Çevirmen: Ari
Bölüm 28: Kendini Cezalandırmak
Ning Huaishan sessizce Fang Chu’nun belini çimdikledi ve fısıldadı, “Duydun mu? Lingwang dedi…”
Fang Chu: “……”
Dişlerini gıcırdatıp acısını yuttuktan sonra Ning Huaishan’ın parmaklarını çimdikledi, “Duydum, sağır değilim. Tekrar çimdiklemeye cüret etme.”
Ning Huaishan: “Sağır olmayı tercih ederdim.”
Bir süre düşündü, ama düşündükçe daha da garip geliyordu. “O iblislerin ini olan Zhaoye Şehrimizin tamamını kontrol eden yüce Chengzhu. Yani acımasız İblis Lordumuz, öyleyse nasıl olur da biri ona ölümsüz bir unvanla hitap edebilir?”
“…Nasıl mı? Deli olduğu için olabilir mi?”
“Belki de o ölümsüze benziyor ve Yun Hai yanlış kişi olduğunu düşündü, ya da…” Fang Chu başka bir neden bulmak için çok uğraştı ama sonunda pes etti, “Boşver, başka bir şey düşünemiyorum, tek olasılık bu.”
Chengzhu’ya benzeyen birini bulmak gerçekten zordu. Bütün efsanelerde denildiği gibi, onun yüzünü bir kez gören bir insan onu ömür boyu unutamazdı, o hâlde bu kişi nasıl onu başka biri sanabilirdi?
Fakat Ning Huaishan ve Fang Chu, Lingwang’ın hizmetkarı tarafından kendisine fırlatılan kılıcı nasıl yakaladığını açıkça hatırlıyorlardı.
Wu Xingxue ile biraz zaman geçirmiş olan herkes bilirdi ki İblis Lord bir şeylerin elinde olmasından hiç hoşlanmazdı. Ne zaman bir şey istese, genellikle bulunduğu yerden alıverir ya da yanındaki insanlardan isterdi.
Ning Huaishan ve Fang Chu, Wu Xingxue ile uzun süredir birliktelerdi. Çoğu zaman Wu Xingxue’nin tek yapması gereken elini uzatmaktı, ikisi de ona ne vereceklerini bilirlerdi.
Ve Wu Xingxue ne zaman bir şey tutsa, onu elinde döndürürdü.
Oldukça ironikti: Xiandu’daki bir yao sarayında eldeki kılıcı döndürmek zarif ve havalı görünürken, aynı şeyi iblislerin ininde yapmak akıl almaz derecede ürkütücü görünüyordu.
Hem de tıpatıp aynı hareketler olmalarına rağmen.
Ning Huaishan bir an afalladı, ardından bu garip düşünceyi kafasından attı. Fang Chu ile bir güvence beklercesine Chengzhu’ya baktılar ve ne olduğunu anlamaya çalıştılar.
Öte yandan Wu Xingxue’nin de onlar kadar kafası karışmıştı.
Bir an sessiz kaldı, sonra gözlerini indirdi ve Yun Hai’ye sordu, “Bana ne dedin?”
Yun Hai cevap vermedi.
Burada çok uzun süre uyumuş ve asırlardır gün ışığını görmemişti. Yüzü hastalıklı bir şekilde solgundu, her an paramparça olmak üzere olan yanmış bir kağıt parçası gibiydi.
Hafifçe gözlerini kırparak Wu Xingxue’yi inceledi. Daha sonra yavaşça Xiao Fuxuan’a döndü ve siyah işaretli bileği de dahil olmak üzere onu yukarıdan aşağıya taradı.
Daha sonra sonra gözlerini kapattı, sarmaşıkların altındaki vücudu hafifçe titriyordu.
Sadece bir dakika sonra Wu Xingxue onun güldüğünü fark etti.
Çok güçsüz olduğu için, kontrol edilemeyen gülümsemesi de çok hafifti.
“Sana ne dediğimi mi sordun…?” Yun Hai dudaklarını hafifçe hareket ettirerek son derece zayıf bir sesle sordu. Üzerindeki sarmaşıklar onu sıkıca sarıyor, göğsüne bastırıyor ve boğuyor gibiydi. Öyle ki doğru düzgün tek bir nefes bile alamıyordu.
Ama o bu şekilde bağlı olmaya çoktan alışmıştı ve hiç umursamıyordu. Gözleri kapalı, boğuk ve zar zor duyulabilen bir sesle konuştu: “Bir gün sana ne dediğimi soracağını hiç düşünmemiştim…”
“Bu sadece hafızası silinerek sürgün edilmiş bir ölümsüzün soracağı bir şey değil mi? Bunu senden duymayı hiç beklemiyordum…”
Yun Hai birkaç kısık kahkaha attı ve sessizce devam etti, “Lingwang… Tianxiu… gökler tarafından atandınız… adaklara ve tapınanlara ihtiyacınız yok…”
Gözleri kapalıyken huzurlu bir rüya görüyormuş gibi görünüyordu. Rüyasında Xiandu’ya yeni yükseldiği sahne dünmüş gibi canlıydı. Ölümsüz elçinin bir zamanlar söylediği sözleri yavaşça tekrarladı.
“Eskiden… ikinizi çok kıskanırdım,” diye devam etti yumuşak bir sesle.
Wu Xingxue gözlerini kaldırdı ve Xiao Fuxuan’a baktı.
O anda, aklında aniden bir cümle parladı- “Seni gerçekten kıskanıyorum…”
Sesi ne boğuk ve ne de yumuşaktı. Daha çok arkadaşlar arasında sıradan bir şikayet gibiydi. Wu Xingxue sahneyi tam olarak hatırlamıyordu ama bilinçaltında bunun Yun Hai’nin daha önce söylediği bir şey olduğunu biliyordu.
Yun Hai’nin daha önce Xiandu’dayken söylediği bir şey.
O zamanlar Yun Hai, Dabei Vadisi’ne yeni indirilmişti ve hâlâ Ölümsüz Lider Hua Xin’in ek cezalarına katlanıyordu. Günlerden bir gün, Lingtai’nin yanından altı kez geçmesine rağmen içeri girecek yüzü kendisinde bulamadı. Bu yüzden devasa Xiandu’daki en uzak yere, “Zuo Chun Feng”e giden yola saptı.
Lingwang oradaydı. Pencere pervazında bacak bacak üstüne atmış oturuyordu ve önündeki masada bir sürahi ölümsüz şarap ve ayrıca iki boş bardak vardı.
“Buraya hiç kimsenin gelmediğini söyleyip duruyorsun ama misafirler için oldukça hazırlıklısın.” O zamanlar Yun Hai’nin neredeyse yüz yıl süren zorlukları henüz başlamamıştı. Ne zaman konuşsa, içindeki hüznü gizleyerek hep gülümser ve şakalar yapardı. “Lingwang’ın muhteşem bir güzellikle randevusu mu var? Yanlış bir zamanda mı geldim?”
Lingwang öfkeyle, “Evet, henüz gitmek için çok geç değil,” diye yanıtladı.
“Yapamam. Bugün hüsrana uğradım, konuşacak birini bulmam gerekiyor, yoksa…” Yun Hai duraksadı.
“Yoksa ne?”
“Yoksa bugün yedinci kez Lingtai’nin yanından geçmek zorunda kalabilirim,” Yun Hai kendi kendine güldü.
Lingwang, her zamanki kuralı gereği Lingtai’nin işleriyle ilgili soru sormazdı. O yüzden cevap vermedi ve konuyu değiştirdi, “Peki, bugün seni bu kadar hüsrana uğratan şey ne? Bana anlatman için seni ne bu kadar çaresiz bıraktı?”
“Bu şarabı içebilir miyim?” Yun Hai sordu.
“Hayır.” Lingwang elini sallayarak ölümsüz şarabın ve boş bardakların hizmetçi çocuklardan birinin tuttuğu boş tepsiye sabit bir şekilde düşmesine neden oldu. “Bu benim hazırladığım bir özür hediyesi.”
Bununla birlikte, başka bir hizmetçi çocuğa elini salladı ve Yun Hai’ye başka bir sürahi şarap getirtti.
“Özür mü? Senden özür istemeye kim cesaret edebilir? Buradaki gece manzarasının tadını çıkarmanın en iyi yolu şarap ve kadınlardan geçiyor. Bunu bir özür için kullanırsan israf olmaz mı?” Yun Hai kendine bir bardak şarap doldururken mırıldandı.
İçtikten sonra şikayetlerini dile getirmek kolaydı.
Üç bardaktan sonra sarhoş olmuştu, fakat bugün başına gelenleri anlatmak yerine sadece şarabın eskisi kadar tatlı olmadığından yakındı.
Şarap bardağını kaldırdı, Lingwang’ın önündeki masaya vurdu ve “Seni gerçekten kıskanıyorum. Tütsü miktarı konusunda endişelenmene gerek yok, hatta hanginizin daha uzun süre yaşadığını görmek için Lingtai ile rekabet bile edebilirsin.”
Lingwang cevap vermeden önce hizmetçi çocuk araya girdi. “Efendimiz kimin daha uzun yaşayacağı konusunda neden Lingtai’yle rekabet etsin?”
Yun Hai güldü ve ardından hizmetçi çocuğun yanağını sıktı. Elinde şarap sürahisi ile, “Lingtai’deki hizmetçi çocuklar kelimenin tam anlamıyla yaşlı dedeler gibiler, buradaki sevimli ve zeki çocuklar gibi değiller,” dedi.
Lingwang iltifatı kabul etti, “Tabii ki, sonuçta onları ben büyüttüm.”
Küçük çocuk yüzünü ovuşturup kaçarken kapıda bir çift uzun bacağa çarptı ve “Ah,” diye bağırdı.
Lingwang başını kaldırdı ve Yun Hai’de gelen kişiye bakmak için arkasını döndü. Tianxiu Ölümsüz yüzünün önündeki perdeyi çekti ve kapının yanında belirdi.
Gözleri odada gezindikten sonra Yun Hai’nin elinde tuttuğu ölümsüz şaraba indi. Bir süre sonra Lingwang’a baktı ve alçak sesle, “Sırf bunu görmemi sağlamak için mi sarayımın bambu yapraklarını çalıp uşağımın alnına bir not bıraktın?” dedi.
Yun Hai o sırada çoktan sarhoştu. Önce Lingwang’a, ardından Tianxiu Ölümsüz’e tekrar tekrar baktı ve güldü. “Tianxiu Ölümsüz’den ilk kez bu kadar uzun bir cümle duydum. Ne kadar tuhaf; bugün kesinlikle daha canlı.”
Daha sonra, “Bana beklediğin muhteşem güzelliğin Tianxiu Ölümsüz olduğunu söyleme…?” diye ekledi.
Tianxiu Ölümsüz’ün ifadesi aniden çok ilginç bir hâl aldı.
Başlangıçta ayrılmayı planlıyordu ancak aniden fikrini değiştirdi. Sis inceliğindeki perdeyi iki parmağıyla tutarak başka ne saçmalıklar döndüğünü görmek için bekledi.
Belki de o zamanlar sözünün çokça kesilmesinden ya da başı dönerek söylemesindendi, ne söylediğini bile unutmuştu. Yüzlerce yıl sonrasına kadar bir daha hiç aklına gelmemişti.
O zamanlar gülen ve şarabı havada tutan kişi şimdi bir iblise dönüşmüştü. Zarif Tianxiu Ölümsüz artık sadece bir kuklaydı. Ve Zuo Chun Feng’in sahibi artık kendisinin kim olduğunu bile hatırlamıyordu.
“Bir keresinde ikinizin yaşam ve ölüm hakkında endişelenmenize gerek olmadığını, sürgün edilme konusunda sıkıntısız olduğunuzu, hatta Lingtai ve Ölümsüz Lider kadar uzun süre yaşayacağınızı düşünmüştüm, ama kim böyle olacağını düşünebilirdi ki…?”
Yun Hai’nin sessiz kahkahası alay doluydu, kimse kendisiyle mi yoksa başkalarıyla mı alay ettiğini bilmiyordu.
“Nasıl bu hale geldiniz?” Bir an sessiz kaldı, sonra aniden boynu hafifçe döndü ve göz kapaklarının altındaki gözbebekleri titredi. Birdenbire bir şey hatırlamış gibi “Ah,” dedi ve devam etti. “Ah, doğru, Xiandu yok oldu, doğal olarak artık kimse ölümsüz değil.”
Bunu duyan Wu Xingxue kaşlarını çattı, “Xiandu’nun yok olduğunu nereden biliyorsun?”
Ning Huaishan ve diğerleri de bunu duyduktan sonra şaşkına döndüler, “Evet, bekle, bunu nasıl biliyorsun?”
Yun Hai en az birkaç yüz yıldır burada mahsurdu. O zamanlar Xiandu hâlâ mükemmeldi.
Her ne kadar geçtiğimiz yüzyıllarda tapınma işaretleri aracılığıyla kendisi için pek çok besini özümsemiş ve onu baskılayan dizilimi kırmaya çalışarak insanları buraya getirmek için rüyalarına girmiş olsa da kimse bu yer altı mezarlığının derinliklerine inip ona yıllarca dışarıdaki dünyada neler olduğunu anlatamazdı.
O zaman Xiandu’nun yok edildiğini nasıl bilebilirdi?
Wu Xingxue etrafına baktı ve aniden mağaranın taş duvarlarına kazınmış rünler olduğunu fark etti. Onları daha önce fark etmemesinin tek nedeni, bu rünlerin çok dağınık olmasıydı. İlk bakışta hiç rüne benzemiyorlardı, daha çok az önceki sallanmanın oluşturduğu çatlaklara benziyorlardı.
Şimdi daha yakından baktığında, bu rünlerin bu kadar dağınık görünmesinin sebebinin iki katman hâlinde olmaları olduğunu fark etti- Burada bir zamanlar tek rün katmanı vardı, sonra üzerine yeni bir katman daha eklenmişti.
Ve iki rün katmanının fırça darbeleri farklı görünüyordu; aynı kişi tarafından yapılmamışlardı.
Hua Xin, Yun Hai’yi buraya gömdüğünde eski rün geride kaldıysa…
Peki yenisini kim yapmıştı?
Wu Xingxue’nin zihninde aniden bir ampul yandı.
Sarmaşıklara sarılı Yun Hai’ye bakmak için hızla başını çevirdi. Yun Hai yarı açık gözlerle fısıldadı, “Çünkü daha önce dışarı çıktım.”
Herkes anında şok oldu.
Bu basit cümle, oradaki tüm kültivasyon öğrencilerine soğuk bir ter tabakası attırdı.
Burada kapana kısılan bu iblis daha önce nasıl kaçmış olabilir?!
Tam kılıçlarını kaldırmak üzerelerken Yi Wusheng hafif bir sesle konuştu, “Bu… yirmi yıldan fazla bir süre önce miydi?”
“Buradan kaçtığında yirmi yıl önce miydi?”
“Sen… Hua Sekti’ne mi geldin?”
Yi Wusheng, Hua Sekti’nin yirmi yılı aşkın bir süre önce selamladığı yabancıyı hatırlamak için elinden geleni yaptı. O zamanlar, insanlar hâlâ Dabei Vadisi’nden gelen işaretin kurbanıydı, bu yüzden Hua Sekti’ne gelen birçok insan vardı.
Eğer bu iblis o insanların arasına karıştıysa, o zaman o ve Hua Zhaoting’in boyunlarında beliren açıklanamaz tapınma işaretinin artık bir açıklaması vardı…
“Ama dışarı çıkmayı nasıl başardın?!”
Yun Hai cevap vermedi ve bunun yerine “Hua Sekti’ne birden çok kez gittim,” dedi.
Sesi alçaldığı an, onu bağlayan sarmaşıklar canlanmış gibi bir anda yeşermeye başladı. Şiddetli bir rüzgarla herkesin durduğu yere savruldular.
Xiulian uygulayıcıları kılıçlarıyla asmaları yararak kestiler fakat birden asma saplarından sonsuz miktarda şeytani enerji akmaya başladı.
Bu ani hamle neredeyse herkesi hazırlıksız yakalamıştı.
Neyse ki, Xiao Fuxuan’ın kılıcı henüz kınına girmemişti. Altın ışık aniden bir okyanus dalgası gibi yayılmaya başladı ve yoluna çıkan tüm sarmaşıkları yok etti.
Hava kırık sarmaşıklar ve şeytani enerjiyle doldu. Mian Kılıcı aşağı indi ve tam Yun Hai’nin kalbini delmek üzereyken durdu.
O anda, tüm yeraltı mezarlığı sessizdi.
Herkes uzun süre nefesini tuttu ve ardından Xiao Fuxuan’ın alçak sesini duydu, “Madem dışarı çıktın, o zaman neden geri döndün?”
Farkına varmadan önce herkes bir anlığına şaşkına döndü.
Evet, kaçmayı başardığına göre, neden geri dönmeye zahmet etmişti ki? Bunca mücadele mührü kırıp kaçabilmek ve yeniden gün ışığını görebilmek için değil miydi?
Şimdi biraz dikkatli düşündükten sonra, Yun Hai’nin ani patlamasının aslında hiç de kritik bir gizli saldırı olmadığını fark etmeye başladılar. Bunun yerine, sönmek üzere olan bir alevin ölmekte olan mücadelesi gibiydi.
Amacı neydi…?
Yun Hai’nin boğuk sesi duyuldu, “Ben ve Lingwang eskiden dosttuk, seninle derin bir bağım yoktu. Lütfen savaştayken gereksiz eski duyguları gündeme getirmeyelim.”
Bunu söylerken vücudundaki sarmaşıklar aniden Xiao Fuxuan’ın kılıcını sardı. Birçoğu ondan gelen yoğun göksel enerji akışına dayanamadıkları için parçalara ayrılsa da hâlâ şiddetle kılıcı aşağı çekmeye çalışıyorlardı…
Sonra aniden kılıcın eti delip geçtiğini duydular…
Göksel kılıç Yun Hai’nin kalbini delip geçtiğinde, herkes bir soğukluk dalgası hissetti. Yüzlerce yıl önce Dabei Vadisi’ndeki mavi-gri gökyüzünün altındaki o sahneyi gördüler.
Hua Xin’in kabzasında şeftali dalı deseni olan kılıcı bu kadar soğuk değildi.
Yun Hai, Hua Xin’den gelen ölümcül darbenin onu o zamanlar nasıl öldürmediğini bilmiyordu. Uzun uykusu sırasında Hua Xin’in ona ne yaptığını da bilmiyordu.
Bildiği tek şey bir gün aniden rüyasından uyanıp gözlerini açtığında zifiri karanlık bir yerde tepeden tırnağa hapsedilmiş olduğuydu.
Etrafı rünlerle çevriliydi ve hareket etmesi rünler tarafından engelleniyordu.
Öfkeli şeytani enerjisi yükseldi. Ama bir şey yapmadan önce bir ses duydu. Uzaktan ama aynı zamanda yakından geliyordu. Daha fazla aşina olamayacağı, asla unutamayacağı bir sesti.
Ses, “Öğrencim Yun Hai” dedi.
Hemen sakinleşti ve bu cümleyi tekrar tekrar dinledi.
Ama bazen kendine hakim olamıyordu. Şeytani yolda uygulama yapmak böyle bir şeydi. İblisi kontrol edenin kendisi mi olduğunu yoksa iblisin mi onu kontrol ettiğini söyleyemezdi.
Ruhunun parçalandığı hissi yeniden canlandı. Yarısı, dışarı çıkmam gerek, kimse beni durduramaz! diyordu.
Ve diğer yarısı ise, olmaz, diyordu.
Dabei Vadisi’nden sık sık insanlar geçerdi. Zayıflayan dizilimden yararlanarak yoldan geçen birine musallat olarak dışarıya bir miktar ruhsal bilinç dizisi gönderdi.
Çiğ insan kokusunu aldığında gerçekten çok uzun süredir aç olduğunu fark etti. O gün göksel tapınağın sunağında sessizce durdu ve eskiden ölümsüzken yaptığı gibi dua eden insanlara yukarıdan baktı. Onlara küçümseyerek bakarken üzerlerinde bazı izler de bırakmıştı.
O an ruhunun diğer yarısı şöyle dedi: Sen hâlâ eskiden olduğun o iblissin.
Tapınma işaretini kullanarak, insanların tatlarının neye benzediğini deneyimledi. Daha sonra fiziksel olarak hiçbir şey yapmasına gerek kalmadan canlıların ruhunu özümseyebilmesi için başka yöntemler kullanmaya başladı.
Daha fazla güç toplayarak bir gün başka bir yabancının vücudunu ele geçirdi ve Dabei Vadisi’nden ayrıldı.
Artık tanımadığı dünyaya bakarken bir süre nereye gideceğini bilemedi.
Aklı başına geldiğinde Chunfan Şehri’ndeki Hua Sekti’nin salonunda durmuş, karşısında asılı duran portreye sessizce bakıyordu.
O anda şeytani bir enerji baskın geldi ve aniden biraz sinirli hissetti.
Ruhunun yarısı alay etti: Seni öldürmek isteyen birini neden serbest bırakıyorsun?
Diğer yarısı karşılık verdi: Henüz tamamen ölmedim.
Öbür yarısı yine alay etti: O zaman tekrar mı ölmek istiyorsun? Buna izin vermeyeceğim.
O zamanlar zar zor hayatta kabul edilmesine rağmen birçok kötülük yaptı.
İlk olarak, vücudunda barındırdığı şeytanın doğası gereği ve ikinci olarak ise… belki de o kişinin Xiandu’dan tekrar indiğini görmek istemesindendi.
Onu azarlamak ya da öldürmek için… Neden indiği hiç fark etmezdi.
Ama o kişi hiç gelmedi.
Ruhsal enerjisi ne zaman bitmek üzere olsa daha fazla “yiyecek” toplamak için yer altı mezarlığına saklanırdı. Her seferinde ne kadar uyuyacağını kestiremiyordu, belki aylarca belki de yıllarca.
Bu şekilde vadiye birkaç kez girip çıktı. Ta ki bir kez daha Hua Sekti’nin salonunda durup uzun bir süre Hua Xin’in portresini izlediği güne kadar.
Bir Hua Sekti öğrencisi ona sordu, “Bayım, bir sorunla mı karşılaştınız? Ruhunuzla mı alakalı? Yi Wusheng’i görmeye gitmek ister misiniz, yoksa…?”
Yun Hai, Yi Wusheng’in kim olduğunu bilmiyordu ve öğrencinin ne söylediğine de dikkat etmiyordu. Uzun bir süre boş boş portreye baktı ve ardından “Mingwu Ölümsüz Lider bu yıllarda nasıl?” diye sordu.
Genç öğrenci gözlerini kocaman açtı ve şaşkınlıkla şöyle dedi, “Bayım, Xiandu birkaç yıl önce düştü. Lingtai On İki Ölümsüz artık yok ve bu Ölümsüz Lider için de geçerli.”
Yun Hai o gün içinde bulunduğu bedenden nasıl kaçtığını, ne kötülükler yaptığını ve Dabei Vadisi’ne nasıl döndüğünü hatırlamıyordu.
Birdenbire bu koskoca dünyada yaşamaya değer hiçbir şeyin olmadığını hissetti.
Güneş ışığını tekrar görmenin nesi bu kadar güzeldi? Dabei Vadisi’nin altındaki yer altı mezarlığı kadar iyi değildi. En azından orada efendisinin sesini hâlâ duyabiliyordu.
Bölünmüş ruhları arasındaki çatışma daha önce hiç olmadığı kadar gürültülüydü. Yarısı kaçmak, diğer yarısı ise sonsuza kadar burada kalmak istiyordu.
Bazen Hua Xin’in öğrencisi Yun Hai olurdu. Diğer zamanlarda ise iblis Yun Hai’ydi.
Bazen uyanık ve bilinçli, diğer zamanlarda ise öfkeli ve kontrolsüzdü.
Aklını kaçırdığı zamanlarda üstündeki baskıyı kırmaya çalışmak için şeytani bir teknik kullanırdı. Tekrar bilinci yerine geldiğinde ise zayıflamış diziye gidip daha fazla rün katmanı eklerdi.
Yirmi yılı aşkın bir süredir kendi kendisiyle bu şekilde savaşıyordu, artık yeterdi.
Dizi nihayet dağıldığına göre, o kişinin sesini bir daha asla duyamayacaktı. Burada olmak için başka bir nedeni yoktu, eski arkadaşlarından biri tarafından hızlı ve acısız bir şekilde uğurlanmak istemişti…
Şu andan itibaren, dünya meseleleriyle hiçbir ilgisi yoktu.
Yorum