Çevirmen: Ari
Bölüm 30: Çatlak Çan
Xiao Fuxuan önce kendisine uzatılan rüya çanına, sonra da Wu Xingxue’ye baktı ve daha tek kelime edemeden engellendi-
Wu Xingxue, “Geri al, neden bana veriyorsun?” diye tersledi.
Xiao Fuxuan: “…”
Ölümsüz sektin küçük öğrencilerinin hafızaları oldukça iyiydi.
Bu beyaz yeşim çanın Yun Hai’nin sorgulanması sırasında nasıl parıldadığını hâlâ hatırlıyorlardı; bu Lingwang’ın ölümsüz hazinesiydi. Yi Wusheng’in daha önce onları kandırmak için söylediği yalanlara dayanarak Wu Xingxue’yi övmek için fısıldadılar: “Gongzi gerçekten asil ve ahlaklı. Normal bir insan bunun gibi ender bir ölümsüz hazineye direkt göz diker ve bir kez ele geçirirse bırakmak istemez. Fakat Gongzi ölümsüz hazinenin cazibesine kapılmamakla kalmadı, onu kendi elleriyle başkasına vermekte bile tereddüt etmiyor.”
“…”
Xiao Fuxuan kendini öğrencilere bir bakış atmaktan alamadı.
Genç bir mürit hâlâ tüm ruhuyla konuşmaya devam ediyordu, “Kendi vicdanımdan bahsetmek gerekirse, o çan bana verilseydi kesinlikle aynı şeyi yapmazdım-?”
Öğrenci, Tianxiu Ölümsüz’ün bakışıyla irkildi ve anında konuştuklarının duyulduğunu fark etti. Yanakları hemen kızardı. Bir süre kekeledikten sonra Yi Wusheng’i işaret etti, “Daha önce kıdemlinin Wu-“
Hâlâ iblisin adını yüzüne karşı söylemeye cesaret edemiyordu ve “Wu” kelimesini belirsiz bir şekilde ağzından kaçırıvermişti, “…onun asıl kişi olmadığını ve kazara yanlış bedene giren sıradan birinin yaşayan ruhu olduğunu söylediğini duyduk.”
Yi Wusheng sessizce yüzünü buruşturdu, kendi kendine bu küçük öğrencilerin gerçekten saf olduğunu düşündü. Diğerlerinin bakışları altındayken öğrencilerin yüzleri kıpkırmızı olmuştu.
Biri aceleyle açıkladı: “Umm… bir keresinde bir usta ders verirken duymuştuk, Xiandu düştükten sonra bazı ölümsüz hazineler ölümlü dünyada mahsur kalmış, bütün büyük sektler ve diğer ustalar, ister ışıkta ister karanlıkta olsun onları bulmak için çabalıyormuş. Ölümsüz hazineler genellikle bir ölümsüzün hayati özünü taşır ve binlerce yıllık ruhsal qi’yi toplar. Tabi ki herkes böyle bir şeyi ister. Ama üzerlerinde ölümsüz bir hazineyi taşıyabilecek yeteneğe sahip insanlar sayılıdır. Yüzyıllarca süren bir uygulama yapmadan kimse bu kadar büyük bir ölümsüz qi’ye sahip nesneyi miras alamaz.”
“Bu Gongzi sıradan bir yaşayan ruh, ölümsüz bir hazineyi taşımaya kesinlikle uygun değil. Bu mantığı anlayanlar olsa da, yine de tarafsız davranabilenler azdır. Bu nedenle Gongzi’nın eylemleri gerçekten hayranlık uyandırıcı.”
Uzun süren bu gevezelikten sonra Wu Xingxue’ye zarif bir selam verdi.
Wu Xingxue içten içe gülmekten kendini alamadı ama ortamı bozmadan genç öğrencinin zarif selamına karşılık verdi, “Çok naziksin.”
Tianxiu Ölümsüz’ün ifadesi suskunluktan donukluğa geçti.
Onun soğuk yüzüne bakan Wu Xingxue’nin kahkahası daha da güçlendi. Aniden “perdenin öteki tarafına geçip özel konuğum ol” sözünü hatırlayana kadar gülmeye devam etti. O yatak…
Ve içinden attığı kahkahalar aniden kesildi. Tıpkı daha önce at arabasında olduğu gibi, Xiao Fuxuan onu ifşalamadı. Müritler gevezelik ederken, Xiao Fuxuan sadece rüya çanıyla oynayarak dinledi. Uzun, ince parmaklarında rüya çanı özellikle hoş görünüyordu, yeşim rengi parlak ve berraktı.
O öğrencinin “Ölümsüz hazineler genellikle bir ölümsüzün qi’sini taşır” demesine şaşmamalıydı. Qi’nin ne olduğunu bile hatırlamıyordu ama tuhaf bir şekilde kendisi ile rüya çanı arasında hafif bir ruhsal bağlantı hissediyordu.
Xiao Fuxuan’ın çanla oynayan parmaklarına tekrar baktığında biraz…
Wu Xingxue bir süre ona baktı, sonra rüya çanını geri almak için uzandı.
Onu övmeyi daha yeni bitirmiş olan ölümsüz sektin öğrencileri bunu görünce soru işaretleriyle dolup taştı.
Xiao Fuxuan, Wu Xingxue’ye döndü, “Onu bana geri vermek istemiyor muydun?”
Wu Xingxue, “Fikrimi değiştirdim.” diye cevap verdi.
“Neden?”
Wu Xingxue ne diyeceğini bilemezcesine baktı.
“Rüya çanını bu şekilde okşadığını görmeye dayanamıyorum” diyemezdi. Eğer bunu söylerse, Xiao Fuxuan tekrar “neden” diye sorardı ve buna cevap verecek yüzü yoktu.
Tianxiu Ölümsüz her şeyi yapabilirdi.
Bir an için Wu Xingxue’nin dili tutuldu, sonra şöyle dedi: “Sadece birdenbire sana geri verilmemesi gerektiğini düşündüm.”
Bunu söyledikten sonra, rüya çanını Yi Wusheng’e vermek için başını çevirdi.
Yi Wusheng: “…”
Hiç gerek yok!
Wu Xingxue, “Ayrılmadan önce Dabei Vadisi’ne iki şey için geldiğinizi söylediğinizi hatırlıyorum: Hua ailesi ve ölümsüz hazine.” dedi.
Yi Wusheng hızla ellerini salladı. Onu Tianxiu Ölümsüz’e geri verip vermemen umrumda değil, ama lütfen benim gibi masum bir ölümlüyü karıştırma.
Ancak Wu Xingxue onu rahat bırakmadı. “Ellerinizi sallayarak ne demek istiyorsunuz? Bu çan Hua ailesi tarafından kaybedildi. Şimdi bulunduğuna göre, olması gerektiği gibi size veriyorum.”
Yi Wusheng: “…”
Bu konuyu daha önce gündeme getirmemiş olsaydı durumdan kaçınmak için bir fırsatı olabilirdi ama çoktan yapmıştı. Yi Wusheng’in tek isteği zeminde sürünerek girebileceği bir yarık bulmaktı.
Hua malikanesinde rüya çanının kaybolduğunu keşfettiklerinde hangi aptalca sözleri söylemişti?
Ah, ilk tahmini bunu Wu Xingxue’nin yapmış olduğuydu…
Wu Xingxue’nin asıl yüzünü görene kadar.
Hatta rüya çanını bulmak ve ölümsüz hazineyi Hua malikanesine geri götürmek için Dabei Vadisi’ne gitmek istediğini bile söylemişti. Fakat sonuç olarak Yun Hai’nin sorgulaması sırasında ölümsüz hazinenin asıl sahibinin Lingwang olduğu ortaya çıktı. Ve sonra ne oldu?
Ah, Yun Hai, Wu Xingxue’ye “Lingwang” dedi!
“…”
Yi Wusheng, Lingwang’ı daha önce hiçbir ölümsüz kitapta görmemiş olmasına, diğer tarafın Xiandu’da hangi statüye sahip olabileceğini bilecek durumda olmamasına ve onurlu Lingwang’ın tüm diyarda korkulan bir iblise dönüşmesine neden olan olayları bilmemesine rağmen-
Bu rüya çanı gerçekten ona aitti.
Tianxiu Ölümsüz, rüya çanını Wu Xingxue’nin ellerine vererek gerçek sahibine geri vermişti. Şimdi ne tür bir psikolojik dürtüye sahip olduğunu bilmediği bu kişi sağır ve dilsizi oynayıp rüya çanını ona vermekte ısrar ediyordu.
Almaya cesaret edebilir miydi?
Tabii ki yapamazdı!
Cesaret edemediği gibi, bunu kabul edebilecek yüzü de yoktu.
Yi Wusheng bir bilgin olsa da derisi oldukça inceydi. Gençliğinde Hua Zhaoting ve Hua Zhaotai kardeşler bu gerçeği kendi eğlenceleri için kullanırlardı, sık sık yüzü ve kulakları kıpkırmızı olana kadar onunla dalga geçerlerdi. Daha sonra, ün sahibi dört salon büyüğünden biri olmuştu ve her zamankinden daha ağırbaşlıydı, ikisi de artık onunla bu şekilde dalga geçmeyi bırakmıştı ve başka kimse buna cesaret edemezdi.
Uzun zamandır yüzü utançtan kızarmamıştı. Vücudunda kan olduğu sürece yüzü zaten kırmızıydı.
Dünyada çok yaygın bir söylenti vardı. Hua ailesinin ölümsüz hazineye ilahi kader yoluyla rastladığı, daha sonra ne yazık ki iblis Wu Xingxue tarafından çalındığı söylenirdi.
Şimdi düşününce son derece ironik görünüyordu.
O yalnızca kendi eşyasını almıştı, bu da herkesin Hua ailesinin “ilahi kader yoluyla ölümsüz bir hazineyle karşılaşmasına” derin bir anlam yüklediği anlamına geliyordu.
Bu durumda Yi Wusheng, rüya çanını kabul etmeye kesinlikle uygun değildi.
Bu bedenin gerçekte “bir bedene giren sıradan bir ruh” olmadığını bilmeseydi, Tianxiu Ölümsüz bu oyunu örtbas etmesi için onu kılıcıyla tehdit etmeseydi ve son derece hassas küçük sekt öğrencileri hâlâ yakınlarda duruyor olmasaydı Yi Wusheng kesinlikle Wu Xingxue’ye merhamet etmesi için yalvarmak amacıyla ellerini kavuştururdu.
Ama hiçbir şey söyleyemedi, sadece sessizce Wu Xingxue’ye bakabildi, bakışları giderek daha da zavallı bir hâl aldı. Sonunda, tılsım kağıdını tutarak şöyle dedi: “Gongzi, ben sadece ufacık bir ruhtan arta kalan bir parçayım…”
Bunun asıl anlamı şuydu: Lütfen eziyet edecek başka birini bul.
Onun ifadesine bakan Wu Xingxue biraz düşündü ve biraz kaba davrandığını hissetti. Bu nedenle şeytani pençelerini iki müridine çevirdi. Her zaman tembel olmuştu ve elinde bir şeyler taşımaktan hiç hoşlanmazdı. Her zaman sırt çantası gibi davranması için bir astla dolaşırdı.
Ning Huaishan ve Fang Chu buna kesinlikle uzun zaman önce alışmışlardı.
Başını çevirdiği anda Ning Huaishan ve Fang Chu’nun daha da zavallı gözüken yüzleriyle karşılaştı.
Wu Xingxue: “…”
“Daha hiçbir şey söylemedim bile.” Wu Xingxue yavaşça konuştu.
Ning Huaishan şöyle dedi: “Cheng… Gongzi, hatırlamıyor musun? Bazı iğrenç iblisler ilahi heykelleri görür görmez kusarlar.”
Yüzünde adeta şu sözler yazılıydı- O ölümsüz hazineyi alırsam kusup kusmayacağımı tahmin et.
Wu Xingxue: “…”
İyi.
Böylece, insanlara bir sürü zorbalık yaptıktan sonra yüce iblis Wu Xingxue rüya çanını kendisi taşımayı seçti.
***
“Her şeyin başlangıcı” sorunu Dabei Vadisi’nde tamamen çözüldü ve bulmak istedikleri şey de bulundu.
Ölümsüz sekt öğrencilerinin ya da Yi Wusheng’in bakış açısından bu tamamen tatmin edici bir sondu.
Ancak Wu Xingxue, Hua Xin’in, Yun Hai’nin kalan canlılığının bir kısmını kurtarmak için ne yaptığını merak ediyordu. Yun Hai bile bu noktayı anlayamamıştı.
Ayrıca Xiao Fuxuan, Hua Xin kılıcıyla ölümlüler alemine indiğinde kendisinin Canglang Kuzey Bölgesi’nde olduğunu söylemişti. Xiandu’ya döndüğündeyse aradan çok uzun zaman geçmişti.
Ölümlü alemdeki hiç kimse Hua Xin’in ne yaptığını bilmiyordu; tıpkı Yun Hai’nin o zamanlar göksel ceza almak için Lingtai’de diz çökmesi ve ardından yüz gün inzivaya çekilmesi gibi, sonrasındaki olayların sadece bir kısmı biliniyordu.
Daha az fani havayla lekelenmesi ve daha çok bir ölümsüze benzemesi dışında pek de farklı değildi.
Yun Hai’nin mezarının etrafını tekrar aradılar fakat başka hiçbir iz bulamayıp pes etmek zorunda kaldılar.
Dabei Vadisi’nin büyük yeraltı mezarından çıktıklarında, doğuda hava aydınlanıyordu.
Üç sekt öğrencisi qiankun keselerini toplamakla meşgullerdi.
Otuz üç heykelin tümünü ve parçalanmış tüm “atanmış” kişilerin yerini tespit etmişlerdi. Birçok kez özür dileyerek hepsini keselere tıkıştırdılar.
Yi Wusheng, “Onları evlerine geri götürürken en azından gözlerini bağlayıp biraz çekidüzen vermeyi unutmayın,” diye dırdır etti.
Bu sıradan insanların cesetlerinin çoğu parçalanmıştı, ölüm biçimleri çok korkunçtu. Şu anki görünümleriyle evlerine geri gönderilselerdi bu gerçekten çok zalimce olurdu.
Genç öğrenci eğilerek selam verdi: “Endişelenmeyin, ruhlarını uğurlayacağız ve uygun bir şekilde dinlenmelerini sağlayacağız.”
Shixiongları ve shijieleri buraya pek çok kez gelmişti ve hepsi sonuçsuz kalmıştı, fakat üçü acemi olmasına rağmen yine de hepsini geri getirmeyi başarmışlardı. Sektlerine göre, hatta Yuyang’ın tamamına göre, bu büyük bir sorumluluktu.
Başta Xiao Fuxuan ve diğerlerini kendileriyle birlikte sektlerine dönmeye davet etmeyi planlamışlardı, ancak kibarca reddedildiler.
Aslında Tianxiu hiç de kibar davranmamıştı, sadece iki kelimeyle reddetti: “Hayır.”
Ancak Wu Xingxue biraz daha incelikliydi ve kendi yüzünü işaret ederek şöyle dedi: “Eğer sektinize gelirsem, korkarım ki aile reisiniz ve büyükleriniz yüzümü siyaha ve maviye çevirmekten çok memnun olacaklardır.”
Öğrenciler: “…”
Aralarında en normali Yi Wusheng’di, “Şu anda sadece birkaç günü olan bir ruh parçasıyım. Gidip kimseye yük olmayacağım.” dedi.
Bu sözleri işitince öğrenciler son günlerinde onu alıkoymaya cesaret edemediler.
Keselerdeki otuz üç ölü ruhu sırtlanarak Yuyang’a gitmek için veda ettiler.
Wu Xingxue, Yi Wusheng’e sordu: “Xiansheng,* herhangi bir planınız var mı?”
[Ç/N: Efendim/bayım/öğretmen gibi anlamlara gelir]
Yi Wusheng ağzını ve burnunu kapatan siyah kumaşa dokundu. Durumunun her geçen gün daha da kötüleştiğinin farkındaydı. Arabadayken bileğinden ruhunu inceleyebiliyordu ve Dabei Vadisi’ne vardıklarında umduğundan çok daha zayıflamıştı. Artık beş duyusu bile eskisi kadar net değildi.
Xiao Fuxuan’a baktı, “Ölümsüz, bu ruh parçası kaç gün dayanabilir?” Xiao Fuxuan parmağının arkasıyla kontrol etti. Kısa bir sessizlikten sonra alçak sesle, “Dört gün.” dedi.
Yi Wusheng sakince başını salladı: “Peki.”
Sonra Wu Xingxue’ye cevap verdi, “Hâlâ bazı pişmanlıklarım var. Mümkün olursa… önce Jiaming’e bir göz atmak istiyorum, sonra da Taohua Adası’na geri dönerim. Şansım yaver giderse de son saatlerimi kendi topraklarımda geçiririm.”
Bunu söylerken birden elinde olmadan güldü. Wu Xingxue’nin cübbesini tuttuğu ve ölmek için yalvardığı anı çok net hatırlıyordu. Ancak artık aynı özgürlüğe sahip olduğu için daha fazlasını istemeye devam ediyordu- İlk olarak, Hua ailesinin çektiği acıların nedenini bulmak ve rüya çanının izini sürmek istediğini, bu şekilde daha huzurlu ölebileceğini söylemişti. Bu iki şeyi elde ettiğindeyse, birçok pişmanlığının olduğunu hatırladı. İnsanlar… çok açgözlüydü.
Bir süre kendi kendine alay ettikten sonra Wu Xingxue ve Xiao Fuxuan’a çok kibar bir şekilde selam verdi, bu onların son vedasıydı.
Ancak daha birkaç adım bile atmadan endişeye kapıldı. Kendini tutamadı ve Wu Xingxue’ye bakmak için geri döndü: “Bunu söylemek biraz ani olacak ama…”
Rüya çanını nasıl kullanacağını hatırlayıp hatırlamadığını ya da bu rüya olayını nasıl çözeceğini sormak istedi. Wu Xingxue’nin rüya çanının kullanımı da dahil olmak üzere pek çok şeyi unuttuğunu söyleyebilirdi.
Wu Xingxue onun tereddüt ettiğini gördü, uzun süre cümlesine devam etmeden belindeki rüya çanına bakarak durdu. Parmağını kıvırıp çanı tuttu ve sordu, “Bunun hakkında bir şey mi soracaksınız?”
Yi Wusheng başını salladı. Tam ağzını açacakken bakışları bir anda titredi.
Şok oldu ve korkuyla şöyle dedi: “Bu rüya çanı neden çatlaklarla dolu?! Daha önce mezarda baktığımda böyle görünmüyordu.”
Fakat Wu Xingxue o kadar da şaşırmadı, “Başından beri iç yüzeyinde çatlaklar vardı ve dışarıdan görünmüyordu. Neyse ki hâlâ sağlam, henüz sekiz parçaya ayrılmış olmasa bile kullanılabilir mi bilmiyorum.”
Yi Wusheng aceleyle, “Kesinlikle imkansız,” diye karşılık verdi.
“Neden?”
Yi Wusheng: “Bu ölümsüz bir hazine. Ölümsüz hazinelerin ruhani gücü çok ağır olur ve tanrının qi’sine karışmış durumdadır. Kullanan kişinin her zaman dikkat etmesi gereken bazı koşullar vardır. Sadece küçücük bir hata dahi qi sapmasına yol açabilir.”
Bu sözler mantıklı görünüyordu ama iş ölümsüz hazinelere gelince, doğal olarak tanrılar daha iyi bilirdi.
Beyaz yeşim çanı tutan Wu Xingxue bunu düşündü ve Xiao Fuxuan’a bakmak için döndü.
Xiao Fuxuan: “Bu doğru.”
Yi Wusheng’in söyledikleri oldukça netti, içten içe bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu. İşin en sıkıntılı yanı, ölümsüz hazinelerin dünyadaki en nadir hazineler olması değildi, tanrıların kendilerinin bile onlara ulaşmakta güçlük çekmesiydi.
Zarar görürlerse, tamir edilmelerinin hiçbir yolu yoktu.
Fakat Wu Xingxue’nin bundan haberi yoktu. Çanı tutarak hafifçe salladı, biraz düşündükten sonra sordu: “O zaman tekrar tamir edilmesi mümkün mü?”
Bu hâlâ tanrıların en iyi bileceği konuydu, bu yüzden sorduktan sonra Xiao Fuxuan’a bakmak için döndü.
Xiao Fuxuan: “…”
Tianxiu Ölümsüz’ün ince dudaklarının hafif hareketine bakılırsa, “Hayır” diyecekmiş gibi görünüyordu. Ama sonunda hiçbir şey söylemedi.
Başını başka tarafa çevirdi ve bir süre sonra şöyle dedi: “Mümkün.”
Yi Wusheng: “…”
Bu cevap karşısında dili tutulmuştu. Hemen ağzından çıkmak üzere olan “İmkansız” kelimesini geri yuttu.
Kendi kendine düşündü: Bu kişi gerçekten de bir tanrı mı? Kim bir süre göz kırpılmadan kendisine bakıldıktan sonra “imkansız” olan bir şeyi “mümkün”e çevirebilir?
Bu “mümkün”ün arkasındaki yöntemi gerçekten bilmek istiyordu…
Bu nedenle yarım saat sonra “son vedasını” eden Yi Wusheng ile birlikte at arabasına binerek Luohua Dağı’na doğru yola koyuldular.
Yorum