Çevirmen: Ari
Chen Dong Lan uyandığında hava hâlâ karanlıktı.
Her gün yedi saat uyurdu. Geç yatsa bile erken kalkar, erken yatarsa da daha erken kalkardı.
Ortaokulu evden uzakta olduğu için sabahları fazladan zaman ayırma alışkanlığı edinmişti.
Yatakta oturan Chen Dong Lan saate baktı. Saat sabahın dördünü biraz geçiyordu.
Telefonunda Xiao De’den bir mesaj vardı. O ve Olivia birkaç saat önce uçağa binmişlerdi, ertesi gün öğlen eve varacaklarını tahmin ediyorlardı ve indiklerinde arayacağını söylemişti. Ayrıca Chen Dong Lan’ı eve götürdüğünde Yuan Yuan’ın ona çay ikram ettiğini, onu ve Olivia’yı havaalanına götürdüğünü de söylemişti. Chen Dong Lan’ın teşekkürlerini iletmesine yardımcı olabileceğini umuyordu.
Chen Dong Lan şaşkınlıkla ekrana baktı.
Dün gece, çok sarhoş olmasına rağmen, hâlâ belli belirsiz bilinci yerindeydi. Yuan Yuan tarafından taşındığında ve konuşurken sırtının titreşimlerini hissettiğinde tamamen uykuya dalmıştı.
Bu dünyada Yuan Yuan’ın yanından daha güven verici bir yer bilmiyordu.
Masa lambasını açtı ve vakit geçirmek için biraz kitap okudu. Gökyüzü aydınlanmaya başladığında Chen Dong Lan gece kar yağdığını fark etti. Dışarıda geniş bir beyazlık vardı.
Yuan Yuan odadan çıktığında ne yapacağını düşünmeye başlayarak kahvaltı hazırlamak için mutfağa gitti.
“Günaydın.”
“Günaydın. Krep kahvaltı için uygun olur mu?”
Yuan Yuan “Evet.” diye cevap verdi, sonra mutfağın dışında durup onun sırtını izledi.
Chen Dong Lan, üzerindeki bakışlarını hissederek arkasını döndü ve onunla göz göze geldi. “Ne oldu?”
Yuan Yuan hızla bakışlarını kaçırdı. “Hiçbir şey. Dışarıdaki karı seyrediyorum.”
Chen Dong Lan başını salladı ama bunun garip olduğunu hissediyordu. O pozisyonda dururken pencereden dışarıyı görebiliyor muydu ki? Daha önce hazırlayıp buzdolabında sakladığı hamuru çıkardı. Tavayı ısıtarak iki parça kopardı ve tavaya yerleştirip spatulayla düzeltti. “Hava tahmini gün boyunca kar yağacağını ve rüzgarın kuvvetli olacağını söylüyor. Kalın giyinmeyi unutma.”
Yuan Yuan dalgın bir şekilde yanıtladı, “Tamam, sen de.”
Kreplerin bir kısmı piştikten sonra Chen Dong Lan yanına biraz brokoli koydu ve masaya yerleştirip “Hazır.” dedi. Daha sonra kendi yemeğini hazırlamak için geri döndü.
O her zaman böyleydi, bilinçaltında Yuan Yuan ile ilgili her şeye öncelik veriyordu.
Yuan Yuan, Chen Dong Lan’ı masada bekledi.
Chen Dong Lan’ın krepi çok daha kaba bir şekilde hazırlanmıştı, pek düzgünce yapılmamıştı. Ortası iyiydi ama kenarları biraz yanmıştı ve hiç brokoli yoktu. Dışarıdakiler görse, iki yemeğin aynı kişi tarafından yapıldığını anlayamazlardı.
“Neden önce yemedin?” Chen Dong Lan, Yuan Yuan’ın karşısına oturdu.
Yuan Yuan başka bir soruyla yanıtladı, “Seninkinde neden brokoli yok?”
Chen Dong Lan, krebini küçük parçalara ayırmaya odaklanmıştı. “Brokoli sevmiyorum. Biraz daha süt ister misin?”
Yuan Yuan içten içe şaşırdı ama başka bir şey demedi.
Birlikte süpermarkette alışveriş yaptıkları zamanları hatırladı.
Yuan Yuan, istediği her şeyi aldığını düşündüğünde Chen Dong Lan ona ne yemeyi sevdiğini sormaya devam ederdi ve sonra alışveriş sepetine daha fazla şey eklerdi. Yuan Yuan ona neyi sevdiğini sorduğundaysa başını sallayıp her şeyin iyi olduğunu söylerdi.
Yuan Yuan daha dikkatli olsaydı, kasesinde Chen Dong Lan’ın yemediği şeyleri birçok kez fark edebilirdi. Chen Dong Lan bunca zaman boyunca yemeyi sevmediği kaç şey yapmıştı?
Yuan Yuan bunu düşünmeye devam edemedi. Kalktı ve kendine bir bardak sıcak su koydu. Zihni daldı ve su yavaş yavaş o fark etmeden taştı.
Sıcak su parmaklarına akarak keskin bir acıya neden oldu.
Cheng Dong Lan, “Yuan Yuan!” diye seslendi, neredeyse sandalyesinden fırlayacaktı.
Su birkaç dakika önce kaynamıştı ama üstü kapalı bir termos içinde tutuluyordu. Kim dokunsa kesinlikle yanardı.
Chen Dong Lan kupayı dikkatlice Yuan Yuan’dan aldı ve incelemek için elini avucunun içinde tuttu.
Yanan yer açıkça kızarmıştı.
Yuan Yuan’ı hızla mutfak lavabosuna itti ve suyun yanık üzerinden akması için musluğu açtı.
“Gidip yanık için ilaç arayacağım.” Chen Dong Lan, kendini yakmış olsaydı bu kadar üzülmezdi. İlk yardım çantası televizyon dolabındaydı, kutuyu telaşla çıkardı. Kurcaladı ama ilacı bulamadı, her şeyi döktü ve aramak için içindekileri yere yaydı.
“Neden burada değil?” Chen Dong Lan kutuyu kasvetli bir şekilde itti. Aklına tek bir düşünce geldi. “Dışarı çıkıp satın alacağım. Yakında dönerim.”
Bunu duyan Yuan Yuan, dalgın durumundan kurtuldu. Elindeki acı dayanılacak gibi değildi. Suyu kapattı ve Chen Dong Lan’a seslendi, “Sorun yok. Çok acı verici değil.”
“Nasıl iyi olabilirsin? Hemen müdahale etmeliyiz, yoksa şişer.” Bir rüzgar gibi gidip odadan bir palto aldı, koluna astı ve ayakkabılarını giymeye gitti.
“Merak etme.” Yuan Yuan onun kolunu tuttu. “Zamanın yok. İşe geç kalacaksın.”
Chen Dong Lan’ın gözleri endişe doluydu. “Acele edeceğim.”
Yuan Yuan onu bırakmadı. “Yolda kar var ve yürümek bile zor. Koşma.”
Chen Dong Lan elini itti ve bir an için duraksadı. Yaralananın o eli olmadığını fark edince rahatladı. “Geç kalmamın bir önemi yok.”
Yuan Yuan’ın başka alternatifi yoktu. “Sen döndüğünde ben de geç kalacağım. Neden şöyle yapmıyoruz? Şimdi çıkacağım ve işe giderken ilaç alacağım.”
Gerçekten de Chen Dong Lan, “kendisinin de geç kalacağını” söyler söylemez tereddüt etmişti.
Bir an sonra başını salladı.
Durumu halletmek için kendi iradesiyle hareket edemezdi, ilacı çabucak alamazdı ya da Yuan Yuan’ın yarasını kendisine aktaramazdı.
Yuan Yuan, onun endişeli bakışları altında paltosunu giydi, eşyalarını topladı ve işe erkenden gitti.
Aşağı inip uzaklaştıktan sonra, Yuan Yuan hâlâ Chen Dong Lan’ın bakışlarını hissediyor gibiydi.
Aslında Chen Dong Lan gibi insanlar duygularını iyi gizleyemezlerdi. Ne kadar bastırırlarsa, gizlemek o kadar zor olurdu. Bir atılım olduğu an, her şey ortaya çıkardı. Yuan Yuan, aniden ona döndüğünde genellikle Chen Dong Lan’ın dikkatli bakışlarını yakalıyordu. Bu yönde düşünmemiş olsaydı, bunu sadece garip bulurdu. Bunun aşk olduğunu anlayınca sanki tüm kalbi ılık suyla ıslanmış gibiydi, sırtının uyuştuğunu hissetmekten kendini alamadı. Kelimelerle arası iyi olmayan çoğu insan böyleydi. Aşklarını sözlü olarak ifade edemedikleri için gözleriyle yüz kat daha fazla ifade ederlerdi.
Neden daha önce… hiç hissetmemişti?
Yuan Yuan’ın nefesi düzensizdi. Uzun bir süre sonra bile sakinliğini geri kazanamamıştı.
Hafta sonu itibariyle yarası günlük hayatını etkilemeyecek kadar iyileşti. Son günlerde, uykuya dalması çok uzun zaman alıyordu. İş sırasında düşünceleri bilinmeyen yerlere sürükleniyordu ve kağıttaki kelimelere bakarken dikkatini kaybediyordu.
Bilmiyordu…
Bununla nasıl yüzleşeceğini bilmiyordu.
Her ne olursa olsun, çözülmesi için yüz yüze gelinmesi gerekiyordu. Bununla yüzleşmeye cesaret edemezse bu sadece uzun süreli ıstırapla sonuçlanacaktı.
Yanıkları nedeniyle Chen Dong Lan bulaşık yıkama görevini üstlenmişti. Birkaç gün boyunca gerekmediği sürece elleri suya değmedi. Ayrıca Chen Dong Lan, bandajını değiştirmesi gereken zamanı her seferinde hatırlatıyordu. Çalar saate ihtiyacı yoktu, her seferinde ona hatırlatan biri vardı.
Yuan Yuan içten içe endişeliydi.
Onun niyetini açıkça biliyordu, bu yüzden bir cevap vermeliydi.
Dışarıdan bakıldığında, bir şey söylemediği sürece Chen Dong Lan’a karşı çok adaletsiz davranıyormuş gibi hissediyordu.
Cuma günü akşam yemeğinden sonra Yuan Yuan kararını verdi ve “Yarın gidip en son gittiğimiz orman parkına bir göz atalım. Kar yağışından sonra dağ manzarası daha da güzel olmuştur. Epeyce kar yağdı ve hafta sonu tatili uzun. Bu nadir bir fırsat.”
Chen Dong Lan şaşkınlık içindeydi. “Başka kim gidiyor?”
Yuan Yuan, gözlerindeki hoş şaşırmayı açıkça görebiliyordu. “Başka hiç kimse yok. Sadece ikimiz.”
Chen Dong Lan uzun süre cevap vermedi.
“Gitmek istemiyor musun?”
“Öyle değil.” Chen Dong Lan başını salladı. Sadece düşünüyordu…
Ne kadar güzel olacağını düşünüyordu.
Hayallerinde uzun zaman önce sakladığı bir sahneydi.
Cumartesi sabahı erkenden bavullarını toplayıp orman parkına doğru yola koyuldular. Uzun yolculukta, bir tür anlayış içindelermiş gibi sohbet etmediler.
Bu aslında Chen Dong Lan yüzündendi.
Yuan Yuan, başkalarına karşı düşünceli olmak için normalde bir sohbet konusu bulmaya çalışırdı. Dışarıdan gelenlerin onun hakkındaki yorumları genellikle şöyle olurdu “Seninle olmak çok rahat. Asla bir konu düşünmek zorunda değilim, doğal olarak konuşacak bir şeyler oluyor.”
“Doğal” kelimesinin arkasında, doğal davranmayan kişinin kendisi olduğunu bilmiyorlardı.
Ama Chen Dong Lan ile birlikteyken normalden daha sessiz olurdu. Chen Dong Lan’ın fazla söze ihtiyacı yoktu ve birlikte öylece oturdukları sürece çok memnundu. Belki de tatmin olduğunu hisseden Yuan Yuan, “düşünceli” olmanın ve zorla bir konuşma konusu aramamanın yükünün hafiflediğini hissediyordu.
Bilmeden, Yuan Yuan ona verdiğinden daha fazlasını almıştı. Onun adalet ilkesi Chen Dong Lan’a karşı asla kullanılmamıştı.
Ne de olsa, daha da derin bir iyi niyet duygusu nedeniyle iyi niyetleri yaratıcıya geri döndürecek başka bir kişi yoktu.
Bu sefer Yuan Yuan, otelde farklı odalarda iki tek kişilik oda rezervasyonu yapmıştı.
Kartı Chen Dong Lan’a vererek, “Önce kestirelim, öğleden sonra da dağa tırmanmaya gideriz,” dedi.
Chen Dong Lan, hayal kırıklığı hissederek kartı aldı. Başını salladı ve “Öğle yemeğine ne dersin? Şimdi gidip yemek yiyelim mi?”
Yuan Yuan başını salladı. “Hayır, araba kullanmaktan biraz yoruldum, biraz dinleneceğim. Daha sonra öğle yemeğini odama sipariş ederim. Acıktıysan önce restorana gidip öğle yemeği yiyebilirsin.”
Chen Dong Lan, sözlerindeki bitkinliğin farkındaydı.
“Peki. İyi dinlenmeler.” Bir adım geri çekildi ve aralarına biraz mesafe koymak için inisiyatif aldı.
Yorum