Koyu Switch Mode

Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 32: Musibet Dönemi

A+ A-

Çevirmen: Ari


Bölüm 32: Musibet Dönemi

Büyük iblis daha öncesinde rüya çanını başkalarının üzerine yıkmaya çalışıyordu, ama şimdi kendisi taşıdığı için fikrini değiştirmişti. Geçmişe dair hiçbir şey hatırlamasa bile bu rüya çanının oldukça değerli olduğunu hissediyordu ve başkalarının ona dokunmasına izin vermek istemiyordu.

Özellikle de Tianxiu Ölümsüz Xiao Fuxuan’ın…

Büyük iblis ona her dokunduğunda oldukça dikkatliydi.

Öncesinde rüya çanını almak istememişti ve hatta ilk verdiği kişi Xiao Fuxuan’dı.

Ning Huaishan ve Fang Chu hâlâ ölü taklidi yapıyorlardı, kapalı gözlerini hafifçe açarak onları izlerken düşündüler: gerçekten de Chengzhu’ya yakışıyor, ruh halinin iyi mi yoksa kötü mü olduğu anlaşılmıyor ve yüz ifadeleri kitap sayfalarından daha hızlı değişiyor.

Wu Xingxue küçük bir çan yüzünden Xiao Fuxuan ile çekişmeye girmek istemediği için hiçbir ifade göstermedi, sadece ikiyüzlüymüş gibi davrandı. Gözlerini kapatıp uyuyor numarası yapmak için arabanın duvarına yaslandı ve içinden kendini küçümsedi: Ne kadar onurlu bir iblis olsam da bu aptal Ning Huaishan ve Fang Chu’yu taklit etmekten başka bir şey yapamıyorum.

Bu aptalların yaptığı şeyler çoğu zaman faydalıydı.  Wu Xingxue bir süre numara yaptıktan sonra, gerçekten de uykusu geldi.

***

Yi Wusheng’e göre bugünlerde dünya çok kaotikti, her ölümsüz sekt, tıpkı Dabei Vadisi’nde olanlar gibi kendi sektinin etki alanının sınırlarının ötesine bariyerler ve korumalar dikerdi.

Şehrin ıssız yerlerinde, dağlarda, vadilerde, iskelelerde ve diğer her yerde bulunuyorlardı, göz ardı edilmeleri imkansızdı.

Eskiden ölümsüz sektler arasında yüksek uygulama temellerine sahip olanlar, fazla çaba harcamadan kılıçlarını kullanabilir ve kuzeyden binlerce li uzaktaki güneye sıçrayabilirlerdi.

Fakat artık durum farklıydı.

Uygulama temelleri eksik olduğu için değil, eğer bunu yaparlarsa kaç tane bariyeri ve korumayı aşacakları, kaç tane ölümsüz sekti alarma geçirecekleri belli değildi. Yolda her sektten mühürlü mektuplar almak bile insanın ellerinin titremesi için yeterliydi.

Bu yüzden son yıllarda beladan kaçınmak amacıyla acil bir durum olmadığı sürece her sekt dışarı çıkmak için özel at arabalarını kullanmak zorundaydı.

Araba bir süre durduğunda veya ani bir dönüş yaptığında bu başka bir kısıtlamadan geçtiği anlamına geliyordu.

Yol boyunca kaç şehir geçtiklerini bu şekilde anlayabilirlerdi.

Dabei Vadisi’nden Luohua Dağı’na giderken bir günde dört şehirden geçtiler. Wu Xingxue uykusunda vagonun hafifçe sarsıldığını hissetti ve içinden üç şehir kalmış olması gerektiğini hesapladı; Luohua Dağı çok uzakta değildi.

Yola çıktıklarında gökyüzü daha yeni aydınlanmıştı ve şimdi yine alacakaranlık yaklaşıyordu. Belki de iblislerin ini Zhaoye Şehri’ne gittikçe yaklaştıkları için havadaki soğuk çok daha yoğunlaşmıştı.

Wu Xingxue soğuğu iliklerine kadar hissediyordu.

Ellerini geniş yeninin içine sokmuş, parmaklarıyla el ısıtıcısını hafifçe okşuyordu. El ısıtıcısındaki ısı aslında fazlasıyla yeterliydi. Uzun süre elinde tuttuğunda böyle bir kış gecesi için en uygun sıcaklığı yakalayabilirdi.

Lakin Wu Xingxue hâlâ üşüyordu.

İlk başta vagon camlarındaki aralıklardan soğuğun içeri sızdığını düşünmüştü. Ama sonra öyle olmadığını anladı. Bu soğukluk daha çok buz gibi kemiklerindeki çatlaklardan içeri sızıyor ve meridyenlerinde dolaşıyor gibiydi.

Ellerinin sıcaklığı o kasvetli soğuğu ısıtmaya yetmiyordu.

Isınmaya çalışırken el ısıtıcısını birkaç kere okşadı.

Daha da soğuk.

Hafızasının olmayışı can sıkıcıydı. İnsanları öldürürken gözünü bile kırpmıyordu fakat böyle zamanlarda bir çöp gibi işe yaramazdı.

Wu Xingxue kendi kendine güldü.

Tembel tembel gözlerini biraz araladı, üzerini örtmek için kalın bir yün battaniye almak niyetindeydi. Ancak hafifçe araladığı göz kapaklarının ardından Xiao Fuxuan’ın bakışlarını fark etti. Ona mı bakıyordu yoksa sadece dalmış mıydı belli değildi.

“…”

Wu Xingxue bir an afalladı, sonra tekrar sessizce gözlerini kapattı.

Battaniye ulaşamayacağı bir yerdeydi ve almaya çalışırsa çok fazla ses çıkarırdı. Soğuğa gelince…

O zaman sadece üşürdü. Bir iblis olarak donarak ölecek değildi!

Etrafını kasvetli bir soğuk sararken sersemlemiş bir şekilde uykuya daldı. Tamamen uykuya dalmadan önce zihni bir süre mücadele etti ve başkaları ona bir daha dokunmasın diye rüya çanını ellerinde sımsıkı tuttu.

Belki de o beyaz yeşim çanı kavradığı içindi, derin bir rüyaya daldı.

***

Rüyasında çok üşüyordu ve kemiklerinden tüm vücuduna sızan aynı kasvetli soğuğu hissedebiliyordu. Ama üzerinde sadece ince bir giysi vardı, tutacak bir el ısıtıcı bile yoktu. Geniş bir avluda dururken iki eli de bomboştu. Ellerini yıkamak için yeşil bir bambu çeşmenin yanına eğildi.

Duvardaki yosunlar buz tutmuştu; su da bir hayli soğuktu, yine de tepki vermedi, yalnızca kül beyazı parmaklarına baktı.

Biri “Chengzhu,” diye seslendi.

Wu Xingxue parmaklarını iki kez büktü, sonra acelesiz bir şekilde duruşunu düzelterek bakmak için başını çevirdi.

Fang Chu’nun yüksek bir ağacın altında durduğunu gördü. Ayaklarının önünde derin bir havuz ve havuzun yanında kar birikintisi vardı. Havuzdaki su bulanık ve yoğundu.

İlk bakışta su siyah renkteymiş gibi görünse de yüzeye çıkan damlalar kar yığınlarını koyu kırmızıya boyamıştı.

Havuzdan dışarı uzanmaya çalışan bir el vardı. Birkaç kez çıkmaya çalıştı ancak Fang Chu’nun tekme atmasıyla tekrar havuza düştü.

Bir süre sonra hiç hareket yoktu.

Tabanındaki kanı yosunlu çimlere silen Fang Chu, şunları bildirdi: “Chengzhu, bu iki gevezeyi hallettik ama söylentilerin ne kadar yayıldığı belli değil.”

Wu Xingxue, bambu musluğun yanındaki gümüş raftan bembeyaz bir bez çıkardı. Ellerini silerken, “Yüzlerini hatırlamıyorum. Bu iki küçük serseri nereden geldi?” dedi.

Fang Chu: “…Küçük serseri…”

Dudaklarının kenarları seğirdi.

Chengzhu her zaman böyle unvanlar kullanırdı. Anlamayan insanlar bunu duysa, bir sevgi ifadesi olduğunu düşünebilirlerdi. Ancak göklerin yüksekliğini ve yerin derinliklerini bilmeyen bu iki kişi muhtemelen kendi efendilerine bilgi götürmek amacıyla çaresizce Kuşsuz Topraklar’a gelmişlerdi.

Fakat hasta ve kötü bir ruh hâlinde olan Chengzhu’ya yakalanmış ve ikisi de kan gölüne atılmıştı. Artık kemikleri bile yoktu.

Elbette Chengzhu’nun keyfi yerinde olsaydı daha da kötü durumda olabilirlerdi.

Ning Huaishan kan havuzundan her zaman biraz korkmuştu ama Fang Chu korkmuyordu. Sonuçta o bu havuz sayesinde hayattaydı.

Kan havuzunun üzerinde yüzen küçük altın bir kanca görünce dikkatsizce parmaklarını daldırarak onu çıkardı. Bir an için analiz ettikten sonra, “Chengzhu, bir ruh kancası buldum” dedi.

İblislerin ini Zhaoye Şehri, ne insan sevgisi ne de insan doğası için uygun bir yer değildi. Büyük iblislerin malikanelerinde görevlerin üstesinden gelmelerine yardımcı olmaları için her zaman bol miktarda küçük iblis yetiştirilirdi.

Onları bastıran büyük iblisler sayesinde itaatkar astlar ve hizmetkarlardı. Fakat yaralanma ya da hastalık nedeniyle efendileri onları bastıramıyorsa, her an ısırabilecek aç kurtlardan başka bir şey değillerdi.

Bazı iblisler içlerini rahatlatmak ve kontrolü ellerinde tutmak için astlarının yaşam kapısına ölümlülerin pazarda köpekleri bağlamak için kullandıkları boyun tasmasına benzer bir ruh kancası takardı.

Bu ruh kancaları genellikle deri ve etin altına gizlenirdi, bu yüzden sadece öldükten sonra açığa çıkabilirlerdi.

Böyle uğursuz bir nesne ölümsüz sektler tarafından yapılsaydı üzerine asla isim kazınmazdı, böylece kimse bunu kimin yaptığını bilemezdi.

Ama iblislerin ini tam tersiydi. İblisler kibirli ve zalimdi, bu yüzden her bir ruh kancası benzersiz bir arma taşırdı. Kendileri için kötülük toplamalarına yardımcı olabileceğinden başkaları tarafından görülmesi daha iyiydi.

İtibarları ne kadar kötü olursa onlara karşı gelmeye cüret edecek insan sayısı da o kadar az olurdu. Bu nedenle, astları da uysal ve itaatkar olmak zorundalardı.

Bu yüzden Fang Chu ilk bakışta bunun kimin arması olduğunu anladı: “Chengzhu, bu kişiler Lord Sang’ın evinden olmalılar.”

Wu Xingxue: “Lord Sang, hangi Lord Sang?”

Fang Chu şaşkına döndü.

Wu Xingxue kısık sesle bir “Ah,” dedi: “Sang Yu’yu mu kastediyorsun?”

Fang Chu buna gerçekten daha fazla dayanamadı ve mırıldandı: “Zhaoye Şehri’nde başka hangi Lord Sang var…”

Yani başka kiminle karıştırılabilir ki!

Ama Chengzhu oldukça tuhaftı. Belki de çok güçlü olduğu için diğer insanları umursamıyordu. Zhaoye Şehri’nin birçok ünlü iblisi dünyadaki herhangi birini sadece ismiyle bile korkutabilirken, Chengzhu en ufak bir tepki bile vermiyordu. Özellikle Sang Yu denilen adamı hatırlamıyordu bile.

Yine de kötülük seviyesi Wu Xingxue’den sonra ikinci sıradaydı.

Daha önce Wu Xingxue, Sang Yu’nun adını her hatırlamadığında bunun aslında kasıtlı olduğunu söyleyenler bile vardı. Aksi takdirde, “Lord Sang”ın kime atıfta bulunduğunu nasıl bilmezdi?

İlk başlarda Fang Chu da bunu düşünmüştü, ancak bir süre Wu Xingxue’yi takip ettikten sonra Chengzhu’nun bunu gerçekten kasten yapmadığını fark etti. Wu Xingxue’nin “kasıtlı” olduğu kişiler tek elle sayılabilirdi.

Wu Xingxue elindeki bezi bir kenara bırakırken, “Ning Huaishan nerede?” diye sordu.

Fang Chu, “Chengzhu’nun ondan istediği ayak işleri için dışarı çıktı. Halletmek için iki gün istediğini söylemişti ama dün vücudunun üşüdüğünden bahsettiğini duydum, muhtemelen musibet dönemine girmek üzere ve birkaç günlüğüne dışarı çıkamayacak.”

“Musibet dönemi”ni duyan Wu Xingxue’nin ifadesi donuklaştı.

Fang Chu, Wu Xingxue’ye birkaç kez ihtiyatlı bir şekilde baktı ve tereddütle sordu. “Chengzhu, son birkaç gündür yaşadığınız musibet dönemi…”

Wu Xingxue bakışlarını ona çevirdi ve Fang Chu daha fazla bir şey söylemeye cesaret edemeyerek sustu.

Wu Xingxue, “Ruh kancası Sang Yu’ya ait olduğuna göre, benimle Sang Yu’nun evine bir geziye çıkmaya ne dersin?”

Fang Chu itaatkar bir şekilde ruh kancasını ona uzattı. “Chengzhu neden oraya gitsin, af dilemek için diz çöken o olmalı değil mi?”

“Bu lüzumsuz.” Wu Xingxue ruh kancasını almadan uzun koridorun kapısından çıktı, “Kokusuna dayanamıyorum, en iyisi gelmemesi.”

Fang Chu ruh kancasını sadece nezaketen teklif etmişti. Almadığını görünce alışkanlıkla kendi bel kesesine tıkıp şöyle dedi: “Ceset arıtma yolunu kullananlar gerçekten de biraz iğrenç kokuyor ama Lord Sang’ın kokusu çoktan azami derecede azaldı; artık o kadar kokmuyor.”

Fakat arkasını dönünce kendine geldi. Zaman zaman Chengzhuları o kadar seçiciydi ki, neredeyse bir iblise benzemiyordu. Bu yüzden daha fazla konuşmadı.

Rüyasında hava soğuktu, bir kış günü olmalıydı. Zhaoye Şehri sisle kaplanmıştı, konuştuklarında ağızlarından buhar çıkıyordu. Wu Xingxue siyah at arabasından indi ve büyük bir malikaneye girdi.

Zhaoye Şehri’ndeki iblisler her türlü tuhaf görünüşlü malikaneleriyle eksantrik olmayı severlerdi. Özellikle ceset arıtma yolundakilerin malikaneleri genellikle türbeler gibi modellenmişti.

Ancak Sang Yu’nun malikanesi oldukça normaldi. İlk bakışta imparatorluk başkentindeki varlıklı bir ailenin büyük kırmızı kapılarından hiçbir farkı yoktu. Ancak kapıların arkasına geçildiğinde bir fark vardı: Normal hanelerin misafir salonları sandalyelerle dolu olurdu. Ancak burada sadece duvarlarda bulunan simsiyah tabutlar vardı.

Tabut kapakları dört taraftan tabut çivileriyle sıkıca çivilenmiş ve ayrıca sarı tılsımlı kağıtlarla süslenmişti. Uzaklardan belli belirsiz bir kahkaha sesi duyuluyordu. Herhangi bir sıradan insan buraya gelseydi, muhtemelen bu kahkahadan aptalca korkardı.

Ama Wu Xingxue sanki bunu fark etmemiş gibi Fang Chu’yla uzun koridordan geçerek bir odaya gitti.

Sang Yu’nun astları telaş içinde peşlerinden koşuyorlardı, lakin fazla yaklaşmaya cesaret edemediler, sadece onları durdurmaya çalıştılar: “Chengzhu, Chengzhu, CHENGZHU!”

“Konuş, dinliyorum.” Wu Xingxue hızını düşürmedi, adımları ne aceleci ne de yavaştı, ancak çoğu zaman bir adımı onu bir koridorun diğer ucuna kadar götürüyordu. O kadar seriydi ki, iblis astları ne yapacaklarını bilemeyecek duruma getirmişti.

Astlar, “Lord Sang’ın şu anda misafir kabul etmesi onun için uygun değil,” dediler.

Malikaneye giren bir başkası olsaydı çoktan ağızlarını açma zahmetine girmeden yumruklaşmaya başlamış olurlardı. Ama ne yazık ki bu kişi Wu Xingxue’ydi; ona karşı ellerini kaldırmaya cesaret edemezdiler, yapabilecekleri tek şey zorla dişlerini sıkmaktı.

Wu Xingxue konuştu: “Uygun olup olmadığı onun meselesi. Benimle ne ilgisi var, ona sordum mu?”

Astlar: “…”

Kimsenin olmadığı bir koridora girdi. Birkaç köşeyi döndükten sonra duvarları yüksek bir odanın önünde durdu.

Sang Yu’nun bu odada olduğunu bildiğini söylemeye gerek yoktu çünkü tüm oda son derece yoğun, küflü bir havayla çevriliydi, o kadar yoğundu ki on binlerce insan buraya gömülmüş gibiydi.

Bu sefer Fang Chu bile kokunun çok ağır olduğunu düşündü. Kaşlarını çatan Wu Xingxue gizlemeye çalışmadan burnunu çimdikledi.

Astlar: “…”

Onu durduramamışlardı, bu yüzden yapabilecekleri tek şey seslerini yükselterek odaya seslenmekti: “Lordum, Chengzhu burada!”

Hem kapıya yaklaşmak istiyor hem de korkuyor gibi görünüyorlardı. Hepsi açlıktan gözleri yeşermiş, uyuz, bir deri bir kemik kalmış bir ite benziyordu. Bir yanda içten içe arzuladıkları yiyecekler varken, diğer yanda yeterince güçlü olmadıkları için kendilerini dizginlemek zorunda oldukları gerçeği vardı.

Odanın içinden yanıt gelmese de sanki bir bariyer tarafından bastırılmış gibi son derece alçak, tiksindirici ve belirsiz sesler duyuluyordu.

Etrafı saran küflü hava aniden daha da yoğunlaştı.

Astlar “Lordum!” diye seslenmeye devam ettiler.

Wu Xingxue’nin yanında sallanan parmaklar tek bir hareket yaptı ve kapı duvara çarptıktan sonra yüksek bir “GÜM” sesi yankılandı.

Yasak bir teknikle mühürlenmiş olan sımsıkı kapalı kapı, görünmez bir güç tarafından çarpılarak açılmıştı.

Yoğun, nemli ve kasvetli hava, bir buhar bulutu gibi kapılardan dışarı taştı. Wu Xingxue başını çevirdi ve kapının ardındaki sahneyi net bir şekilde görmeden önce arkasını döndü.

Yatak perdeleri sonuna kadar açıktı, oda kan kokusuyla ve iç içe geçmiş bir dizi figürle doluydu. Mühür bozulduğu için önceden içeride bastırılan sesler duvarlara, kapılara ve pencerelere sekerek net bir şekilde dışarıya kadar gidiyordu.

İğrenç iblisler, her zaman zevk arayan kalpsiz, anlayışsız ve hatta normal insanların onur, utanç ve doğruluk duygusundan tamamen yoksun yaratıklardı.

Kapının dışına bir bakış atan Sang Yu gözlerini kısarak arkasını döndü. Bir an kendini toparladıktan sonra vücudunu geriye doğru çevirdi ve yığılmış vücutların arasından bir bacağını kaldırarak yatağa oturdu. Boğuk bir sesle kapıya doğru konuştu: “Chengzhu neden geldi? Musibet dönemimdeyim. Hava gerçekten çok soğuk, bu yüzden gelip beni ısıtmaları için birkaç kişi çağırdım. Lütfen sizi salonda karşılayamadığım için beni bağışlayın.”

Wu Xingxue ifadesiz kaldı; gözlerini şaşkınlıkla açan tek kişi Fang Chu’ydu. Bunu gören Sang Yu gülümsedi. “Ne, tüm musibet dönemleri böyle geçmiyor mu? Sakın bana başka bir yol olduğunu söylemeyin?”

O figürler tarafından kucaklandığı için vücudu ter içinde kalmıştı. Pek de üşümüşe benzemiyordu.

Teri kuruduğu anda son derece hafif bir ürperti hissetti ve ardından çevresindeki insanlardan birinin elini tutarak kanını emmek için yakına çekti.

Eli ısırılan kişi ilk başta tepki vermedi ama bir süre sonra titremeye, mücadele etmeye başladı.

Sang Yu eli fırlattı. Ağzının kenarları kan içindeydi, başka birinin vücuduna yönelirken kapı eşiğindeki iblise baktı.

Kafasını kaldırarak gösterişçi bir şekilde birkaç kez burnunu çekti: “Ah, doğru, o astların Chengzhu’nun da son birkaç gündür musibet döneminde olduğunu söylediklerini duymuştum.”

“Tch, kendi yolumuzu uygulamakta özgür ve dizginsiziz, tek zorluk musibet dönemi. Ve durumumuz ne kadar iyiyse, katlanması o kadar zor.”

Sang Yu kıkırdadı, “Aslında biraz rahatladım, en azından Chengzhu benden daha fazla acı çekiyor.”

“Fakat Chengzhu’nun musibet dönemi için insanları yakaladığını hiç görmediğim için bunu nasıl atlattığını çok merak ettim ve gözcülük yapmama yardım etmeleri için birkaç kişi gönderdim. Görünüşe göre geri dönemeyecekler.”

Belli ki Wu Xingxue’nin neden geldiğini biliyordu ve herhangi bir inkarda bulunmadı, doğrudan konuya girdi. Mutsuz bir şekilde iç çekerek konuştu: “Ah, o ikisi ne kadar da zavallı, yine de bu iki zavallı dün bana oldukça ilginç bir şey söyledi.”

Wu Xingxue’ye baktı ve devam etti. “Chengzhu birkaç günlük musibet dönemindeyken Kuşsuz Topraklar’da birini gördüklerini, hatta kendi gözlerinin arızalandığından ve yanlış gördüklerinden şüphelendiklerini duydum. O iki zavallı çoktan öldüklerine göre onlar yerine sormama izin verin…”

“Chengzhu, neden tüm musibet dönemin boyunca Tianxiu Ölümsüz Kuşsuz Topraklardaydı~?”

Etiketler: novel oku Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 32: Musibet Dönemi, novel Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 32: Musibet Dönemi, online Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 32: Musibet Dönemi oku, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 32: Musibet Dönemi bölüm, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 32: Musibet Dönemi yüksek kalite, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 32: Musibet Dönemi light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X