Çevirmen: Ari
ARC III: DABEİ VADİSİ
Bölüm 14: Farkındalık
At arabası Chunfan Şehri’nden geçerken dışarıda kar taneleri düşmeye başlamıştı ve ara sıra arabanın içine sürükleniyorlardı.
Xiao Fuxuan, kılıcının kabzasıyla perdeyi bağlayan ipi çözüp perdenin düşmesini sağladı.
Perde kalın bir keçeyle kaplıydı ve vagonun dışından gelen gün ışığının içeri girmesini tamamen engelliyordu. Bir saniye içinde vagonun içi kararmıştı. Hua Sekti’nin arabasının içinde düzgünce katlanmış battaniyeler dahil her şey vardı, hatta çömleğin içine yerleştirilen, manevi büyüyle yapılmış bir tütsü bile bulunuyordu.
Wu Xingxue’nin elinde teknedeyken bulduğu el ısıtıcısı vardı ve yan tarafına yaslanmıştı. Sıcak ama karanlık ortamları seviyordu, hem rahatlatıyor hem de uykulu hissettiriyordu.
El ısıtıcısını tutarken uyumak üzereymiş gibi görünse de gözleri sadece yarı kapalıydı. Küçük aralıktan araba kapısının yanında duran uzun gölgeye bakıyordu.
***
Her şey tıpkı Yi Wusheng’in tahmin ettiği gibiydi- Wu Xingxue zaten kim olduğunu biliyordu.
Kendisinde bir şeylerin ters gittiğini ilk kez açıkça fark ettiğinde Şeftali Çiçeği Adası’ndaydı. A-Yao çığlık atarak ve ağlayarak odaya daldığında onu tutmak için uzanan eli Xiao Fuxuan tarafından durduruldu. Tam o an A-Yao’nun gözlerini gördü.
Bir delinin gözleri her zaman fıldır fıldır olurdu ve net bir odak noktası olmazdı. Ama birdenbire zihninde pencere pervazından kendisine bakan bu iki gözün korkudan fal taşı gibi açıldığı o an canlandı.
Sanki bunu daha önce bir yerde görmüş gibiydi.
Bu yüzden görevli öğrenciye onun kim olduğunu sordu.
Öğrenci yanıtladı, “O A-Yao. Wu Xingxue yüzünden aklını kaybetti.”
O an hissettiklerini tarif etmek zordu. Sadece bir süre sessiz kaldığını, sonra da bilinçsizce Xiao Fuxuan’a bakmak için başını çevirdiğini hatırlıyordu.
Fakat Xiao Fuxuan’a neden baktığını o da bilmiyordu.
Belki birisinin ona “Sen o iblis değilsin, o anda olanlar sadece ilk sahibinin ruh kalıntıları yüzündendi,” diyebileceğini ummuştu ya da belki de… sadece asıl Wu Xingxue olup olmadığını ve Xiao Fuxuan’ın bu duruma vereceği tepkiyi bilmek istiyordu.
Que Şehri’nde yaşarken bir keresinde ona pratik zekalı bir çocuk olduğunu, gerçek düşüncelerini asla yüzüne yansıtmadığını söyleyen bir yaşlı olduğunu hatırladı.
Fakat belirli zamanlarda biraz daha aptal olmayı diliyordu.
Ne yazık ki değildi.
Hua Sekti’nin konuk odasındalarken, küçük öğrenci onu kontrol etmek için bir ruh kontrol tılsımı kullandığı zaman kafasında binbir türlü düşünce belirdi. Vücudu nedenini bilmediği bir şekilde ona diğer elini uzatması gerektiğini söyledi.
Elini değiştirirse ne olacağını bilmiyordu. Ama sanki her zaman yaptığı bir şeymiş gibi doğal olarak gerçekleşmişti.
Nedenini açıklayamayacağı için yapabileceği tek şey öğrenciyi biraz kızdırmaktı.
O andan sonra düşüncelere dalmıştı.
Kafasının içinde kendi kendine “Belki de bu asıl sahibinin kalan ruh kalıntısıdır,” deyip duruyordu ama ağzı Xiao Fuxuan’a Wu Xingxue’nin nasıl bir insan olduğunu soruyordu.
Aslında bunu sorduğunda cevabı zaten içten içe biliyordu ama itiraf etmek istemedi.
Ta ki Yi Wusheng ile karşılaşana kadar.
Yi Wusheng tıpkı o zamanlar Yi Wuqi’nin yaptığı gibi cübbesinin altından tutup onu öldürmesi için çırpınıp yalvarana kadar.
Ve rüya çanını görene kadar.
Sonunda bu dünyada “Que Şehri” diye bir yer olmadığını kabullenmek zorunda kalmıştı.
Qi gücünü yönlendirerek A-Yao’yu yukarı çektiği, Yi Wusheng’in kılıcını çıkarmak için A-Yao’nun elini kullandığı ve kararlı bir şekilde diğerinin kalbini deldiği andan itibaren…
Hâlâ aynı Wu Xingxue olduğunu biliyordu.
Que Şehri’nin sürekli gelip giden vagonları, geniş ve açık yollardaki nal sesleri, gürültüyle dolaşan insanlar, bahar ziyafetleri, kış aylarında yapılan Yüz Adam Avları, malikânesindeki kuşlar ve çiçek çanları… hepsi insan yapımı bir rüyadan başka bir şey değildi.
Yirmi beş yıl boyunca bir rüyada saklandıktan sonra nihayet gözlerini tekrar açmıştı.
Ama yine de hiçbir şey hatırlamıyordu.
Yalnızca belli belirsiz bir çan sesi duyduğunu anımsıyordu. Çanı kimin çaldığına, yirmi beş yıl boyunca neden uyuduğuna, çan sesini duymadan önce neler olduğuna ve uyandıktan sonra ne yapması gerektiğine dair hiçbir şey bilmiyordu.
Her şeyin tek çözümü rüya çanı gibi görünüyordu.
Yi Wusheng’in arabasına da bu sebeple binmişti.
Kendisi neden arabaya bindiğini biliyordu ama Xiao Fuxuan’ın da neden onunla geldiğini merak ediyordu.
Daha önce Wu Xingxue, Xiao Fuxuan’ın eylemlerini ve tepkilerini anlayabiliyordu. Ne de olsa başka birinin bedenine girmiş bir ruh olduğunu defalarca tekrarlamıştı ve hatta buna inanmak için kendini bile kandırmıştı. Durumunun bu olduğundan emin olduğunu söylese de, Xiao Fuxuan bir ölümsüzdü ve elbette kalbinde çok az da olsa bir şüphe kalacaktı.
Emin olmadığı için, sıradan bir insanla başa çıkarken iblislerle başa çıkmak için kullanılan yöntemleri kullanarak mantıksız davranamazdı. Bu yüzden temkinli olması çok normaldi.
Ama vaziyet bu sefer farklıydı.
Wu Xingxue her şey hakkındaki gerçeği öğrenmişti.
Ve Yi Wusheng’in tepkisini gördükten sonra Xiao Fuxuan’ın da muhtemelen bunu bildiğini düşünüyordu.
Ama biliyorsa neden Yi Wusheng’in gerçeği ortaya çıkarmasını engellemişti?
Yi Wusheng’i korumak için miydi? Ya da İblis Lord’u korkutup kaçırmak istemediği için miydi?
Yoksa… başka bir nedeni mi vardı?
***
Loş vagonda el ısıtıcısını sıkıca tutarak oturan Wu Xingxue sessizce Xiao Fuxuan’a baktı.
Ellerini ısıtıcının kenarlarında gezdirdi, sonra sıcak parmak uçlarını nazikçe ovuşturarak iç enerjisini dağıtmaya çalıştı.
Neredeyse hiç ışık olmadığı ve vagon çok küçük olduğu için en ufak ses bile net bir şekilde duyulabiliyordu. Bu nedenle parmaklarını kıvırdığında vagonda bir çınlama duyuldu.
“O ses neydi?” Tam karşısında oturan Yi Wusheng bir an için irkildi. Doğrulurken üstündeki kağıdı tutup kısık bir sesle sordu.
Wu Xingxue içinden şaşkınlıkla “Oh,” dedi ve ardından “Xiao Fuxuan” diye seslendi.
Kapının yanındaki uzun gölge hafifçe hareket etti.
Bir süre sonra Xiao Fuxuan’ın derin ve alçak sesi duyuldu, “Konuş.”
Wu Xingxue, “Bu zincirleri vücudumdan çıkarabilir misin?” diye sordu.
Karşısında oturan Yi Wusheng aniden donakaldı.
Xiao Fuxuan: “…”
Yi Wusheng kendi kendine düşündü: Ölsem daha iyi olurdu.
Az önce neredeyse, “Zincir mi? Ben zincir görmüyorum” diye ağzından kaçırıyordu.
Neyse ki tam zamanında hatırlamıştı- Bunlar Kuzey Sınırları’nın iblisleri hapsetmek için kullandığı göksel zincirlerdi ve cennetten gelen cezayı temsil ediyordu.
Efsanelere göre bir iblisin vücuduna işlediği her suç için birer zincir çakılırdı. Sıradan insanlar tarafından görülemezlerdi ve sadece sesleri duyulabilirdi.
Ayrıca iblislerin, ruhlarını ve bedenlerini, günahlarının kefaretini ödemek için kullanabileceği, tövbe ettikleri her günah için bir zincir çekileceği de söylenirdi.
Fakat belli ki bu zincirlerden herhangi biri çıkarılmadan İblis Lord çoktan “ölmüştü”.
Wu Xingxue, “Acıktım, yemeğin var mı?” ile aynı tonda “Zincirlerimi çıkarabilir misin?” diye soran ilk iblis olabilirdi.
Böyle bir ifade normal koşullarda kulağa saçma gelmeliydi.
Ama Yi Wusheng, Xiao Fuxuan’dan uzun süre bir cevap duyamadı. Dayanamayıp göz kapaklarını hafifçe açmaya ve Kuzey Sınırları’ndan sorumlu Tianxiu Ölümsüz’e bir göz atmaya karar verdi.
İçten içe şöyle dedi: Zincirleri çıkarmana imkan yok.
Arabada fazla ışık olmadığı için Xiao Fuxuan’ın ifadesi görülemiyordu.
Yine de Wu Xingxue, Xiao Fuxuan’ın gözlerini kaldırıp ona baktığını hissetti.
Bu zincirlerin kimse tarafından görülemeyeceği söylense de Wu Xingxue, Xiao Fuxuan’ın onları görebildiğinden şüphelenmeye başlamıştı. Bakışları tek tek zincirlendiği yerleri taradı.
Ama çevresi çok karanlıktı, bu yüzden net olarak göremiyordu.
Xiao Fuxuan konuşmadan önce çok uzun bir süre sessiz kaldı, “Çıkartamam.”
Sesi derindi ama artık eskisi kadar soğuk değildi.
Wu Xingxue başını salladı ve duruşunu değiştirdi. Zincir sesi tekrar duyuldu. Bir süre sonra alçak bir sesle, “Ah… Anlıyorum” diye yanıtladı.
“O zaman unut gitsin.”
Hâlâ el ısıtıcısını ovuşturuyordu ve içsel enerjisini yönlendirmeye çalışırken biraz sorun yaşıyordu. Belki de çok uzun süredir kullanmadığı ve henüz alışamadığı içindi. Bir süre sonra tekrar biraz kıpırdandı.
Aniden Xiao Fuxuan’ın derin sesi yine duyuldu, “Çok acıyor mu?”
Wu Xingxue bir an afalladıktan sonra “Hayır,” diye yanıtladı.
“O zaman neden kıpırdayıp duruyorsun?”
Wu Xingxue onun karanlık figürüne baktı ve “Az önce zincirler ses çıkardığı için hareket ettiğimi biliyordun. Ama bu sefer zincirler hiç ses çıkarmadı. Yani hareket ettiğimi nereden biliyorsun?”
“…”
Xiao Fuxuan cevap vermeden önce biraz sessiz kaldı, “Gürültü yapıyorlar.”
Wu Xingxue: “Ah.”
Yi Wusheng daha fazla dayanamıyordu.
İblis Lord ve Tianxiu Ölümsüz arasındaki bu tuhaf konuşmayı anlamadı.
Tam ölü numarası yapmaya devam edecekken birden İblis Lord’un kendisine “Dabei Vadisi’ne varmamıza daha ne kadar var?” diye sorduğunu duydu.
Yi Wusheng, Xiao Fuxuan’ın kılıcı tarafından dürtüldü. Artık ölü numarası yapamayacağını bilerek çaresizce gözlerini açtı.
Doğru, bazı ölümsüzler ölümlüler aleminde çok nadiren arabalarla seyahat ederdi, bu yüzden böyle bir soruyu cevaplamak onlar için gerçekten zor olabilirdi.
“Hâlâ çok uzağız.” Yi Wusheng kağıdı tutarken yanıtladı, “Ve o zamanlar Dabei Vadisi’ndeki olaylardan sonra birçok sekt kısıtlama bariyerleri yerleştirdi. Sıradan insanların at arabalarıyla yolculuk yapması en az bir ay sürer. Hua Sekti’nin ruhani atları haritayı ezbere bildikleri için bazı kısıtlamalardan kaçınabilir, yani aşağı yukarı üç günde varmış oluruz.”
Artık bu tür bir karanlıkta hem bir iblisin hem de bir ölümsüzün bakışlarının kendisine odaklanmasına gerçekten dayanamıyordu, bu yüzden elini kaldırdı ve vagonun duvarındaki altın perçine dokundu.
Sonraki saniye lambanın titrek alevi tüm arabayı aydınlattı.
Hua Sekti’nin at arabalarındaki lambaların hepsi, lamba yağının içinde eritilmiş ruhsal haplar ve tıbbi tozlar ile özel olarak yapılmıştı. Sadece sert rüzgarlara dayanmakla kalmaz, aynı zamanda bazı iblislere ve hayaletlere karşı da koruma sağlarlardı.
Dünyada sıradan insanların korktuğu on binlerce yaratık ve bir sürü tuhaf varlık vardı.
Günümüzde en saldırgan olan iblislerin hepsi, şeytani yolu geliştiren insanlar yüzünden var olmuşlardı; onlara “yaşayanlardan doğanlar” denirdi.
Ve “ölü ruhlardan doğanlar” ise yin olarak adlandırılırdı.
Dünyadaki iblislerin çoğu Zhaoye Şehri’nde yaşardı ama yinler farklıydı; neredeyse kimsenin gitmediği ıssız yerleri severlerdi. Bir yer ne kadar sessiz ve ıssızsa, orada birilerini avlayabilme olasılıkları o kadar yüksekti.
Dabei Vadisi’ne giden yolda birçok yin vardı. Bazıları yıllardır açlıktan öldükleri için onlarca kilometre öteden bile canlıların kokusunu alabiliyorlardı. Onları yemek için genellikle yolcuların sırtlarına ya da arabalarının üstüne veya altına gizlice yapışırlardı.
Dabei Vadisi birkaç büyük şehir arasında gidip gelirken geçilmesi gereken bir yoldu. Ruhsal malzemeler almak için Ebedi Deniz’e gitmek isteyen sekt öğrencilerinin de buradan geçmeleri gerekiyordu.
Yolculuklarının ortasında yinlere yakalanmamak için sektlerin her biri arabalarına bu özel iblis kovucu lambalardan yerleştirirdi.
Işıkları yakmak Yi Wusheng için bir alışkanlıktı.
Ama yaktığı anda karşısında oturan Wu Xingxue’nin yüzünü çevirdiğini gördü. Sanki ışıktan hiç hoşlanmıyormuş gibi gözleri yarı kısılmıştı.
“……”
Ah doğru, bu lambanın yin varlıklarına ve iblislere karşı koruyucu özelliği vardı.
Ve İblis Lord onun tam karşısında oturuyordu.
Yi Wusheng’in parmakları kaskatı kesildi, yardım dilenmesi gerekip gerekmediğini bilmiyordu. Sessizce Tianxiu Ölümsüz’e baktı.
Tianxiu Ölümsüz’ün kaşlarını çattığını gördü, sonra at arabasının duvarındaki gaz lambasına baktı.
Lambanın üzerinde “pislik kovucu” yazılıydı. Bakışları bu iki kelimede gezindi ve ifadesizce gözlerini oradan ayırdı.
Sonraki saniye ışık bir “puff” ile söndü.
Mükemmel.
Araba önceki karanlığına geri dönmüştü.
Yi Wusheng, yarı düşmek üzere olan kağıdı gergin bir şekilde kavradı. Siyah kumaşın altındaki dudakları biraz kıpırdadı ama tek kelime edemeden teslimiyetle susarak düşündü: Peki öyleyse, ne yaparsan yap.
Önünde oturan iblis nedense suskundu.
Araba uzun bir süre sessiz kaldı.
Daha sonra Yi Wusheng, Wu Xingxue’nin “Banliyölerden geçerken iki kişiyi almak için durabilir miyiz?” dediğini duydu.
Yi Wusheng içinden, “Tabi, tabi! Hayır demeye nasıl cüret edebilirim.” dedi.
Dışından ise “Onlar kim?” diye sordu.
“Daha önce benimle seyahat eden kişiler, sanırım hanemin astları?” Wu Xingxue yanıtladı.
Yi Wusheng: “…”
Hanesinin…
astları mı…
Wu Xingxue’nin astları kimler olabilir?
Bu iki şeytanla daha karşılaşacağım anlamına geliyor olmalı. T_T
***
Yi Wusheng iç geçirdiği sırada Ning Huaishan ve Tek Kol, Chunfan Şehri’ndeki dağın eteklerinde kollarını kavuşturarak kayalara çömelmişlerdi.
Çok uzak olmayan bir yerde, şehrin hemen çıkışında, Hua Sekti’nden bazı öğrenciler kılıçlarıyla aceleyle koşuşturup iki ilahi heykele bir şey yapıştırdılar. Uzaktan bakılınca bir uyarı işareti gibi görünüyordu.
Ning Huaishan ilahi heykellere bakınca bile midesi bulanıyordu. Bu yüzden ilk başta yaklaşmak istemedi.
Ama sonunda merakı kazandı. Yavaşça heykele yaklaştı ve sonra uyarıda ne olduğunu uzak bir mesafeden okumaya çalıştı.
Duyuruda uzun ve ayrıntılı bir resmi açıklama vardı. İki cümleyle özetlemek gerekirse:
İki dürüst kahraman, Şeftali Çiçeği Adası’ndaki büyük bir krizi çözmeye yardım etti.
Bu iki kişi ve sekt ustamız Yi Wusheng, şimdi Dabei Vadisi’ne gidiyorlar; şehirden çıkarken kimseden onları durdurmamasını rica ediyoruz.
Ayrıca duyuruda iliştirilmiş iki adet portre bulunmaktaydı.
Hua Sekti’nin portre çizme becerileri gerçekten olağanüstüydü; sadece ataları Hua Xin’in portresine bakarak bile kolayca anlaşılabilirdi. Bu iki portreye gelince, gözleri olan herkes onların kim olduğunu fark edebilirdi.
Ning Huaishan portrelere garip bir şekilde baktı, sonra Tek Kolu dürttü ve sordu, “Bu kıyafetler biraz tanıdık gelmiyorlar mı?”
Tek Kol hiçbir şey söylemedi. Uzun bir süre inceledikten sonra kısık bir sesle, “Evet, Chengzhu ve kuklasına benziyor.” Dedi.
Ning Huaishan dürüst kahramanlar kelimesine garip bir bakışla baktı ve “Hua Sekti deli mi yoksa biz mi körüz?” diye sordu.
“Söylemesi zor,” diye yanıtladı Tek Kol.
İkisi uzun süre birbirlerine baktılar. İlk konuşan Tek Kol oldu: “Daha önce söylemek istiyordum. Chengzhu’yla ilgili bir sorun olduğunu düşünmüyor musun?”
Ning Huaishan cevap vermedi.
Bir süre sonra Tek Kol devam etti, “Bu konuyu düşündükçe daha çok şüpheleniyorum. Sence?”
Ning Huaishan uzun bir aradan sonra nihayet konuştu, “Ne yapmalıyız?”
“Eğer bir sahtekarsa, kesinlikle tek parça hâlinde gitmesine izin vermem; kolumu kimden geri alacağım?”
Ning Huaishan bunu düşündü, sonra dişlerini yaladı ve elini salladı, “Bekle ve gör!”
“Şehirden ayrıldıktan sonra onu korkutalım.”
“Eğer gerçekten bir sahtekarsa ağlayıp merhamet dilenmesini sağlayacağız.”
Yorum