Everyone Thinks That I Like Him 3. Bölüm
Çeviren: Ari
Ye Zhou kağıt topu aldıktan sonra Shang Jin’le konuşması gerektiğini düşündü. Tüm sınıf tarafından parmakla işaret edilen hiç kimse rahat edemezdi. Bunu Shang Jin’e düzgünce anlattığı ve sonra Shang Jin bunu herkese açıkladığı sürece tüm yanlış anlamalar ortadan kalkacaktı.
Cep telefonunu çıkardı ve Shang Jin’e bir mesaj göndermeye hazırlandı. Ancak rehberini açtığında diğerinin iletişim bilgilerinin kendisinde olmadığını fark etti.
Ye Zhou alnına vurdu. Böyle bir şey olacağını bilseydi okulun başında tüm sınıf arkadaşlarının cep telefonu numaralarını kaydederdi.
Ancak sırf onun kaydetmemiş olması, başkalarının yapmadığı anlamına gelmiyordu. Ye Zhou arkasını döndü ve arka sıradaki arkadaşı hevesle, “Zhou, naber?” diye sordu.
“Sende Shang Jin’in telefon numarası var mı?”
Sonuç olarak arkadaşı önce ona, sonra uzakta olmayan Shang Jin’e imayla baktı. Yüzündeki ifade şöyle diyordu: “Halbuki aynı sınıftasınız. Neden yakınında durmak varken uzaktan izliyorsun?”
Ye Zhou onu böyle görünce aceleyle elini salladı ve “Sormamışım gibi davran.” dedi.
Daha sonra ikinci dersin yarısına gelindiğinde arka sıradaki öğrenci onu sırtından dürttü. Ye Zhou sandalyenin arkasına yaslandı ve ona göz ucuyla baktı. Diğer kişinin masanın kenarına katlanmış bir not koyduğunu gördü.
Ye Zhou dudaklarının köşeleri seğirdi. Aslında sınıfındaki insanların yine ne attıklarını merak ediyordu. Ye Zhou notu aldı ve hemen açmadı. Bunun yerine kürsüdeki öğretmenin dışarı çıkmadan önce herkesi bireysel çalışma için bırakmasını bekledi.
“Shang Jin, boy: 185cm, ağırlık: 76kg. En sevdiği renk: bilinmiyor, en sevdiği yemek: bilinmiyor, en sevdiği hayvan: bilinmiyor, en sevdiği mevsim: bilinmiyor, en sevdiği ünlü: bilinmiyor…”
Siktir… bu kelime sayısını fazla tutmak için yazılmış bir grup ‘bilinmeyen şey’ miydi?? Sadece Shang Jin’in telefon numarasını bilmek istiyordu. Boyu, kilosu ve ilgi alanları umurunda değildi.
Ye Zhou notu tutan elini yavaşça sıktı, bakışları tam köşede yazılı telefon numarasına düşmeden önce onu top hâline getirmeye hazırlanıyordu.
İki santimetreden daha küçük bir alana sıkıştırılmış olan on bir sayı vardı, Ye Zhou nihayet numarayı kaydetmeden önce ona uzaktan ve yakından birkaç kez baktıktan sonra teneffüs sırasında Shang Jin’e bir mesaj gönderdi.
Ye Zhou: Öğlen vaktin var mı?
Ye Zhou bu kısa mesajı gönderdikten sonra Shang Jin’i gözetledi. Telefonu aldığını gördü, kilidi açıp mesaja baktı ve sonra telefonunu tekrar aşağı indirdi…
Bu hamle işe yaramadıysa o zaman başka bir hamle denemeliydi.
Ye Zhou saate baktı ve öğle vakti herkesin kestirdiği sırada Shang Jin’i bulmak için yurda gitmeye karar verdi. Diğerlerinin gözlerinden ve kulaklarından kaçınması en iyisi olurdu.
İkisinin yurt odaları arasında sadece bir oda vardı. Ye Zhou öğle yemeği yedikten sonra bir süre odasında kaldı. Giyinmeden önce diğer üç oda arkadaşının yatağa girmesini bekledi. Derin bir nefes alarak söylemek istediği kelimeleri kafasında sıraladı ve dışarı çıktı.
Yurt odasının kapısını kapattı ve Shang Jin’in odasına yürürken hafifçe gülümsedi.
Belki de Tanrı Ye Zhou’nun bu kadar çok yanlış anlaşılmasını izlemeye dayanamamıştı: Shang Jin’in odasının kapısı tesadüfen açıktı ve Shang Jin içeride yalnızdı.
Tanrı ona yardım ediyordu!!
Ye Zhou dikkatle kapıyı çaldıktan sonra Shang Jin başını çevirdi ve ikisi de göz göze geldiler.
“Konuşalım mı?”
Shang Jin omuzlarını silkti. Evet demedi ama reddetmedi de. Ye Zhou, üstü kapalı rızanın hâlâ rıza olduğu konusunda kendini avuttu ve Shang Jin’in odasına girerek kapıdaki aralığı kapattı.
Shang Jin’in önüne geldi, gözleri yanlışlıkla Shang Jin’in masasının üzerine kaydığında konuşmak üzereydi, aniden şaşkına döndü. Ye Zhou her zaman Shang Jin’in ‘on bin yılda bir gülümsemesi zor’ olan mizacının, diğerinin ciddi bir insan olduğunun göstergesi olduğunu düşünmüştü. Ciddi bir kişi kesinlikle masasıyla yatağını düzenli ve tertipli tutardı.
Fakat gözlerinin hemen önündeki sahnede çeşitli kitaplar ve dergiler masanın her tarafına hiçbir boşluk bırakılmadan atılmıştı. Bu hâl de neydi??
Shang Jin elinde bir bardak su tutarken bardağı koyacak yer aramasaydı, Ye Zhou bu son derece dağınık masayı Shang Jin ile bağdaşlaştıramazdı.
Ye Zhou başını çevirdi, şaşırtıcı olmayan bir şekilde buruşmuş yorganı ve rastgele yatağa koyulmuş dizüstü bilgisayarı gördü. Bilgisayar faresinin kablosuyla şarj kablosu birbirine dolanmıştı. Bunları gördüğünde Ye Zhou’nun biraz başı ağrıdı.
Shang Jin uzun süre boyunca bakındı ama bardak için bir yer bulamadı. Sonra kolunu kullanarak kitabı, cep telefonunu ve şarj cihazını masanın kenarına itip su bardağı için yer açtı.
Ye Zhou elinde olmadan, “Masanı toplamıyor musun?” diye sordu.
Shang Jin cevap vermeden önce düşünmedi bile, “Nasılsa bu kitaplar sıklıkla kullanılıyor. Toplasam bile sonradan tekrardan çıkarmam gerekecek.”
“Ama sıraya koyarsan sonra onları bulman daha kolay olur.” Ye Zhou güçlü ve kendi kendine yetme yeteneğine sahip bir kişi olarak hiçbir zaman bir şey bulamadığı bir durumla karşılaşmamıştı. “Şimdi toplamazsan daha sonra vaktini boşa harcarsın.” Örneğin yatakhanesindeki insanlar bazen yarım saatlerini bir şeyleri bulmaya çalışmakla harcıyorlardı.
Shang Jin küçümseyerek, “Beni daha elde edemedin ve şimdiden idare etmeye mi başlamak istiyorsun?” dedi.
Bu cümle Ye Zhou’ya aniden bugün buraya gelme amacını hatırlattı.
“Neredeyse söyleyeceğimi unutuyordum. Dünün gerçekten bir yanlış anlaşılma olduğunu söylemek istedim. Bu fotoğrafları arkadaşım için çekmiştim…” Shang Jin elini kaldırdı ve sonraki sözlerini kesti. “Benden hoşlanıp hoşlanmamanın önemli olmadığını söylemiştim. Bana hiçbir şey açıklaman gerekmiyor. Boşver, nasılsa hayatım üzerinde hiçbir etkisi yok.”
“Doğruyu söylüyorum!” Ye Zhou aceleyle, “Nasıl inanmazsın?” dedi.
Aniden yatakhane kapısı dışarıdan tekme atılarak gürültüyle açıldı.
“Aiyo, yorgan tutmak çok zahmetli…”
“Bu benim sayemde, yoksa yapacağın daha çok şey vardı…”
Liu Yutian ve Wen Renxu içeri girdi; biri yorganı tutarken diğeri valizini taşıyordu. Odadaki iki kişiyi gördükten sonra hemen yerlerinde donakaldılar.
Ye Zhou konuşurken başkalarının gelmesini beklemiyordu. Birden telaşlandı ve kekeleyerek açıkladı, “Ben… Şey… Ben sadece bakınıyordum…”
İlk Liu Yutian kendine geldi. Yorganın etrafına sarılan kolunu değiştirdi, diğer eliyle Wen Renxu’nun yakasından tutup sürükledi ve gülerek, “Biz yokmuşuz gibi davranın. Devam edin… devam edin…” Bunu söyledikten sonra kapıyı anlayışlı bir şekilde kapattı. Bir saniyeden kısa bir süre sonra başını uzattı ve “Dışarıyı gözetlemenize yardım edeceğim. Bir sineğin bile uçamayacağından emin olacağım.”
Neden kendini mağlup olmuş gibi hissediyordu? Ye Zhou son zamanlarda gerçekten bir kalp krizi hapına ihtiyacı olduğunu düşünerek kalbini avuçladı.
Az önce ayrılan iki kişiyi işaret etti ve “Hâlâ bunun senin üzerinde bir etkisi olmadığını mı düşünüyorsun? Yüzlerindeki ifadeye bak. Olanlara bir açıklık getirmezsen bu bakışlar önümüzdeki üç yıl boyunca sana eşlik edecek. Ve bu sabah sınıfa girdiğinde herkesin orada burada öksürdüğünü duydun. Hiç rahatsız hissetmiyor musun?”
“Neden rahatsız olayım?” Shang Jin tamamladı, “Yapmak istediklerini yapsınlar, tek işleri bu.”
“Parmakla gösterilmeyi umursamıyor musun?”
“Her zaman başkalarının konuşmasının odağıydım ve bunda kafama takacak pek bir şey yok.”
Ye Zhou tıkandı. Okulun etkili adamı olan Shang Jin’in farkındalığı gerçekten yeterince yüksekti. Ama asıl konu bu değildi. Mesele şu ki, bu konu beni de etkiliyor!!
Ye Zhou Kükreyen İmparator’a dönüşmek istedi. Öfkesini dizginledi ve teslim oldu, “O zaman sana yalvarıyorum, tamam mı? Bana bir kez yardım et, tek bir cümle olsa da.”
Shang Jin masasına baktı ve Ye Zhou’ya döndü. Bunu iki saniye kadar düşündü ve “Tamam, ama…” dedi.
Ye Zhou endişeyle, “Ama ne?” diye sordu.
“Şöyle ki, sana bu konuda yardım edeceğim ve sen de masamı toplamama yardım edeceksin.”
“Sorun değil.” Ye Zhou’nun başlangıçta fazla umudu yoktu. Shang Jin ile başa çıkmanın bu kadar kolay olmasını beklemiyordu. Sapık adam etiketini sonunda silip atabileceği düşüncesiyle Ye Zhou mutlu şekilde bir melodi mırıldandı. Şimdi Shang Jin’e baktıkça göze daha hoş geliyordu. Elleri metodik olarak kitapları kategorilere ayırdı ve ağzı da boş durmadı. “Sen de masanın düzenli ve tertipli olmasının ders çalışman ve yaşamın için daha uygun olduğunu düşünmüyor musun? İşini bitirdiğin eşyaları tekrar yerine koymayı unutmadığın sürece masan düzensiz olmayacak.”
On dakika sonra Ye Zhou mutlu bir şekilde kapıya doğru yürüdü. Kapı kolunu eliyle tekrar kavradı, “Bir dakika sonra, dünün bir yanlış anlaşılma olduğunu söyle. Senden gerçekten hoşlanmıyorum. “
“Bunu zaten üç kez açıkladın.”
“Unutursun diye söylüyorum.” Ye Zhou yurt odasının kapısını açar açmaz iki kişi ayaklarına doğru sendeledi, bunlar Liu Yutian ve Wen Renxu’ydu. Suçluluk duygusuyla güldüler.
Yanlış tahmin etmediyse bu iki kişi en başından beri kapıyı gizlice dinleyerek yerde uzanıyorlardı ama etraflarındaki eşyalar gitmişti. Ye Zhou onları tekmeledi ve yan kapıya yürüdü. Yeni kapatılan kapı açılmıştı. Liu Yutian ve Wen Renxu’nun az önce taşıdıkları eşyalar sessizce köşede duruyorlardı. Shang Jin’in odasına doğru duvara yaslanmış, ikisi kendi oda arkadaşı olan birkaç kişi vardı. Daha az önce odadan yeni ayrılırken bu iki aptal çoktan uykuya dalmıştı.
Nereden alındığı bilinmeyen bir stetoskopu tutan Xu Yangjun, onu ciddi şekilde hareket ettirirken şaşkınlık içinde, “Sesleri neden duyamıyorum?” diye sordu.
Zhou Wendao ona vurdu ve fısıldadı, “Şşt, şşt… konuşma!”
Ye Zhou yumruklarını sıktı ve ağır bir şekilde öksürdü.
Xu Yangjun ani sesle ürküp stetoskopu fırlattı. “Zhou… Zhou… sen neden buradasın?”
Ye Zhou soğuk bir bakış attı, onlarla uğraşamayacak kadar üşengeçti. Nasılsa gerçek ortaya çıkacaktı. Başını çevirdi ve konuşması için dışarıdaki Shang Jin’e işaret etti.
Shang Jin yanına geldi.
Tüm izleyiciler nefeslerini tuttu.
Shang Jin, daha önce Ye Zhou tarafından verilen satırları sıkı bir şekilde takip etti ve “Dünkü her şey bir yanlış anlaşılmaydı. Ye Zhou benden hoşlanmıyor.”
Shang Jin’in bitirdiğini gerçekten duyduğunda Ye Zhou gözyaşlarına boğuldu. Masumiyeti! Sonunda geri dönmüştü!
“Bu yüzden Ye Zhou’yu utandırmayı bırakın.”
Ye Zhou’nun yüzündeki gülümseme anında yok oldu.
Yorum