Everyone Thinks That I Like Him 8. Bölüm
Çeviren: Ari
“Ye Zhou, gerçekten bizimle ağabeyini almaya gelmiyor musun?” Ye Anne bugün muhteşem görünüyordu. Yüzü ömür boyu nadiren görülebilecek mükemmel bir makyajla boyanmıştı. Üstündeki giysiler de iki gün önce alışveriş merkezinden satın alınmıştı. Dışarı çıkmadan önce aynadan yakasını düzeltmeyi ihmal etmedi.
Babası da ondan geri kalmıyordu: Ayakkabıları parlak bir şekilde cilalanmıştı ve her zamanki rahat ceketini çıkarmış, tek bir kırışıklık kalmayana kadar ütülenmiş olan bir takım elbise giymişti. “O zaman sonra Fujin Otel’e gelmek için taksiye binersin.”
Ye Zhou isteksizce yanıt verdi. İkisi de gittikten sonra Ye Zhou evlerinin penceresine koştu ve mahalleden dışarı çıkmalarını izleyerek anı kolladı. Hemen yatak odasına dönüp küçük bavulunu topladı. Ebeveynlerinin az önce bıraktıkları ayak izlerini takip ederek evden ayrıldı.
Otobüsteyken bir kez daha A Şehri’ne tek yönlü bir biletin kaldığını doğruladı. İndikten sonra bilet gişesine doğru yürüdü.
Bileti kapmak için verdiği zorlu mücadeleden sonra bu sabah saat 10’da yer ayırtmıştı.
Bekleme odasında otururken bir şeyi unutmuş gibi hissediyordu. Çantasını açtı ve bir kez evirip çevirdi. Her şeyi koyduğundan emindi. O zaman neyi unutmuştu?
Trene binene ve yan koltuktaki kızın meşhur meyve çeşitlerini gösteren şeffaf bir çanta taşıdığını fark edene kadar hatırlayamadı.
Oda arkadaşları için özel ürünler almayı unutmuştu!
Genellikle erkekler bu tür küçük atıştırmalıkları sevmezdi ama mucizevi bir şekilde yatakhanelerindeki insanların hepsi lezzetli olduğunu söylemişlerdi. D Şehri’nin konserve meyveleri sadece meyvenin kokusunu korumakla kalmıyordu, aynı zamanda çok tatlı ya da çok ekşi de değillerdi. Hatta hiçbir zaman atıştırmalık yemeyi sevmeyen Zhou Wendao tarafından gizlice yürütülürlerdi. Memleketindeki şeyler fark edildiğinde Ye Zhou çok gurur duyuyordu ve eve her gittiğinde büyük bir paket getirmenin çok da zahmetli olduğunu düşünmüyordu.
Ama bu sefer… Olaylar çok ani geliştiği için dikkatsizliğinden unutmuştu.
Tren yavaş yavaş kalktı. Ye Zhou kafasından zamanı hesapladı ve ebeveynlerinin otelde konukları karşılaması gerektiğini tahmin etti. Telefonu çıkarıp onları aradı.
Elbette telefonun diğer ucu biraz gürültülüydü. Annesi mutsuzca, “Neredesin? Neden henüz gelmedin?” diye sordu.
“Anne, üzgünüm. Daha önce yanlış hatırlamışım. Aldığım bilet bu sabah içindi. Tarihi değiştirmek istedim, ama yarından sonraki biletlerin hepsi çoktan tükenmişti…” Ye Zhou’nun sözleri yankılandı ve tren uzun bir düdük çaldı. Söylemeye gerek kalmamıştı, annesi artık Ye Zhou’nun nerede olduğunu biliyordu.
Ye anne hoşnutsuz bir şekilde “Bir şeyi de düzgün bir şekilde yapabilir misin? En önemli anda ortadan kayboluyorsun.” dedi. “Unut gitsin, unut gitsin. Aiyo, abla buraya gel, gel özel odada otur…”
Annesi karmaşa arasında telefonu kapattı.
Ye Zhou siyah ekrana baktı ve rahat bir nefes aldı.
Tatilin son iki gününde Ye Zhou’nun yurt odasındakiler dışında tüm öğrenciler birbiri ardına okula döndüler. Ye Zhou’nun oda arkadaşlarıysa son gün geldiler.
Xu Yangjun yere büyük bavulunu fırlattı ve bacakları yataktan sarkmış hâlde telefonuna odaklanan Ye Zhou’ya baktı. “Zhou, eve gitmemiş miydin?” diye sordu.
“Gittim ama erken döndüm.” Ye Zhou cep telefonunu bıraktı ve direkt üst ranzadan aşağı indi. “Yurtta kimsenin olmaması beni bunalttı.”
Ye Zhou sessizliği pek sevmezdi. Bunun nedeni ebeveynlerinin çocukken yarattığı ortamın çok sessiz olması olabilirdi, bu yüzden özellikle ebeveynlerinin onu göremediği bir yerde kalabalık içinde olmak hoşuna gidiyordu.
“Pomelo yer misin? Hem de evde yetiştirilmiş!” Xu Yangjun, çantasından voleybol topu büyüklüğünde bir pomelo çıkardı ve okşadı. Altın pomelonun kabuğu, ikisini bir ısırık almaları için cezbediyormuş gibi görünen bir koku yayıyordu.
“Olur, kabuğunu soyacağım.” Ye Zhou dudaklarını yaladı ve nezaket göstermedi. Bir meyve bıçağı çıkarıp pomelonun posasını zedelemeden nazikçe birkaç kesim yaptı, ardından kabuğunu soydu.
Xu Yangjun, kabuğundan sıyrılan pomeloyu aldı, elleriyle ayırdı ve iki eşit parçaya bölmeyi başardı. Ye Zhou bir pomelo segmentini ayırdı ve dış kısımdaki acı deriyi çıkardı. İçi kırmızıydı ve taze görünüyordu. Isırdığında ağzının her köşesini doldurdu. Tadı göründüğü kadar tatlı değildi, hatta biraz belirgin bir acılık vardı.
“Çok ekşi!” Xu Yangjun’un bütün yüzü buruştu. Pomelo’nun geri kalanını bir kenara atıp bir bardak su yudumladı ama beklenmedik bir şekilde ekşi tadın tüm ağzına daha çok yayılmasına neden olmuştu. “Ekşi!”
Ye Zhou kararlı bir şekilde elindeki pomeloyu bitirdi ve “Bu kadar abartman gerekiyor mu? Bence çok da fena değil.”
“Zhou, çabuk bana biraz kurutulmuş mango ver!”
“Aldın mı?” Bunu sorduktan sonra Ye Zhou, Xu Yangjun’un memleketindeki konserve mangolardan bahsettiğini fark etti. Üniversitede bir yıldan fazla bir süredir Ye Zhou, evden döndüğünde onlara konserve meyve getirmeyi hiç unutmamıştı. “Bu… Acelem vardı ve bu sefer unuttum. Ama kurabiyem var. Onun yerine bunları yiyebilirsin.”
Xu Yangjun iki kez hırıltılı nefes aldıktan sonra arka arkaya birkaç kurabiye yedi ve bir bardak suyu bitirdi. Ardından rahatça iç çekti. Buraya kadar bir bebekmiş gibi özenle getirdiği pomeloya karmaşık bir ifadeyle bakarken “Ne yazık.” dedi.
“Bence gayet iyi. Ayrıca evde yetiştirildiği için yemyeşil ve kirli değil.”
Xu Yangjun başını kaşıdı ve “Beğendiysen ne mutlu.” dedi.
“Diğerleri kesinlikle bundan hoşlanacak.” Tam bunu söyledikten sonra, Zhou Wendao içeri girdi. Yurt odasına girer girmez bavulunu yere bırakarak lavaboda elini yüzünü yıkadı.
“Çok sıcak. Sonunda rahatlayabildim.” Zhou Wendao yüzünü bir havluyla sildi, Xu Yangjun’un masasına dikkatle baktı ve durdu. “Pomelo! En sevdiğim şey.”
Bir parçasını ayırdı ve büyük bir ısırık aldı. “Aişş, fena değil.”
Ye Zhou güldü. “Onu Junjun’umuzun ailesi yetiştirdi. Nasıl kötü olabilir?”
Zhou Wendao, “Lezzetli!” diye överek gururla başka bir parça daha yemeye başladı.
Xu Yangjun’un depresyondaki ruh hâli sonunda düzeldi. Hevesle bir şeyler getirme düşüncesine karşın arkadaşlarının onayını alabilmişti, yol boyunca sıkı çalışması boşa çıkmamıştı. “Heheh, eğer beğendiyseniz bir dahaki sefere yine getiririm. Biraz su almak için aşağı iniyorum. Gelmek ister misiniz?”
Ye Zhou kendi su şişesini işaret etti ve “Sabah bir şişe almıştım.” dedi.
Zhou Wendao elini salladı. “Dinlenmeme izin ver, sonra giderim.”
Xu Yangjun gittiğinde, Zhou Wendao hemen sızlayan dişlerini ovuşturdu ve “Bana yiyecek bir şeyler ver, bu çok ekşi.”
Ye Zhou dudaklarını kıvırıp gülümsedi, Xu Yangjun’un bitirmediği yarım paket kurabiyeyi önüne koydu.
Yarım saat sonra odaya gelen Xu Yangjun, su şişesini kaldırarak Ye Zhou’ya anlamlı bir bakış attı. “Tch, tch, tch, Xiao Zhou Zhou, hiç dürüst değilsin.”
Ye Zhou’nun kafası karışmış gibi görünüyordu.
Dedikodu olduğunu duyunca kıs kıs gülen Zhou Wendao, Xu Yangjun’un yanına yaklaştı ve “Ne? Ne oldu?” diye sordu.
“Söyleyeceğim. Ye Zhou Tongxue her şeye karşı düşünceli olmasına rağmen nasıl dikkatsizce bir hata yapabilir?” Xu Yangjun, iki kolunu çaprazlayarak ‘havalı’ bir şekilde duvara yaslandı. Sahte gözlüğünü indirdi ve “Aslında konserve meyveleri getirmeyi unutmadın.” dedi.
Ye Zhou birdenbire kötü bir hisse kapıldı.
“Görünüşe göre büyük bir meyve konservesi getirdin ama hepsini Shang Jin’e verdin!” Xu Yangjun, Ye Zhou’nun yanına yürüdü ve onu övdü, “İnsanların aklını böyle çelmelisin! Önce midesini doldur, sonra adamı yakala!”
“Ne, ne, ne?” Zhou Wendao yanındaydı. “Ne demek istiyorsun?”
“Wen Renxu’ya söylemem gereken bir şey vardı, sonra Shang Jin’in masasında Ye Zhou’nun bize her zaman getirdiği türden konserve bir meyve kutusu gördüm! Gerçekten büyük bir kutuydu!”
Ye Zhou, kapıyı kapatan Zhou Wendao ve Xu Yangjun’u iteleyip Shang Jin’in yatakhane odasına doğru yürüdü.
Shang Jin’in odasındaki dört kişiden diğer üçü hâlâ eşyalarını yerleştiriyordu. Sadece Shang Jin ağzında kurutulmuş mango ve elinde bir dergiyle sandalyeye yaslanmıştı.
Önünde aniden bir gölge belirince Shang Jin başını kaldırdı ve Ye Zhou’nun anlamsız bakışlarıyla göz göze geldi. Kurutulmuş mangoyu yuttuktan sonra “Çok lezzetli.” dedi. “Tıpkı daha önce söylediğin gibi.”
Shang Jin konuştuğunda Ye Zhou’nun bir şey söyleyecek zamanı yoktu.
Bu cümle bitmek üzere olan bir dizinin devamı niteliğindeydi, bir kez daha kalabalığın heyecanını artırıyordu.
Çevresindeki merakla karışık coşkuyla dolu olan bakışlara boyun eğen Ye Zhou, kendisinin ve Shang Jin’in hikâyesinin bitmesine daha uzun bir yol olduğunu hissetti.
Yorum