduğunu, tek bir lambanın bile yanmadığını gördü.
Gece devriyesindeki bir elçiyi tutup, “Lord Tianxiu’nun malikanesine döndüğünü gördünüz mü?” diye sordu.
Elçi, “Döndü ve sonra hemen dışarı çıktı.” diye cevap verdi.
Sang Feng bir an için afalladı, “Nereye gitti?”
Elçi, “Zuo Chun Feng’in olduğu yöne gitti” dedi.
“…Bu saatte Lingwang’ın sarayına mı gitti?”
“Evet.”
Şaşkına dönen Sang Feng, bu sefer aceleyle Zuo Chun Feng’e koştu.
Ama oraya vardığında içeri girmedi, çünkü Tianxiu Ölümsüz’ün saray kapısının dışında kılıcına sarılarak durduğunu gördü.
Garip bir şekilde büyük kapılar kapalıydı.
Daha da tuhafı, Tianxiu Ölümsüz’ün kapıların kapalı tutulmasına izin vermesiydi. Sanki kapının ardındaki kişiyle konuşuyormuş gibi başını hafifçe eğmişti. İçeri girmek konusunda pek aceleci görünmüyordu ve kapıyı kırarak açmayı planlıyormuş gibi de durmuyordu.
Ortamda tarif edilemez bir tuhaflık vardı.
İlk başta Sang Feng yanına gitmek istedi fakat sonra vazgeçerek adımlarını geri çekti ve sessizce uzaklaştı.
***
O sırada orada bulunanlar, Sang Feng’in uzaktan tereddüt ettiğinden tamamen habersizlerdi.
İki küçük hizmetkar, Lord Lingwang’ın, Tianxiu’nun hizmetkarlarına yaptığı küçük düzenlemeyle ilgili olan “sırrını” düşünüyorlardı.
Xiandu’da kimin kimi yenebileceğini veya kimin kimden daha güçlü olduğunu bilmiyorlardı. Ancak lordlarının uzun boylu, ince ve zarif yapısını ve hesaplaşmak için gelen Tianxiu’yu değerlendirdikten sonra ciddi bir şekilde tavsiyede bulundular, “Lordum, hadi kaçalım.”
Kapıya yaslanan Lord Lingwang gülmeye başladı, “Tamam o zaman, siz ikiniz önden gidin, ben arkadan geleceğim.”
Hizmetkarlar, “Neden?” diye sordular.
Lingwang, “Lord Tianxiu, sarayımı yerle bir etmek istiyorsa bile en azından onu engelleyecek bir kılıcım var, ikinizden daha iyi dayanabilirim.”
Küçük çocukların nefesi kesildi, “Olamaz, sarayı yerle bir mi edecek? Lord Tianxiu o kadar kızgın mı?”
Lingwang, “Söylemesi zor,” dedi.
Herhangi bir engel koymamış veya ses iletimi kullanmamıştı. Bir kapıyla zar zor ayrılıyorlardı, sesini alçak tutuyor olsa bile, aslında sadece çocukları korkutmak içindi. Dışarıdaki kişi tüm konuşmayı çok net bir şekilde duyabiliyordu.
Hizmetkarlarını korkutmayı bitirdikten sonra kapıya yaslandı ve bir süre güldü.
Sonra yeşim kapıların diğer tarafından Xiao Fuxuan’ın sesi duyuldu, “Eğlendin mi?”
Sanki o da kapıya yaslanmış gibi, kalın sesi dosdoğru yeşim kapıdan kulaklarına ulaşmıştı, ona oldukça yakın görünüyordu.
Wu Xingxue kulaklarını ovuşturdu.
Xiao Fuxuan devam etti, “Saygıdeğer Lingwang,”
Wu Xingxue’nin unvanını söyledikten sonra duraksadı.
Wu Xingxue, onun devam etmesini bekledi ama konuşması oldukça uzun zaman aldı.
Karşı taraf düşünüyor gibiydi ve o da uygun bir sıfat bulamıyordu. Bir süre sonra Xiao Fuxuan’ın sesi büyük yeşim kapıların arasındaki ince çatlaklardan tekrar duyuldu.
Başka hiçbir şey söylemeden yalnızca, “Çok minnettarım” dedi.
Wu Xingxue sordu, “Ne için?”
Xiao Fuxuan, “Bana kapalı kapılar ardından misafirperverliğini gösterdiğin için.”
Wu Xingxue sakin bir şekilde, “Lord Tianxiu hiç gülümsemeden kılıcını kapıya doğru kaldırmışken hâlâ misafirperver olmamı mı umuyor? Hesaplaşmaya geldiniz, misafirliğe değil.” diye yanıt verdi.
Asıl amacı sadece onunla dalga geçmekti. Kapılar gerçekten kapalı değildi ve gerçekten saklanmıyordu. Ama bunu söyledikten sonra birden duraksadı.
Sang Feng ile sohbet ederken duyduğu hüzün ve pişmanlık, aniden kalbini tekrar dürttü.
Xiandu’da sayısız tanrı vardı, birbirleriyle hiçbir ilgisi olmayan insanlar bile bir testi şarap kaldırabilir ve birkaç kez ziyaretten sonra birbirlerine “ölümsüz arkadaşlar” diyebilirlerdi.
Ancak kendisi ve derin bir geçmişe sahip olan kapının dışındaki kişi, ziyaret için “hesaplaşma” bahanesine ihtiyaç duyuyorlardı.
Hâlâ gülümsüyordu ama birden alay etmeye olan ilgisini kaybetti.
“Küçük şeyler.” Wu Xingxue, kapıların yanındaki hizmetkarlara bir göz attı.
İki hizmetkar ona bakmak için başlarını kaldırdılar.
Wu Xingxue, “Yoldan çekilin,” dedi.
Hizmetkarlar bunun nedenini anlamadılar ama yine de itaatkâr bir tavırla kapının arkasından çekildiler.
Wu Xingxue, onların kenara kaçmalarını izledikten sonra parmaklarının tek hareketiyle, sıkıca kapatılmış yeşim kapılar ardına kadar açıldı.
On iki hizmetkarın hepsinin suratları düşmüştü, yüzlerinde sanki her an gönderileceklerini düşünüyorlarmış gibi kederli bir ifade vardı. Xiao Fuxuan hâlâ kılıcını uzun fener dizisinde tutuyordu ve çenesi hafifçe kalkıktı.
Aniden kapıların açılmasını beklemiyor gibiydi, şaşkınlıkla yukarı baktı.
Wu Xingxue’nin yüzünde hiçbir farklı ifade yoktu. Hâlâ eskisi gibiydi, gözlerinde hafif bir gülümseme bile vardı. “Pekala, Lord Tianxiu’ya karşı sert davranmayacağım. Nasıl hesaplaşmak istiyorsan söyle, seni dinleyeceğim.” Demek istiyordu fakat Xiao Fuxuan ondan önce konuştu.
Aralarındaki o büyük yeşim kapı engeli yoktu, sesi hâlâ soğuk olsa da gece geç saatlerde beliren sis yüzünden daha da derinden duyuluyordu.
Bir anlık sessizlikten sonra, “Misafirliğe gelebilirim” dedi.
Yorum