Koyu Switch Mode

Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 41: İllüzyon

A+ A-

Çevirmen: Ari


Bölüm 41: İllüzyon

Yukarıdaki baş aşağı asılı duran insanlar birbiri ardına konuşuyorlardı.

Her birinin sesi birbiriyle uyumlu bir şekilde sayısızca kez yankılanıyordu. İplerin gıcırtılarıyla karışan kahkahalar hem yakından hem de uzaktan duyulabilirdi. Kıkırtılar gittikçe yayılıyor ve yasak bölgenin tamamında yankı yapıyordu.

Kahkahalar bir süre devam etti, ardından Tianxiu Ölümsüz’ün hoş olmayan ifadesi karşısında birdenbire kesildi. Tüm tapınak onun bakışlarının altında aniden ölüm sessizliğine büründü…

Sahne son derece tuhaf olsa da, iblis bu durumun komik olduğunu düşünmekten kendini alamadı.

Wu Xingxue, Xiao Fuxuan’ın bakışları altında gülümsemesini bastırarak ciddi bir şekilde yukarıdakilere sordu, “Siz nesiniz?”

Asılı ipler tekrar sallandı ve insanlar yavaşça etraflarında döndüler. Çok uzun süre asılı kaldıkları için gövdeleri, boyunları ve hatta yüzleri bile gerilmişti, bu da orijinal görünümlerini tanımayı gerçekten zorlaştırıyordu.

“Biz neyiz?”

“Biz neyiz?”

“HAHAHAHAHAHA.”

Bu soruya neden güldükleri belli değildi, ama bir an sonra içlerinden biri sanki kulağına fısıldıyormuş gibi şöyle dedi: “Biz çoktan öldük.”

“Saçmalama, hâlâ hayattayız.”

“Öyleyse hem ölüyüz, hem de diriyiz.”

“Hah…”

Biri hafifçe iç çekti ve diğer herkes birbiri ardına uzun iç çekişlerle onu takip etti. Ses son derece rahatsız ediciydi.

Wu Xingxue kaşlarını çattı. Bu insanların daha önce gördüğü iblislerden veya yin varlıklarından, hatta Dabei Vadisi’ne ‘atanan’ sıradan insanlardan farklı göründüklerini hissediyordu.

Düşük seviyeli iblisler ve yin varlıkları konuşamazdı, hiç sezgileri yokmuş, sadece açlığı ve beslenmeyi biliyormuş gibi ortalıkta başı boş dolaşırlardı. Güçlü olanlar ise insanlardan ayırt edilemezler ve yaşayan insanları taklit edebilirlerdi. Zavallı olarak kabul edilen sıradan insanlara gelince, ifşa olmadıklarında net bir şekilde konuşabiliyorlardı.

İlk kez böyle bir şeyle karşılaşıyordu, onun için bu ne olduğu bilinmez şeylerle konuşmak gerçekten zahmetliydi.

“Onlar ne?” Wu Xingxue, Xiao Fuxuan’ı çekiştirerek fısıldadı.

Xiao Fuxuan, “Bilmiyorum,” dedi.

Dünyada ender görülen o kadar çok tuhaf canlı ve ruh vardı ki, tanrılar bile bir bakışta onların ne olduğunu anlayamaz veya tanıyamazlardı. Tianxiu Ölümsüz doğası gereği suskun biriydi ve gereksiz konuşmayı sevmiyordu. Tahmininden emin değilse, yalnızca “Bilmiyorum” şeklinde yanıt verebilirdi.

Bu alışkanlığı Xiandu’dayken herkesçe biliniyordu, fakat yine de hep aynı kişi tarafından defalarca bozuluyordu.

Xiao Fuxuan: “…”

Wu Xingxue, “Sadece aklındakini söyle,” dedi.

Xiao Fuxuan: “Bağlılar.”

Wu Xingxue: “Ha? O da ne?”

İblis anında “ölümsüz kesinlikle güçlüdür” ifadesini takındı ve saygıyla dinlemek için kulaklarını dikti.

Zaten bitkin olan Tianxiu Ölümsüz, bu saygı dolu bakış karşısında teslim oldu ve dudaklarını araladı, “Sıradan insanlar yaşam ve ölüm arasında döngü hâlinde kalabilmek için ruhlarını kullanırlar. Öldüklerinde ruhları bir sonraki tura geçer. Çiçekler açar ve dökülür; her şey döngü hâlindedir. Ama ruh ve beden her zaman aynı değildir. Bazı insanların bedenleri çoktan ölmüştür ama takıntıları veya bağlılıkları nedeniyle ruhları ayrılmayı reddedip tıpkı sıradan insanlar gibi yaşamaya devam eder. Böyle kişilere “bağlı” denir. Bazıları da vardır ki, bedenleri henüz ölmese de ruhları bilinmeyen bir nedenle dışarı çekilir ve bir şeye bağlanır. Bağlı oldukları şeyden ayrılamazlarsa esaret altında kalırlar.”

Xiao Fuxuan, “Görünüşlerine bakıldığında kesinlikle bağlı olmalılar.” dedi.

“Takıntı” ifadesini duyunca Wu Xingxue bir sorun olmadığını düşündü. Bu sadece ısrarcı bir saplantıya, ayrılma isteksizliğine dayanıyordu. Ancak “bağlı” kelimesini duyunca ifadesi donuklaştı…

Bir süre düşündü ve “Eğer ruh bağlıysa, o zaman bedene ne oluyor?” diye sordu.

Xiao Fuxuan, “Hiç ölmemiş gibi yaşamaya devam ediyor. Üstelik ayırt etmek de oldukça zor.”

Wu Xingxue: “Sen bile ayırt etmeyi zor mu buluyorsun? Neden? Ceset qi’si olmayan bir ölüye benzemiyorlar mı?”

Xiao Fuxuan, “bağlı”lar ile ara sıra karşılaştığı zamanları hatırladı ve şöyle açıkladı, “Bağlıların fiziksel bedenleri, kendilerine ne olduklarını bilmeden asla ölmez. Zamanla kendilerini kandırırlar.”

“Peki kendilerini nasıl kandırıyorlar?”

“Tekrar tekrar büyürler.”

Wu Xingxue bunu duyunca sersemledi, “Yani… fiziksel bedenleri yeni doğmuş bebekler olarak başa dönüp yeniden mi büyüyor?”

“Mutlaka bebeklikten başlamazlar ya da mutlaka büyümezler. Kişiye göre değişir.”

Wu Xingxue bir süre bu durumu düşündü, gerçekten de garip bir olaydı- ruhsuz bir bedenin yürüyen bir cesetten hiçbir farkı yoktu, fakat yaşayan insan kalabalığına karışabiliyorlardı. Büyüme sürecinden geçerler, zamanla görünüm değiştirirler ve başkalarıyla sohbet ederlerdi.

“O zaman tanrılar bile onları ayırt etmekte zorlanıyor olmalı…” dedi Wu Xingxue, “Ama onlara onlarca yıldır yakın olan kişiler bu durumu anlayabilmeliler.”

Ancak öğrenseler de muhtemelen ölesiye korkarlardı!

Bir düşünün, bir yastığı paylaştığınız kişinin, aynı evde yaşadığınız bir aile üyenizin veya her gün konuştuğunuz kapı komşunuzun bir gün aniden uzun zaman önce yaşamayı bırakmış olduklarının farkına varıyorsunuz… Bir avuç sıradan insan bu dehşete dayanabilir miydi?

Ancak en çok acı çeken kişi, kurbanın kendisi olacaktı.

Wu Xingxue aniden bu baş aşağı asılı insanların biraz acınası olduklarını hissetti. “Ne zamandır burada asılısınız?”

İnsanlar bazen ona sırtları dönük, bazen ise yüzleri dönük olarak esintiyle usul usul sallanıyorlardı. Baş aşağı asılı olduklarından, dudaklarının köşeleri bile garip, kontrol edilemez bir gülümsemeyle yanaklarına doğru gerilmişti.

“Ben… ben hatırlamıyorum.”

“Uzun bir zaman, gerçekten uzun.”

“Neredeyse yüz yıl?”

Wu Xingxue kendi kendine baş aşağı asılı duran bu insanların böyle konuşmalarına şaşmaması gerektiğini düşündü. Bir an canlı olduklarını söylerken bir an sonra ölü olduklarını söyleyip birbirleriyle gevezelik ediyorlardı. Ruhu bir asırdır bu cehennem gibi yerde esaret altında olan herkes, muhtemelen böyle kafası karışık bir şekilde gevezelik ederdi.

“Peki aslen nerede doğdunuz?” Wu Xingxue tekrar sordu.

Aslında bunun için herhangi bir ümidi yoktu ve bu insanların neden buraya geldiklerini söyleyebileceklerini de düşünmüyordu; yüksek ihtimalle “unuttum” veya “hatırlamıyorum” şeklinde yanıt vereceklerdi.

Fakat beklenmedik bir şekilde ağızlarını açtıklarında teker teker doğdukları yerleri söylediler-

“Langzhou.”

“Guizhou.”

“Budong Dağı’nın eteği.”

“Ben Xiyuan’danım.”

Her türlü cevap koca dalga gibi kabardı. Hepsini birden dinlemek büyük iblisin aklını karıştırıyordu.

“Tamam…” dedi Wu Xingxue, “Anladım.”

İçinden düşündü: Dünyanın her yerindensiniz, anladım.

Aslında burası bir tapınaktı, bir tapınak görünce insanın aklına doğal olarak adaklar ve tütsüler gelirdi. Buraya bağlanmış olan ruhlar da büyük olasılıkla bu amaçlar için kullanılmışlardı.

Hâlâ “sizi buraya kim bağladı” ve “neden siz seçildiniz” diye sormak istiyordu ama tam ağzını açacakken Xiao Fuxuan tarafından durduruldu. Tianxiu Ölümsüz sanki aklını okuyabiliyormuş gibi inisiyatif aldı ve ondan önce konuştu, “Bazı şeylerden söz edilemez, örneğin…”

Bir an duraksadı ve fısıldamak için başını Wu Xingxue’nin kulağının yanına eğdi, “Bağlılıklarının neden olduğu kişiden.”

Wu Xingxue: “…”

Bu yakınlığın baş aşağı asılı duran ruhların duymaması için olduğunu biliyordu ama…

İblis gözlerini kırpıştırdı ve bir saniye kadar sonra sordu, “Neden?”

Xiao Fuxuan’ın sesi daha önce olduğu gibi kısıktı, “O kişiden bahsetmek kızmalarına neden olabilir. Bu yasak bölgeyi henüz tam keşfedemedik; aceleci hareket etmeni tavsiye etmem.”

İblis: “Peki…”

Sözlerini ciddiyetle dinledi ve Xiao Fuxuan doğrulduktan sonra ise kıyafetinin yakasını düzeltip kulaklarını yarı yarıya tilki kürküyle kapattı.

İki kişi birbirlerinin kulaklarına fısıldarken, kirişlerden baş aşağı sarkan insanlar usulca sallanmaya devam ettiler, ancak ne kadar hareket ederlerse etsinler, gözleri yasak bölgeye izinsizce dalmış olan bu iki kişiye takılı kaldı. Gözlerinin uçları yana doğru oldukça uzunca gerilmişlerdi ve eğilerek göz ucuyla onlara bakarken ürkütücü bir şekilde odaklanmış görünüyorlardı. Epey bir süre onlara baktıktan sonra aniden içlerinden birkaçı omuzlarını sallamaya başladı.

Ardından hepsi sessizce aynı hareketi yaptı- yoğun kalabalıkta sık bir orman gibi sessizce baş aşağı sarkan sayısız ten rengi dal ve sarmaşık vardı.

Yakından bakıldığında bunların aslında dal değil, kemiksizmiş gibi uzunca uzatılmış kollar olduğu görülebilirdi.

Yavaşça ağızlarını açtılar ve kolları yılan gibi kıvrılarak dosdoğru o iki insana doğru uzandı.

Lakin şu anda konuşan iki kişi onları fark etmemiş gibi başlarını bile çevirmediler, tüm tapınak tekrar sessizliğe büründü.

Büyük iblis ciddi bir ifadeyle konuştu, “Ama bir sorun var.”

Xiao Fuxuan’ın bakışları hafifçe değişti, “Söyle.”

İblis sakince, “Biri seni kışkırtırsa ne yapılmalı?” diye sordu.

Xiao Fuxuan, “O zaman sadece… öldürebiliriz.” dedi. Baş parmağını kılıcın kabzasına hafifçe vurdu ve elindeki uzun kılıç son derece güzel bir yay çizdi, buz tutmuş kılıç qi’si anında canlandı ve sayısız rüzgar kesen kılıç oluşturdu.

Daha başını çevirmeden soğuk kılıç uçup gitti. Arkalarındaki binlerce uzun, dal benzeri kol sayısız “puf” sesiyle kesildi. Neredeyse bir kıl kadar ötedeydiler ama daha fazla yaklaşamadılar- kolları kederli çığlıklar eşliğinde kesilip her yere saçılmıştı.

Bir sonraki an, soğuk kılıçlar döndü ve son derece güçlü bir öldürme niyetiyle birlikte doğrudan baş aşağı asılı duran insanlara yöneldi.

İnsanlar çılgınca kıvrandılar ama kaçamadılar. Soğuk kılıç tam kafataslarına saplanmak üzereyken kendilerine engel olamadan çığlık attılar: Ahhhhh!!

Fakat buz gibi sivri uçlar kafa derilerine değdiği anda durdular!

İkiye bölünmek üzere olduklarının farkındalardı, ancak kılıcın parıltısı yavaşladı. Fakat bekleme duygusu en büyük işkenceydi. O kadar işkence görmüşlerdi ki tüm vücutları titriyor, onları tutan ipler bile gıcırdıyordu.

Wu Xingxue başını kaldırdı ve sordu, “Birinin gelmesini beklemek zor olmuştur. Oraya asmak için başka birini yakalarsanız sizin yerinizi alacağını mı düşünüyorsunuz?”

Hâlâ titriyorlardı ama tek kelime etmediler. Tüm tapınak, belirli bir zımni anlayışla ölümcül bir sessizliğe büründü.

Esasen Wu Xingxue kızgın değildi. Bu tür bir sahneyle daha önce birkaç kez daha karşılaşmıştı, ürkütücü ortamlar karşısında tuhaf bir şekilde soğukkanlılığını koruyabiliyordu. Küçük heykellere tıkıştırılan insanlar da böyleydi, tıpkı bu bağlı ruhlar gibi her zaman onların yerini alacak başka bir zavallı bulmaya çalışıyorlardı.

Ama yanlış kişilere çatmış olmaları talihsizlikti.

Wu Xingxue, Xiao Fuxuan’a baktı. “Onlarla bir anlaşma yapabilir miyim?”

Xiao Fuxuan: “…Seni durdurabilir miyim ki?”

Wu Xingxue memnuniyetle başını tekrar kaldırdı, “Hadi şöyle yapalım, hepiniz bu yasak bölgede bir süre kaldınız ve buraya biraz aşinasınız. Bize bu yasak bölgedeki durumu dürüstçe anlatın, biz de ruh bağlarınızı çözmek için bir yol düşünelim.”

Beklenmedik bir şekilde bütün yüzler yavaşça ona döndü. “Onları çözemezsin.”

Wu Xingxue, “Neden bu kadar eminsiniz?” diye sordu.

O insanlar boyunlarını uzattılar, kılıcın uçlarına dikkatlice baktılar ve kesin bir şekilde tekrarladılar: “Onları çözemezsin.”

Wu Xingxue, baş aşağı asılı duran ruhlardan birinin garip göründüğünü fark ettiğinde tekrar bir şey sormak üzereydi. Baş aşağı asılı duran kişi diğerlerinin aksine biraz uyanmış gibiydi, gözleri onlarınki kadar bulanık değildi.

“Şuna bak.” Wu Xingxue, Xiao Fuxuan’ı dürterek garip olan kişiyi işaret etti, “Onun nesi var?”

Xiao Fuxuan cevap verdi: “Fiziksel bedeni uyanmanın eşiğinde olmalı, bu yüzden ruhu şiddetle mücadele ediyor.”

Fiziksel bedeni uyanmanın eşiğinde mi?

“Yani, bedeninin artık yaşayan bir insan olmadığını anlamak üzere olduğunu mu söylüyorsun?” diye sordu Wu Xingxue.

“Anlamak üzere değil, belki de çoktan anlamıştır.”

Kişi durmadan mücadele ediyordu, yüzü o kadar buruşmuştu ki arkasını döndüğünde gözlerinin altındaki kocaman torbaların neredeyse gözlerini açmasını engellediği görülebilirdi. Zorlukla Wu Xingxue ve Xiao Fuxuan’ın yönüne baktı, ağzı açılıp kapandı ama hiçbir şey söyleyemedi.

Bir süre sonra seslendi, “Çok acıyor…”

Gözlerinin altındaki torbalara dikkatle bakan Wu Xingxue aniden afalladı.

Xiao Fuxuan’ı tuttu ve “Onun kim olduğunu biliyorum,” diye fısıldadı.

Uzun süredir baş aşağı asılı duran yüzlerin tanınmaları oldukça zordu. Ama bu adam titreyip, kocaman göz torbalarıyla dönüp durduğu sırada, ikisi onun yüzüne dair bir aşinalık hissettiler.

Bu kişi hancıydı.

Wu Xingxue neredeyse aklını kaybediyordu.

Hancı neden buradaydı?

Sonra yasak bölgeye girmeden öncesini hatırladı; hancının bir şey söylemek isteyip de söyleyemediği ifadesi ve diğer her şey birbiriyle şimdi uyuşuyordu.

Ya bu bağlı ruhlar kurbanlık adak değillerse? Ya ruhlarının çıkarılmasının nedeni bedenlerini sonsuza kadar burada tutmalarını, asla ölmemelerini ve ayrılmamalarını sağlamaksa?

Ya ilahi ağacın mühürlenmesi efsanelerdeki gibi değilse ve sadece birkaç oluşuma ve lanetli bir toprağa dayanmakla kalmayıp çok sayıda insan gerektiriyorsa? Ve belki de hancı girişi koruyan kişiydi…

Wu Xingxue’nin aklına aniden korkunç bir düşünce geldi-

Xiao Fuxuan, ruhu çekilmiş “bağlı”ların fiziksel bedenlerinin oldukları yerde yaşamlarına devam edeceğini, tekrar tekrar büyüyeceklerini, bir bakışta yaşayan insanlardan ayırt edilemez olduklarını ve tanrıların bile onları diğer insanlardan zar zor ayırt edebildiklerini söylemişti. Ancak onlara yakın olan komşuları onları daha kolay bir şekilde fark edebilirlerdi. Peki ya her gün gördükleri komşuları da tıpkı onlar gibi “bağlı” ise? O zaman kimse bu durumu fark edebilecek miydi?

Bir zamanlar kim olduğunu hatırlamadığı biri ona Luohua Dağı’nın gerçekten mükemmel bir yer olduğunu söylemişti. Dünya ne kadar kaotik olursa olsun, burası her zaman rahat, canlı ve kalabalık olmayı sürdürecekti.

Ve bazıları, belki de eskiden sıkça bahsedilen kutsal ağacın hâlâ orada olduğunu ve orayı koruduğunu söylerdi.

Şimdi düşününce, aslında bu durum olağandışıydı. Yaşayan insanların sıkıntılı zamanlardan etkilenmemesi çok mantıksızdı.

Peki ya tüm dağ pazarı “bağlı” ise? Ya o gürültülü kalabalık aslında uzun zaman önce varlığını sürdürmeyi bırakmışsa ve her yıl üçüncü ayın üçüncü günü pazarın açılışında fenerlerin yakıldığı sahneyi canlandırarak sonsuza dek burada hapsedilmişlerse?

Tıpkı ruhlarını kaybetmiş, yaptıkları her şeyde kendilerini kandıran, büyüyen, yaşlanan ve başkalarıyla sohbet eden etten bedenler gibi.

Wu Xingxue’nin yüzü suya batar gibi battı, bakışları dikkatli bir şekilde sıralı yüzlerde gezindi.

Bu kez tekrar baktığında, aslında epeyce tanıdık yüz olduğunu fark etti- handaki Xiao Er, Luohua Dağ Pazarı’na yeni girdiği zaman gördüğü sürekli bağıran çayevi garsonu, dükkandaki çıkık elmacık kemikli halk hikâyecisi, devrilmiş ruj ve pudra tozu arabası hakkında açıklama yapan adam…

Sonunda, o insanları tanıyanın o anın kendisi mi yoksa yüz yıl önceki Wu Xingxue mi olduğunu bile anlayamadı.

Hepsi Luohua Dağı’nın hareketli ve gürültülü anlarına katkıda bulunmuşlardı. Bir zamanlar, kara ejderhalar kadar göz kamaştırıcı olan, on iki li boyunca uzanan sıradağları gece gündüz yanan fenerlerle aydınlatıyorlardı.

Burası pek çok kişinin överek anlattığı Luohua Dağ Pazarı’ydı.

Onun doğduğu yerdi.

Etiketler: novel oku Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 41: İllüzyon, novel Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 41: İllüzyon, online Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 41: İllüzyon oku, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 41: İllüzyon bölüm, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 41: İllüzyon yüksek kalite, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 41: İllüzyon light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X