
Çevirmen: Mave
Bölüm 1
“Dinle, suçlu Yudrein Aile.”
Dünya dışı bir ses başının üzerinde yankılandı.
“Bir süvari komutanı olarak görev ve sorumluluklarını unuttun ve dünya adına hareket ettiğin gibi saçma bir iddiayla komplo kurmaya cüret ettin. Yasaklı tapınağa izinsiz girdin ve Dünya Küresi’ni çalmaya teşebbüs ettin. Dokuz yıl önce Peletta Dükü’nün suikastına, yedi yıl önce İnci Kulesi’nin yıkımına, beş yıl önce Kızıl Alan İsyanı’na ve sayısız başka olaylara karıştığını kabul ediyor musun? Gerçek ortaya çıktığında, diğer ülkelerle iş birliği yaparak utanmadan kaçmaya kalkıştın.”
Yuder acı bir gülümsemeyle içini çekti. Suçlamaların ardı arkası kesilmiyordu ve bu onu, tarihe geçecek büyük bir suçlu gibi gösteriyordu.
Burada, gerçekten gerçeği öğrenmek isteyen biri var mıydı? Yoksa herkes sadece önceden yazılmış cevapları tekrar etmekle mi meşguldü?
İnsanların inanmak istediği şey, dünyanın çöküşün eşiğinde olduğu gibi rahatsız edici bir gerçek değildi. Aksine onların görmek istediği, kendilerine karşı komplo kurmaya cesaret eden alt tabaka, yarım yamalak bir Omega’nın entrikaları yüzünden her şeyin bozulduğu ve onu öldürdüklerinde her şeyin düzeleceğiydi.
Yuder yıllarca dünyayı dolaşmış, kendisini gerçekten dinleyip inanacak birini aramıştı. Pek çok işaret, dünyada korkunç bir felaketin yaklaştığını gösteriyordu.
O bile yaklaşan şeyin tam olarak boyutunu kavrayamıyordu, ancak yine de kimse onu dinlemiyordu.
Eksantrik ve keskin kişiliğiyle Yuder, ailesi ve bağlantıları olmayan biriydi. Sürekli oradan oraya sürüklendi ve sonunda deli olarak damgalandı, tamamen yalnız kaldı.
Ve şimdi yine yalnızdı.
Eğer komşu imparatorluk onu çağırdığında gitmiş olsaydı, belki de sonu böyle olmazdı. Geride kalan tek gözüyle uzaktaki platformda duran imparatorluk tahtına baktı.
Bulanık görüşünde, imparatorun koltuğu boş görünüyordu. Bir zamanlar ona güvendiğini fısıldayan, bakanlarını bile devre dışı bırakıp gizli işlerini ona emanet eden imparator, Yuder tutuklandıktan sonra ona sırtını dönmüştü.
Onun yerine, tahtın yanında duran bir adam vardı. Elinde, üzerinde kırmızı büyü taşları gömülü, siyah dikenli bir asa tutuyordu.
O asa, kısa bir süre önceye kadar Yuder’e aitti. Üzerindeki süvari komutanı üniforması ve tahtın yanında durma yetkisi bile eskiden Yuder’in hakkıydı.
Bir zamanlar Yuder’in astı olan bu adam, önceden gözlerinin içine bile bakmaya cesaret edemezken, şimdi onun yerini gasp etmişti. Asayı tutuşu bile kibirliydi.
Şimdi kimin suçlanması gerekiyordu?
Geriye dönüp baktığında, daha büyük bir iyiliğe hizmet etme bahanesiyle çok şey kaybettiğini fark etti. Ölümle yüzleşirken bile pişmanlık duymayacağını sanmıştı, ama şimdi, ölümün karşısında durduğunda içinde fırtına gibi esen kaotik duygular vardı.
Onu ayakta tutan inatçılık ve gurur…
Hâlâ tamamlaması gereken sayısız görev…
Cevapsız kalan sorular…
Ondan önce gidenler…
Onun yokoluşundan sonra olacaklar…
Ve… bu zamana kadar zorla bastırmaya çalıştığı o yüz.
“…”
“Tarihte, bu suçlu kadar şeytani biri asla olmamıştır. İmparatorun güvenini ve tüm imparatorluğu kendi çıkarları için kullanmaya çalışacak kadar aşağılık bir suç işlediği hâlde, en ufak bir pişmanlık göstermemiştir. Onur ve sorumluluk bilmeyen birine bu kadar yüksek bir mevki veren imparator, bu ihanetin şokundan dolayı hastalanmıştır. Bu yüzden, suçlarının ağırlığına uygun ceza idamdır ve bugün, tam da bu noktada, başı kesilerek infaz edilecektir. İmparatorun ebedi nimetleri daim olsun! Söyleyeceklerim bu kadar!”
Alkışlar yükseldi, havada çiçek yaprakları uçuştu. Yuder, askerler tarafından sürüklenerek yüksek sunağa çıkarıldı.
Yüksek rütbeli azılı suçlular için özel olarak inşa edilmiş sunağın tepesinde, devasa bir giyotin duruyordu. Parlak mavi bıçağı, izleyen herkesin infazı net bir şekilde görebilmesi için yukarıda tutuluyordu.
Uzun süren işkenceler yüzünden Yuder’in harap olmuş bedeni, bıçağın altına güçsüzce düştü. Bir zamanlar itaatkâr enerjiyle çevriliyken neredeyse hiç acı hissetmezdi ama mana deliğinin yok oluşundan sonra hissettiği bu yabancı acı, nefes almayı bile zorlaştırıyordu. Yuder soluk soluğa kalırken görüşü bulanıklaştı.
Ölüm cezasına çarptırılan suçlular genellikle son sözlerini söyleme hakkına sahipti. Ama elbette, Yuder’e böyle bir hak tanınmadı. Gözlerini kaldırıp gökyüzüne baktı.
O kadar maviydi ki, gözlerini acıtıyordu.
Garipti. Kan ağlayacak kadar öfkeli olması gerekirdi, ama kendisini hiç de öyle hissetmiyordu. Yakında tüm bu sıkıcı işlerden kurtulacak olma düşüncesi, ona hafif bir rahatlama hissi veriyordu.
Ölmek ve yok olup gitmek üzereyken, geleceği düşünmekten daha saçma ne olabilirdi ki?
Kanla yazılmış uyarıyı görmezden gelen Yuder değil, onlardı.
Ah, evet. Gerçek şu ki, başından beri yorgundu…
Bu gerçeği fark ettiği anda, bıçak yukarıdan düştü.
Ölüm, ne tatlıydı ne de acı verici.
***
Yuder, Orr İmparatorluğu’nun ücra bir köyünde doğmuştu.
Anne ve babasını kaybettikten sonra büyük-büyükbabasının himayesinde büyümüş, ancak on üç yaşında onu da kaybederek yapayalnız kalmıştı. O günden sonra kendisine bakmak zorundaydı; odun ve şifalı otlar toplayarak geçimini sağlıyordu.
On sekiz yaşına bastığında hayatında büyük bir değişim yaşandı. Gökyüzünden devasa bir Kızıl Taş düştü ve tüm dünyayı hayrete düşürdü.
Neyse ki taş, Orr İmparatorluğu’nun merkezinde bulunan, kimsenin yaşamadığı bir dağlık bölgeye düştü. Ancak bu olay, dünyayı anında altüst etti ve etrafa tuhaf bir enerji yaydı.
O günden itibaren bazı sıradan insanlar garip güçlere sahip olmaya başladı. Daha önce hiç kılıç tutmamış bir çocuk, elindeki ince bir dal parçasıyla kayaları yarabiliyor; sıradan bir köy kızı, köyüne saldıran bir grup canavarı tek bir parmak hareketiyle yok edebiliyordu.
Tüm bu güçlerin merkezinde, Kızıl Taş düştüğünde dünyayı dolduran o gizemli enerji vardı.
Ne olduğunu anlayamayan insanlar, dünyayı kaplayan bu enerjinin bir tür mana olduğuna inandı.
Mana daha önce de dünyada vardı, ancak o zamanlar sadece çok az sayıda yetenekli kişi, uzun yıllar süren zorlu bir eğitimden sonra onu hissedip kullanabiliyordu. Şimdiki fark ise, bu mananın çok daha fazla insan için erişilebilir hale gelmiş olmasıydı.
Tarih boyunca yalnızca çok az kişi -kulede onlarca yıl boyunca çalışan büyücüler ya da zorlu eğitimler sonucu kılıç enerjisini kullanabilen şövalyeler- bu küçük azınlığa dahil olmuştu.
Ancak yeni uyananlar, yaşları ya da cinsiyetleri ne olursa olsun, güçlerini kullanmak için hiçbir çaba sarf etmek zorunda değildi. Ellerini ve ayaklarını doğuştan nasıl kullanabiliyorlarsa, güçleride aynı şekilde onlara doğal geliyordu.
İnsanlar, sadece uyanış geçirerek muazzam bir güç elde etmelerinin mümkün olduğunu öğrendiklerinde büyük bir şok yaşadılar.
Bunun sonucunda, bin yılı aşkın süredir değişmeden kalan dünya düzeni sarsılmaya başladı. O zamana kadar güç ve otoriteyi elinde tutanlar ile güçlerini yeni elde edenler“Uyanmışlar” arasında gergin bir atmosfer oluştu.
Zaman geçtikçe, bu yeni güçlere sahip olanların belirli şartları yerine getirerek başlangıç seviyelerinin de ötesine geçebilecekleri keşfedildi ve bu gerginlik daha da arttı.
Çeşitli ülkelerin liderleri, bu yeni güç sahibi bireyleri nasıl kontrol altına alacaklarına dair bir ikilemle karşı karşıya kaldılar.
Yuder’in yaşadığı Orr İmparatorluğu, ülke çapında bir duyuru yaparak bu güçlü insanları toplayan ve yeni bir teşkilat kurmayı seçen yerlerden biri oldu.
“Gücü olan herkes, İmparatorluk Sarayı’nın bulunduğu başkente gelsin. Eğer gücünüzün gerçekliğini kanıtlayabilir ve onu yalnızca imparatorluk ve imparator için kullanacağınıza yemin ederseniz, Süvari Birliği’ne katılma hakkı kazanacaksınız”
Bu haber, Yuder’in tek başına yaşadığı ücra dağ köyüne kadar hızla yayıldı.
Yuder, Kızıl Taş’ın düşüşünden sonra garip güçler kazanan kişilerden biriydi. Bir gün, baltaya ihtiyaç duymadan ağaç kesebildiğini fark etti. Ayakları ıslanmadan nehirleri geçebiliyordu, ocağında ateş yakmak için oduna ihtiyacı yoktu ve sadece bir parmak hareketiyle taşları hareket ettirerek vahşi hayvanlara ve canavarlara saldırabiliyordu.
Ancak, güçlerini başkalarına göstermek gibi bir düşüncesi hiç olmamıştı. Büyükbabasıyla birlikte yaşadığı küçük kulübede ömrünü yalnız başına geçireceğine inanıyordu.
Fakat bir gün, odun satmak için gittiği pazarda bu haberi duyduğunda, içi kıpır kıpır oldu. İmparatorluk Sarayı, güçlüleri topluyordu. Bu sıradan köylülerin asla hayal edemeyeceği bir fırsattı.
Büyükbabası, açgözlü olmaması gerektiğini öğütleyen bir vasiyet bırakmıştı ama Yuder o zamanlar henüz çok gençti. Çocuksu heyecanını üzerinden atamamış biri için bu duyuru, cezbedici bir başarı ve macera fırsatı gibi görünüyordu.
Henüz her şeyin bir bedeli olduğunu ve kendisinin böyle bir yol için pek uygun olmadığını bilmiyordu.
Yuder eşyalarını topladı ve evinden ayıldı. Eğer Süvari Birliği’ne katılmayı başaramazsa, hemen geri dönmeyi planlıyordu.
Böylece, hayatında ilk kez ayak bastığı başkentte, en ucuz ve en harap görünen hanı aradı. “Devin Uykusu” gibi tuhaf bir isme sahip, yıkılmaya yüz tutmuş bir yerde konakladı.
Ve tam da giyotinle kafası kesilmesi gereken Yuder, işte burada gözlerini yeniden açtı.
“…Neler oluyor?”
Ne kadar dikkatle bakarsa baksın, kirli ve aşınmış aynadaki yansıması hiç değişmiyordu. Yuder, aynada gördüğü kendi görüntüsüne karşı tuhaf bir ifadeyle baktı
Yüzü hâlâ gençlik izleri taşıyordu. Alnını kasvetli bir şekilde örten koyu renk saçları, hiç değişmemişti. Oysa kopmuş olması gereken boynu tamamen sağlamdı; en ufak bir çizik bile yoktu.
Üzerindeki kaba kumaştan aceleyle dikimiş eski püskü giyisiler ve yürümeyi zorlaştıran, ayağına büyük gelen ayakkabılar ise fazlasıyla gerçekti. Nereye bakarsa baksın, evinden ayrılıp başkente ilk kez geldiği on bir yıl önceki halini görüyordu.
Yorum