Koyu Switch Mode

Sugar Rain [Novel] Yan Hikaye 2. Bölüm

Tüm Bölümler Sugar Rain [Novel]
A+ A-

Çevirmen: Ashily

YAN HİKAYE: 2. BÖLÜM


Sadece yatakla da bitmedi. Koltukta başlayan ve sonra yatağa taşınan seks, Yohan titreyen bacaklarıyla kaçarken yatağın önündeki halıda devam etti. Devamında Yohan’ı yatağın başlığına yaslayan Helbert, bacaklarını ayırıp penisini içine doğru iterek onu derinlerine kadar sarstı.

En sonunda Yohan, kusmak üzere hissettiğini söyleyip ağlayarak şikayet edince, Helbert, onu meni yerine suyla yıkamak için banyoya götürdü. Bu durumda elbette banyoya birlikte girdiler ve Helbert bir kez daha Yohan’ı arkadan kucakladı. Yohan göz yaşları içinde kendinden geçti. Sonra uyandı ve tekrar uykuya daldı. Helbert, Yohan’ın kızarmış ve şişmiş yanağını okşadı ve yanında uykuya daldı.

Ta ki kapının kapanma sesiyle uyanana dek.

Uykusunda hassas olan Helbert, süitin kapısının hafifçe kapanmasıyla gözlerini açtı.

Yarı uyanık halde “O da neydi?” diye düşündü. Burası kendi malikanesi değil, bir süitti. Oda servisi ya da temizlik görevlisi olamazdı… Geriye sadece Yohan kalıyordu.

Helbert, Yohan’ın yanında olup olmadığını anlamak için eliyle yatağı yokladı.

‘Doğru ya. Sabah uyandığında çarşaf boş olursa soğuk hissettirir, değil mi?’

Tamamen uyanarak kalktı ve Yohan’ın muhtemelen tuvalete gittiğini düşünerek dışarı çıktı. Önceki gecenin etkisiyle düzgün yürüyemediğinden, tek başına tuvalete gitmek onun için zor olurdu. Helbert, süitin her köşesini didik didik aradı. Yatak odasının her köşesini kontrol etti.  En yakın banyonun kapısını açtıktan sonra Herbert’in yüzü karardı ve üçüncü kapıyı açarken hareketleri hızlandı.

“Yohan!”

Helbert ona seslenerek etrafa bakındı ancak cevap alamadı. Yüzü ciddileşti ve yere baktı. Yohan’ın kıyafetlerini çamaşır sepetinde görünce rahatladı, ancak hemen ardından ayakkabılarının kaybolduğunu fark etti.

‘O halde kapının kapanma sesi…’

Düşüncelerini tamamlamadan hızla giyinip asansörün düğmesine bastı. Asansör aşağı doğru inerken Helbert durmaksızın küfrediyordu.

“Seni küçük piç, yine gardımı düşürmemi bekleyip kaçtın, öyle mi?”

Helbert asansöre tekme atma isteğine güçlükle bastırarak lobiye koştu. Onlara dün eşlik eden resepsiyon görevlisi, Helbert’in perişan halini görünce şaşkınlıkla gözlerini kocaman açarken, onu gören Helbert yaklaşarak sordu.

“Dünkü partnerim… Onu gördünüz mü?”

“Ah, az önce şu kapıdan çıktı…”

“Çoktan otelden çıkıp gitmiş…”

Helbert, görevlinin sözünü tamamlamasını beklemeden kapıya doğru hışımla koştu. Hayatında hiç bu kadar hızlı koşmamıştı. Daha kaç kere ‘ilk defa’ yaşayacaktı? merak ediyordu. İlkinde Yohan ona onu sevdiğini söyleyip kaçmıştı, şimdi ise “Seni seviyorum” diyerek kaçıyordu!

Helbert, bu sefer onu yakalarsa asla aldanmayacağını düşünerek hiddetle etrafa bakındı. En azından onu bileklerinden bağlamayı planlıyordu.

“!!!”

Ve aniden onu gördü.

Topallayarak yürüyen Yohan, tökezleyerek tramvaya biniyordu.

***

Yohan, gürültülü tramvayın içinde umutsuzca direğe tutunurken iç çekti. ‘Ah… Acıyor…’

Eğer işlerin bu hale geleceğini bilseydi, ona olan aşkını biraz daha geç itiraf ederdi. Helbert, onun da kendisini sevdiğini öğrenir öğrenmez, onu yatağa fırlatıp uzun süre zorbalık yapmıştı. Bunu ancak “zorbalık” kelimesiyle tanımlayabilirdi. Ağlasa ya da durması için yalvarsa bile, Helbert devam etmiş, devasa penisiyle derinlerine girmişti. Yohan’ın menisinin son damlasını çıkardığını gördüğünde, yüzünde tatmin olmuş bir ifadeyle uykuya dalmıştı. Kendinden geçtikten sonra uyanan Yohan, onun yüzündeki memun ifadeyi görünce sırtına tekme atmak istedi. Eğer bacaklarını düzgünce hareket ettirebilseydi, Helbert çoktan bir tekme yemiş olurdu.

Yohan  saate baktıktan sonra aceleyle giyinmeye başladı. Islak kıyafetleri ekşi bir koku yaydığı için, dolabı karıştırıp iki yeni gömlek buldu. Birini alıp giyerken, diğerini Helbert’e bıraktı. Derin bir iç çekti ve titreyen bacaklarıyla doğruldu. Eğer Philip’i almak zorunda olmasaydı, üç gün boyunca uyuyabilirdi.

Helbert’in kaşlarını çatarak uyuduğunu görünce, masanın üzerine bir not bıraktı.
“Kardeşimi almaya gidiyorum. Birkaç saat sürecek, lütfen bekle.”

Bu kısa cümleyi yazmak için bile kollarında güç bulmakta zorlanmıştı. Bütün vücudunu mahveden adama göz ucuyla bir bakış attı, ardından yutkunarak arkasını döndü.

Daha on adım bile atmadan, “Gerçekten mahvolmuş durumdayım.” diye düşünen Yohan, dudağını ısırarak kızarmış yanaklarını ovuşturdu ve adeta kaçıyormuş gibi süitten ayrıldı. Kolları, sırtı ve dizleri titriyordu, öyle zorluk çekiyordu ki birkaç adım attığında bile soğuk terler dökmeye başlamıştı. Önündeki otobüs durağına doğru ilerlerken, şakasız şekilde gökyüzü sararmış gibi görünüyordu.

“Başka bir yol mu denesem? Sanırım yolda bayılacağım. Taksi mi çağırsam?”

Bunu düşünürken bir tramvay geldi ve Yohan tereddüt ederek içeri girdi. Tramvayda oturacak yer olmadığını fark ettiği an, tekrar inip taksiye binmek istedi ama tam o anda tramvay hareket etmeye başladı.

Yohan gözlerini kapattı ve tramvayın direğine tutunarak zamanın hızlı geçmesi için dua etti. Ancak kısa süre sonra, uğultu sesiyle gözlerini açmak zorunda kaldı.

“Hah, paran yoksa ne yapayım? O halde ayakta durman gerek.”

Şoförün bağırışlarını duyduğunda, içeride bir tartışma olduğunu fark etti.

“Bilet ücretinin 30 katı olduğunu bilmiyor musun?”

Kiminle tartıştığı belli değildi ancak konu, tramvay bileti ücreti olan beş doları ödeyememekti. Yohan gözlerini hafifçe araladı, ardından önündeki sahneyi gördüğünde gözleri tamamen büyüdü.

Ön tarafta bir kavga vardı. Son derece yakışıklı sarışın bir adam, öfke dolu bir ifadeyle etrafına bakınıyordu. Karşısında duran şoför ise ona beş doları hemen ödemesi için bağırıp duruyordu.

Yohan gözlerini kırpıştırarak onları izledi ve kısa süre sonra sarışın adam da ona baktı. Şoför bir kez daha “5 dolar!” diye bağırdı. Bunun üzerine sarışın adam bir an kendisine baktı, sonra bileğini açarak saatini çıkardı ve adamın yüzüne doğru fırlattı.

“Bu saatle şehirdeki tüm tramvayları satın alabilirsin.”

Kibirli ve umursamaz bir tavırla konuşan adam, korkutucu bir ifadeyle orada dikiliyordu. Yohan gözlerini kocaman açarak ona baktı. Adam, az önce beraber olduğu Helbert’e tıpatıp benziyordu… ama o olmadığı da kesindi.

Üzerindeki buruşuk gömlek düzgünce iliklenmemişti. Giydiği pantolon ona ait değilmiş gibi ayak bileklerinde bitiyordu. Ayakkabıları ezilmiş, saçları ise uykudan yeni kalkmış gibi dağınıktı. Ve kesinlikle, her adım attığında etrafa ekşi bir koku yayılıyordu. Üstündeki kıyafetleri kirli çamaşırların arasından çıkarmış gibi görünüyordu.

Yohan, adamı şaşkın bir ifadeyle izlerken, adam ona doğru yaklaşıp kolunu tuttu. Ahh…

Sonra dişlerini sıkarak öfkeyle konuştu. “Yine benden kaçmaya cesaret mi ediyorsun?”

Kendini bir anda sürükleniyormuş gibi hisseden Yohan, şaşkınlık içinde ona baktı ve konuştu. “Patron?”

Helbert ona, küçümseyen bir bakış attı. “Madem kaçacaksın, taksi tut ya da birini ara. Ne diye bu tramvayda dikiliyorsun?”

Helbert, onu bu kadar çabuk bulduğu için mutluydu ama affetmeye hiç niyeti yoktu. Sebep ne olursa olsun, onu bırakmayacaktı. İçinden, Yohan hangi bahaneyi sunarsa sunsun kabul edeceğini ve onu bir adaya ya da şatoya kapatacağını düşündü. Bir daha asla kendisine “seni seviyorum” gibi şeyler söylemesine izin vermeyecekti.

Ancak Yohan, güzel yüzüyle gözlerini kırpıştırdı, Helbert’i baştan aşağı süzdü ve konuşmaya devam etti.  “Ah… Kaçmıyordum ki. Patron, masaya bıraktığım notu görmedin mi? Philip’i almaya gittiğimi yazmıştım…”

Yohan, kolları titremesine rağmen yazmaya çabaladığı şeyi görüp görmediğini sordu. Onun sözleri üzerine Helbert, masanın üzerinde beyaz bir şey görmüş olabileceğini düşündü.

“O değil de patron senden garip bir koku geliyor…”

Yüzünü buruşturan Yohan bunu söylediğinde Helbert ise kaşlarını çatıp ona baktı.

***

“Yani patron, kaçtığımı sanıp bu hâlde peşimden koştun öyle mi? Yüzünü bile yıkamadan.”

Helbert cevap vermedi ancak Yohan, Helbert’in dağınık saçlarına anlamlı bir bakış atarak tekrar sordu.

“Patron… yoksa senin… şüphelendiğin bir şey mi vardı…?”

Helbert bu kez de yanıt vermedi. Onun yerine, Yohan’a son derece sinirli bir bakış attı. Buna rağmen Yohan, Helbert’in gözlerindeki öfkeyi umursamadan derin bir iç çekti.

“Cidden… Yatağın yanındaki masaya bir not bırakmıştım. Görmedin mi? Üstelik giymen için gömlek bile hazırlamıştım ama sen böyle çıkıp gelmişsin…”

Yohan’ın ‘Bu ne hâl?’ der gibi sözleri karşısında, utancını ve gururunu bastıran Helbert kendinden emin bir ifadeyle konuştu.

“Gördüm ama karman çorman olduğu için okuyamadım.”

Yohan el yazısını küçümseyen bu sözlere alaycı bir tonda karşılık verdi. “Basbayağı görmemişsin işte.”

Helbert’in söyleyecek bir şeyi yoktu çünkü Yohan’ın yanında olmadığını fark ettiği anda, tıpkı akıl hastanesinden kaçıyormuş gibi fırlayıp çıkmıştı. Yohan’ın kaçmış olmasından o kadar korkmuştu ki, düşünmeden hareket etmişti. Bunu düşündüğünde bile, aklının başında olup olmadığını sorguluyordu. Cüzdanını bile almadan, sadece ayakkabılarını geçirip (üstelik pantolonu da absürt derecede kısayken). Eğer uzun pantolon giymiş olsaydı, daha düzgün görünebilirdi. Tabii, yine de şu anda pek hoş bir görüntüsü olduğu da söylenemezdi…

Her neyse, cebinde beş dolar bile yoktu, bu yüzden tramvay şoföründen yakışıklı bir adamın dilenci olduğuyla ilgili şeyler dinlemek zorunda kalmıştı. Helbert’in hayatındaki en büyük utançtı bu. Tek tesellisi, Yohan’ın elini sıkı sıkıya tutuyor olmasıydı, böylece kaçamazdı. Yohan’ın kaçmaya çalışmadığını onaylamış olsa da, bir anlık şokla donup kalan kalbi hâlâ buz gibiydi. Uykudan uyanıp yanında sevdiği kişinin olmamasının böyle bir his olduğunu bilmiyordu. Sanki tüm kanı vücudundan çekilip gitmiş gibiydi.

“Sen, neden bana hâlâ patron diyorsun?”

Helbert sinirli bir şekilde ona baktı. Yohan, mırıldanarak cevapladı.

“Ah, şey… Utanıyorum.. Ve sana adınla hitap etmek çok tuhaf geliyor.”

Helbert, küstahça ismini söylemenin tuhaf olduğunu söyleyen Yohan’a delici bir bakış attı ve aşırı derece küçümseyerek konuştu.

“Pekâlâ, ister patron, ister dük, ister efendim de. Nasıl istersen öyle seslen.”

“Ama artık patronum değilsin.”

Yohan bunu söylediğinde, Helbert dün geceyi hatırlayarak cevap verdi. “Aslında, adımı her söylediğinde kalbimin yerinden çıkacak gibi atması sorun yaratabilir.”

Helbert bunu dümdüz bir ifadeyle söylediğinde utanan Yohan ıslık çalarak pencereye döndü. Yüzü o kadar kızarmıştı ki Helbert’e doğrudan bakamıyordu.

Aslında, Helbert’i tekrar gördüğü andan beri kalbi çılgınca atıyordu.

‘Acaba gerçekten sabah yanında olmadığım için masayı bile kontrol etmeden kaçtığımı mı düşündü?’ Başta, yakışıklı yüzünü gördüğünde bile, onun Helbert olabileceğini düşünmemişti.

Gerçekten “Helbert Hereis” ismiyle bağdaşmayan bir şey yapıyordu. Görünüşü bile öyleydi. Normalde uzun bacaklarını rahatça uzatabileceği lüks limuzinlerde ve Mercedes-Benz’lerde gezerken, şimdi daracık bir tramvay koltuğunda bacaklarını sıkıca toplamış oturuyordu. Kendinden bile hoşlanmıyormuş gibi sürekli kaşlarını çatıyordu. Üstelik dağınık saçları, kötü görünümü ve ağır kokusu yüzünden insanlar Helbert’ten ürkerek uzaklaşıyorlardı.

Yohan, Helbert’e baktı ve tekrar pencereye döndü. Pencereden Helbert’in asık suratlı ama bir o kadar da güzel olan yüzünü görebiliyordu. Soğuk ve ürkütücü ifadesine rağmen, Yohan’ın kalbi hızla atıyordu.

Ona hiç uymayan bir şekilde koşarak peşinden gelmiş ve onu kaybetme korkusuyla Yohan’ın elini sıkıca tutmuştu. Yohan, kıpkırmızı olmuş yüzünü ve açık kalmış ağzını saklamak pencereden dışarı bakmaya devam etti.

“…Kaçmayacağım, bir daha böyle yapma.”

Yohan konuştuğunda, Helbert ona kayıtsız gözlerle baktı. El ele tutuşmak onu rahatsız ediyor gibiydi.

“Neden benden utanıyor musun?”

Şu anda kendinden aşırı derecede utanan Helbert, bir şeyler söylemek ister gibi sormuştu. Yohan ise, böyle kalmasının daha iyi olacağını düşünerek cevap verdi. “Hayır… Aksine. Saçlarının şu anki hali hoşuma gitti…”

Helbert ona alaycı gözlerle bakarken Yohan Helbert’in elini daha da sıkı tuttu. Helbert sustu ve elini yumruk yaparak ağzını kapattı. Yohan yoğun bir hisse kapılarak dudaklarını araladı ve her yeri ağrıyan vücuduyla Helbert’in göğsüne yaslandı.

Her tarafı kırılıyordu ve her hareketi acı veriyordu ama nihayet eve dönerken, bu mutluluk hissinin asla bitmeyeceğini düşündü.


Yohan saf olduğun kadar aşktan gözü de kör olmuş durumdasın skskks O ekşi kokuyu ben alsam Helber’ten 30m uzağa kaçardım :d -Ashily

Etiketler: novel oku Sugar Rain [Novel] Yan Hikaye 2. Bölüm, novel Sugar Rain [Novel] Yan Hikaye 2. Bölüm, online Sugar Rain [Novel] Yan Hikaye 2. Bölüm oku, Sugar Rain [Novel] Yan Hikaye 2. Bölüm bölüm, Sugar Rain [Novel] Yan Hikaye 2. Bölüm yüksek kalite, Sugar Rain [Novel] Yan Hikaye 2. Bölüm light novel, ,

Yorum

Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸

X
İçerik Uyarısı
Uyarı, "Sugar Rain [Novel] Yan Hikaye 2. Bölüm" reşit olmayanlar için uygun olmayan şiddet, kan veya cinsel içeriğe sahip olabilir.
Onayla
Çık